Tarihsel TKP ve TKH MK üyesi Kemal Parlak: Geçmişimize yaslanarak geleceğimizi kuruyoruz

Gelenek sürüyor parti büyüyor, TKP’nin devamı olan, mirasına sahip çıkan ve TKP’yi yarınlara taşıyacak olan Türkiye Komünist Hareketi'ne güç verilmeli, partinin yeniden ayağa kalkması için herkes taşın altına elini koymalıdır.

Tarihsel TKP ve TKH MK üyesi Kemal Parlak: Geçmişimize yaslanarak geleceğimizi kuruyoruz

Tarihsel Türkiye Komünist Partisi üyesi Kemal Parlak ile Parti’nin 100. yılı vesilesiyle görüştük.

Kemal Parlak, TKP’de örgütlü mücadele yürütürken, işçi mücadelelerine de önderlik etmiş, önemli kazanımlar ve deneyimler biriktirmiş bir komünist.

Hala örgütlü mücadelesini Türkiye Komünist Hareketi (TKH) saflarında yürüten Merkez Komite üyesi Kemal Parlak, TKH’nin 100. yıl çalışmalarında da ciddi görevler üstlendi.

Kemal Parlak ile Parti ile tanışma sürecini, dönemin işçi direnişlerini, likidasyon sürecini ve TKH’nin 100. yıl çalışmalarını konuştk.

“100 yaşındayız” şiarıyla Parti’nin 100. yaşını karşılamaya hazırlanıyoruz. TKH’nin 100. yıl çalışmalarını aktif olarak yürütüyorsunuz, TKH’nin 100. yıl çalışmalarından bahseder misiniz?

TKH olarak partimizin 100. kuruluş yıl dönümünü, “100 Yaşındayız” sloganı ve “100. Yıl Komiteleri” ile karşılıyoruz, ortada büyük bir tarih, büyük bir mücadele, onurlu bir miras var. 100 yıllık tarihin her dönemi önemlidir, Kurtuluş Savaşı ve Ekim Devrimi’nin koşulları içerisinde doğan partimizin karakterine bağımsızlık ve anti-emperyalizm işlenmiştir, kuruluşundan kısa bir süre sonra önder kadrolarının burjuvazi tarafında katledilmesi mücadeleyi durduramamıştır, 1920’lerin işçi örgütlenmelerinde, grevlerinde TKP vardır.

1927 Adana Demiryolu grevinde olduğu gibi, 1930’ların baskıcı dönemi sınıf mücadelesindeki Parti’nin öncülüğünü engelleyememiş; tütün işçileri içerisindeki parti hücrelerinin örgütlediği direnişler tarihe geçmiştir. Bu dönem sadece tütün işçileri değil bütün sektörlerde parti hücreleri örgütlenmiş 1946’da fırsatı bulur bulmaz Türkiye’nin her yerinde pıtrak gibi sendikalar ve iki tane sosyalist parti kurulmuştur. 1951 tutuklamaları mücadeleyi yavaşlatsa da, partimiz yoluna devam etme becerisini göstermiştir. Bizim radyo, TKP’nin sesi radyosu, Avrupa’daki Türkiyeli işçiler içerisinde örgütlenme, 1. TİP içerisinde TKP’lilerin aktif olarak yer almaları gibi süreçlerle sosyalizmin toplumsallaşmasındaki görevlerini yerine getirmişlerdir.

1973 Atılımı ile bu topraklardaki en büyük devrimci görevlerini yerine getirmiştir partimiz. Kitlesel Gençlik, Lise, Kadın örgütleri, Köy-koop, Halk-Koop, her alanda meslek örgütleri, odalardaki etkisi ve en önemlisi işçi sınıfı içerindeki varlığı ile Atılım’ın hakkını vermiştir. Adana Demiryolu grevi, tütün işçileri, 1946 sendikacılığı, İbrahim Güzelce, Kemal Türkler’in üzerindeki etkileri ile sınıf sendikacılığının öncüsüdür partimiz. Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Abidin Dino, İbrahim Balaban, Ahmet Arif, Enver Gökçe, Ruhi Su, Rıfat Ilgaz ve bu gerçek topraklarda sanat ve edebiyat adına kim varsa TKP tezgâhında geçmişlerdir. TKP’yi çıkardığın zaman iyi, aydınlık ve mücadele adına hiçbir şey kalmaz. Türkiye Komünist Hareketi olarak partimizin 100. yılını bir dizi etkinlik, söyleşi, kitap, belgesel ve nihayetinde 13 Eylül’de Kartal meydanında* büyük bir buluşmayla kutluyoruz.

Emektar komünistler, eski yoldaşlarınız 100. yaşımızı birlikte kutlamak fikrine nasıl yaklaşıyor?

İşte böyle bir tarihin 100. yılında biz bu mücadelenin bir parçası olmuş, çeşitli nedenlerle örgütsüz kalmış, hatta kendini farklı yapılar içerisinde adlandıran tüm yoldaşlarımızla 100. yaşımıza girmek istedik, onun için 100. Yıl Komiteleri’ni önerdik, pandeminin olumsuz etkilerine rağmen çağrımız cevap buldu. Birçok yoldaşımızı heyecanlandırdı, mücadele tarihimizde yer alan yoldaşlarımız deneyimlerini genç kuşaklara aktarırken; aynı zamanda mücadeleye aktif olarak yeniden katılmaya karar verdiler. Biz 100. Yıl Komiteleri’nde nostalji yapmıyoruz, geçmişimize yaslanarak geleceği kuruyoruz.

Bu anlamda yoldaşlarımızın mücadele birikimlerini askerlik anısına benzetmek büyük bir saygısızlık olduğu gibi aynı zamanda tarihini reddetmektir. Bugün yasal olarak TKP adını kullananların olduğu gibi, TKP olduğunu iddia eden başka gruplar da var; biz TKP’yiz şu an TKH ismini kullanıyoruz, bu anlamıyla 100 yıllık partimizin ayırt edilmesi için Tarihsel ön ekini zaman zaman kullanmamız, partimizi tarihin bir konusu olarak adlandırmak için değildir, bunu söyleyenlere diyoruz ki “TKP biziz ve biz geleceği kurmak için, sosyalist devrim için, işçi sınıfının iktidarı için örgütlenen mücadele edenleriz”. Nasıl kendimizi tarihin bir konusu olarak adlandırabiliriz ki, görmek istemediğiniz yüzlerce genç yoldaşımızın tarihine sahip çıkarak mücadeleyi büyütme kararlılıkları, görmek istemediğiniz hatta karşı çıkamadığınız likidasyonun yaşandığı gerçeğidir.

TKP ile tanışmanızı dinleyebilir miyiz?

Çocukluğumdan beri politik bir çevre içerisindeydim, akrabalarım devrimci çevreler içerisindeydi, dayım THKO’nun önemli isimlerindendi ve 1970’lerin öncü işçilerindendi, aile çevremizden herkesin bir sol yapı ile bağları vardı, ben çocukluğumdan itibaren kendimi devrimci olarak adlandırıyordum.

12 Eylül’den sonra tanıdığım birçok kişi birden susmuştu, herkes adeta kabuğuna çekildi bu durumu anlamakla beraber hem kızıyordum hem de şaşırıyordum; ama sosyalistlere olan sempatimi de gizlemiyordum, 1982 sonlarında Kartal’da oturduğumuz mahallede biri ile tanıştım, tabii çok sonra öğrendim ki TKP Bursa davasında aranıyormuş. Zaten konuşmalarında anlattıklarından örgütlü olduğunu tahmin etmiştim. Beni başka biri ile tanıştırdı, bu arkadaşla da gidip birileri ile tanışacağımı söyledi, o da partiliydi. Kâğıthane’ye gittik ve Parti ile düzenli bağım kuruldu. Partinin gençlik çalışması İlerici Gençlik Örgütü’nde (İGD) olduğum söylendi. 1985 sonu öz geçmişimi yazdırdılar, Parti’ye giriş formu gibi bir şeydi, sonra bana parti ismim söylendi. 1985 yılının sonlarına doğru Avrupa yakasındaki örgütte idim; pullama, (o dönem stickerler yapma işine pullama derdik) kuşlama ve bazen de parti bildirilerini kapılara bırakırdık.

Tabii ki illegalite koşullarının verdiği gizliliğe önem vererek, yayın alış verişlerinde inanılmaz gizlilik yöntemleri kullanıyorduk, gençlik yayın organımız İleri ve daha sonra Atılım, 1985’ten itibaren bunlara ek olarak Sol Birlik vardı, ilişkilerimize İleri ve Sol Birlik veriyorduk. Parti bu dönemde bağları kopan İGD ve Parti üyelerini eğer fark edersek yeniden bağ kurmamızı da söylemişti. 1985’in sonunda oturduğum semtin bölge örgütüne devrim yapıldı. Bu arada askere gittim, döndüğümde ortam biraz gevşemişti, eskisi kadar ağır ve sıkı tedbirler yoktu. Partinin lise çalışması olan Yeni Kuşak dergisinin Maltepe bürosu vardı, gençlik çalışmalarını orada sürdürüyordu, bir dönem orada çalıştım. Daha sonra Kartal Esentepe mahallesinde örgütlenme çalışmaları yürüttük.

Sendikal harekete girişinizi ve yaşadığınız fabrika direnişini ve işgalini anlatır mısın?

1988’de Parti bana pasaport çıkartmamı söyledi, Sovyetler Birliği’ne parti okuluna göndereceklerdi, pasaport çıkartmıştım, gideceğimi beklerken, Schaub lorenz (META Elektronik) televizyon fabrikasına girmiştim, büyük bir fabrikaydı, Otomobil-İş sendikası örgütlüydü. ‘Girdiğim fabrika önemli’ diyerek beni eğitime göndermekten vazgeçtiler, çok kızmıştım. Fabrikada 1.500 kişi çalışıyordu, aynı hücrede olduğum İbrahim Çetin yoldaşım benden önce girmişti bu fabrikaya, bir süre sonra partili Mümine ablayla da tanıştık, 3 partili ve 4 sempatizan ve 2 TİP üyesi vardı, bizim dışımızda sol yapıların tamamı da vardı. Önce temsilci olarak atandım, 20 gün sonra temsilcilikten istifa ettim. Benim istifa kararımdan sonra diğer temsilciler de istifa ettiler, temsilci seçimi kararı alınmıştı. Ben aday olmak istemiyordum, işçilerden çok yoğun baskı geldi, aday olmam için tehdit bile ettiler, Kamil Kinkır o zaman Aksan Metal’de baştemsilci idi, ona durumu anlatıp fikrini almıştım. Yapılan seçimle baştemsilci seçildim, o dönem sendika merkez yönetiminin tamamı bizde idi, Partiliydiler.

Sendikaya sol hakimdi, TKP’lilere muhalif olanlar diğer sol gruplardı. Bu dönemde parti eylemlerinden dolayı 3 aylık bir hapis sürecim oldu, ayrıca TİS görüşmeleri sürecinde yaptığımız bir eylemden dolayı kısa süreli bir hapis sürecim daha oldu. 90-92 MESS grup TİS süreci anlaşmazlıkla sonuçlanınca 26 Aralık 1990’da greve çıktık, grev 32 gün sürdü, bizim fabrikada alınan zam ortalaması yüzde 306 idi. Fabrikada biriken sorunlarımız vardı TİS öncesinde de birçok konuda eylem yaptık, 1990 Haziran ayında işten atılan 17 arkadaşımız için 3 saatlik fabrika işgali yapıp arkadaşlarımızı geri aldırmıştık, hem büyük fabrika hem de birçok kez eylem olduğundan dolayı polisin gözleri üzerimizdeydi, Soğanlık karakol amiri fabrikanın etrafında ayrılmıyordu, ayrıca fabrikaya işçi gibi girip çalışan sivil polisler vardı, ikisi açığa çıkınca fabrikadan ayrıldılar, bir defasında polis kontrolünde olduğu apaçık belli olan fabrikanın önünde bir sol örgüt adına dağıtılan bildiriler sonrası yine bizi alıp Gayrettepe’ye götürmüşlerdi.

Fabrikada bir TKP geleneği vardı, benden iki önceki baş temsilci TKP’li Hüseyin sendika merkez yönetimindeydi, Mümine abla 12 Eylül öncesi temsilcilik yapmıştı, Maden-İş dönemindeki temsilciler de TKP’liydi. Biz bu sürede ciddi bir iç örgütleme gerçekleştirdik, 80 kişilik tüm bölümleri temsil eden fabrika meclisimiz vardı, meclis belli periyodlarla toplanıp hem iş yerinin hem de genel sorunları tartışır karar önerilerini alırdı. Meclis içerisinde seçilen bir işyeri komitesi daha icracıydı, temsilcilerle birlikte çalışırdı; ayrıca sosyal faaliyet komitelerimiz vardı, yemek komitesi, spor komitesi, kültür sanat komitesi, işçi sağlığı komitesi gibi. İşyeri meclisi ve komitenin başkanı baştemsilci idi, sosyal komitelerin başında da diğer temsilci arkadaşlarımız vardı. Meclis ve komite üyeleri bölümlerde işçiler tarafında seçiliyordu.

1992 Mayıs ayında fabrika krize girmişti, 20’ye yakın bankaya borçlanmıştı, bankaların isteği üzerine daralmaya gidileceği söylendi, tensikata gidildi, üretime ara verildi, söylenen tarihte üretime başlanamayınca fabrikayı yakın takibe aldık, 27 Haziranda bankaların fabrikada haciz ettikleri makinaları çıkaracaklarını söylenmesi üzerine bir günlük fabrikayı işgal edip bankaları içeri almadık.

Patronlarla yapılan görüşmelerde olumlu bir şey çıkmıyordu, fabrika üzerindeki ipotekler ve işletme rehinleri fabrikayı bloke etmişti, patronların fabrika üzerindeki inisiyatifi bankalara geçmişti. İki aydır maaş alamıyorduk, çıkarılan işçiler, ayrılmak isteyenler tazminatlarını alamıyordu, bunun üzerine sendikada, yöneticiler, temsilciler, hukuk bürosu ve danışman avukatların da katıldığı bir toplantı yapıldı, fabrikadaki makinaların üzerinde bütün bankaların hacizleri vardı, Çukurova grubuna bağlı, İnterbank, Pamukbank ve Yapı Kredi Bankasının 1. 2. 3. Derecede ipotekleri ve işletme rehinleri vardı, hukukçular ipotek ve işletme rehinlerinden dolayı bir kuruş para alamayacağımızı söylediler, sendika yöneticileri de bu görüşe istinaden yapılacak bir şeyin olmadığını söylediler.

İşçilere açıklamayı ben yapacaktım, 17 Temmuzda bütün işçileri fabrikaya çağırdık, yemekhane hınca hınç dolmuştu, sendikanın kararını işçilere açıkladım, büyük bir gürültü koptu ağlayanlar sızlayanlar, ben susmalarını isteyerek, “hukukçular, anayasa ve yasalara göre bu görüşü oluşturdular ama her şey mücadele ile belirlenir” diyerek, temsilcileri olarak haklarımızı alana kadar fabrikayı terk etmeyeceğimi söyledim. “Ya haklarımızı alacağız ya da buradan cesedimiz çıkar, var mısınız?” deyince büyük bir alkış koptu ve fabrika işgali başladı.

İşçilerin tamamı işgale katıldı, fabrika işgalimiz ses getirdi, bir yanda da görüşmeler yapılıyordu, patronlar yerine artık muhatabımız Çukurova Holdingdi, ipotek ve işletme rehini nedeni ile fabrika onlara geçmişti.

İşgal 62 gün sürdü, gece gündüz fabrikada kalıyorduk, ben gündüz görüşmelerde idim gece fabrikada yatıyordum, Kamil Kinkır şube sekreterimizdi o da sürekli bizimleydi, şube başkanı Halit Barçın da yanımızdaydı. Genel merkezde ise başkan bizimle idi ama çoğunluk işgalin bitmesini istiyordu, dayanışma vardı ama yemek çoğu zaman sendika tarafında karşılanıyordu, onlara göre burada bir şey alınamazdı, boşuna masraf gözüyle bakıyorlardı. Bu zaman içerisinde görüşmelerde pek yol alınamadı, patronlar fabrikanın ellerinden alındığını ödeme yapamayacaklarını, Çukurova ise maaş ve tazminatlara karşı bir sorumluluklarının olmadığını söylüyordu, işçiler somut bir beklenti içindeydiler ve moraller bozuluyordu.

Fabrikada sayım yaptırdım, tüpün dışında 40 bin televizyon üretecek malzeme vardı, işçi arkadaşlarımız ne yapacağımızı soruyordu hatta sayıma itiraz edenler vardı, hiç birinin aklında üretimi bizim yapacağımız gelmiyordu. Fabrikanın eski yöneticilerinden gümrükte tüp olduğunu, para bulabilirsek onları alabileceğimizi de öğrenmiştik, bunu üzerinde spotçularla anlaştık, onlar bize gümrükteki tüpleri getirecek biz de yaptığımız üretimde karşılığında uygun fiyatla televizyon verecektik. Hazırlıklarımızı yaparak Çukurova Holding temsilcileri ile görüşmeye gittik, görüşme tıkanınca üretim yapacağımızı deklere ettik, onlar fabrikanın kendilerine ait olduğunu yapamayacağımız söylediler.

21 Eylül 1992’de bir basın toplantısı yaparak işçilerin fabrikaya el koyduğunu ve üretime başladığını duyurduk. Çok geniş ses getirdi günlük basın hatta uluslararası basın yazmaya başladı, ilgi çok büyüktü, halk televizyon almak için fabrikanın önünde büyük kuyruklar oluşturdu, sendika üyeleri arasında televizyon alma kampanyası başlamıştı. İşçiler maaş ya da tazminat alacaklarına karşı televizyon alıp üzerine de kar koyup satıyorlardı, çünkü işçilere biraz daha düşük fiyatla veriyorduk, hala o fiyatların yazılı olduğu duyuru duruyor. Toplumun her kesimi bizden televizyon alıyordu, Trabzon Polis Okulu 300 adet 37 ekran TV sipariş etti, Gümüşsuyu Askeri Hastane sorumlusu Tuğgeneral bile bizden televizyon aldı. Satılan TV paraları 3 kişilik bir komisyon adına bankaya yatıyor belli periyodlarla çekilip işçilere dağıtılıyordu

6 ay üretim yaptık yaklaşık 40 bin televizyon üretildi, ilgi çok büyüktü basın sürekli bizimle röportaja geliyordu, politik kimliğim bilindiği için bir dergi “sosyalizmi mi deniyorsunuz?” diye sormuştu, ben “hayır alacaklarımız için yapıyoruz ama siz yazın işçiler patrona gerek duymadan üretip ve yönetebiliyorlar” demiştim. Yerine hammadde koymadığımız için elimizdeki malzeme bitince üretim sonlandı. Hala kalan alacağımız tazminat rakamı çok büyüktü, Avukatımız Mebuse Tekay’la kafa yoruyorduk, fabrika üzerine biz de haciz koymuştuk, işçiler adına yapılan haczin yediemini bendim, icra memurunu ikna etmiştik, fabrikayı satışa çıkaracaktık, işlemler ve tebligatların hepsi çok kontrollü bir şekilde yapıldı, icra memuru ve avukatlarımız fabrikanın önüne geldi, yediemin olarak ben tellal olarak İbrahim Çetin, avukatımızın biri sattı diğeri satın aldı. Bu işlemlerin gerçekleşmesi sonucu hukuken fabrika bizim olmuştu, ipotekli fabrikayı üzerimize almıştık, ipotekten dolayı yapılan satışın bozulmaması için de üçüncü bir şahsa formaliteden satışını yaptık, TKP’li Hasan Sert’e devir etmiştik.

Bu işlemlerden sonra Çukurova Holding bizimle anlaşmak zorunda kaldı, bir protokol yaptık, tazminat alacaklarımıza en yüksek banka faizi işletip dolara çevirmiştik, protokolden çok kısa bir süre sonra devalüasyon oldu, alacaklar dolara çevrildiği için işçiler kur farkından da kazançlı çıkmışlardı, yasal olarak bir kuruş alamayız görüşüne karşı verilen büyük bir mücadele sonucunda kuruşuna kadar alacaklarımızı aldık.

Parti’nin likidasyon dönemini de yaşadınız, o dönemi anlatır mısınız?

Likidasyon tam bir travmaydı benim açımda, birçok kişi için de öyleydi mutlaka. Sürecin TİP-TKP birleşmesi ile başladığını sanıyorduk, belki fiili olarak bize öyle yansıdı ama aslında 1979’dan itibaren başlayan bir süreç olduğunu ve SSCB-SBKP ile paralel gittiğini söyleyebiliriz. İlk dönemler açıktan yapılmıyordu, ama Glastnost-Perestroyka’nın bizdeki muadili Barış ve Demokratik Yenilenme programı ile açığa çıktı, itirazlar vardı ama o dönem bu itirazları örgütleyecek, öncülük edebilecek bir yapılanma çıkmadı.

10 Eylül ve Komünist Birlik grupları bu itirazları kapsayamadı, öncülük edemedi. Programa temelden itiraz ediyorduk, likidasyonu fark etmiştik ama durduracak bir merkez, örgütlülük yoktu, itirazlarımız fevrileşiyordu. TSİP’in birleşme şartlarında Komünist Parti ismine itirazı vardı, aslında bizim likidasyona olan tepkimizden dolayı, TSİP’in Kartal stadında yapacağı etkinlikte “Komünist Partisi Engellenemez” pankartını açacaktık, pankart açığa çıktı, elimizden alındı atılmakla; uzaklaştırılmakla tehdit edildik. Likidasyonla birlikte sudan çıkmış balığa dönmüştük, SBP sürecinde olmak istemiyordum, abilerimizin ısrarıyla Kartal ilçe yönetimine girdim, kısa süre sonra SBP’den istifa ettim, ama arayışlarımız devam etti.

Bu dönem çok savrulanlar oldu, biz biraz daha şanslıydık, çünkü fabrikalardaydık, sınıfın, sendikaların içerisindeydik; Otomobil-İş Sendikası ile Maden-İş sendikalarının birleşmelerinde aktif rol üstlendik çalıştık. META kapandıktan sonra kısa süre Aksan metalde çalıştım, sonra Alumag Alüminyum fabrikasına girdim. Oraya sendikayı örgütledik, yeniden işçi temsilcisi seçildim, 1997 Birleşik Metal-İş sendikasının kongresinde değişimin sağlanması için önemli katkılarımız oldu. Bu süreçte Kartal civarındaki TKP’li yoldaşlarımızı belli periyodlarla yan yana getiriyorduk.

2001 Kasım ayında Sosyalist İktidar Partisi (SİP), TKP ismini alınca 2002 Haziranında partiye katıldım, partinin bütün kademelerinde görev yaptım; Kartal, Tuzla, Gebze sorumluluklarını yaparken aynı zamanda merkezi işçi çalışmalarında da sorumluluklar üstlendim, partinin toplumsallaşması için gece gündüz çalıştık. Biriken kimi sorunlarımızı konuşarak çözmek yerine, 2014 Nisan ayının başında bir istifayla başlayan ve sonrasındaki gelişmeleri partinin kurullarında ve tüm parti üyelerinin katılımıyla konuşup çözmek yerine partinin kaosa sürüklenmesi sonucunda, çıkan yönetim ve örgütsel sorunlar nedeniyle partide ayrışmalar yaşandı.

Yaşanan ayrışmalardan sonra HTKP‘nin kuruluşunda görevler üstlendim, parti içerisinde çıkan siyasal ve ideolojik tartışmalardan sonra Bolşevik kadrolar olarak sağ sapmayla hesaplaşarak yolumuza devam etme kararı aldık.

Son olarak TKP’nin 100. yaşını büyük büyük bir buluşmayla kutlamaya hazırlanıyorsunuz. 100 yaşındaki TKP ve 13 Eylül buluşmasıyla ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz?

TKP’nin 100. yaşında bu geleneği temsil eden de, devam ettiren de, geleceğe taşıyacak olan da TKH’dir. TKP ismini kullanmak ya da TKP olduğunu söylemek yetmiyor, TKP tarihi boyunca işçi sınıfı mücadelesinin merkezi olmuş, anti-emperyalist mücadelenin merkezi olmuştur. Sınıf partisiyim diyeceksin ama işçi sınıfını kentli eğitimli bir kategori yaratarak aslında küçük burjuvaziyi işaret edeceksin, TKP’nin tarihinde, geleneğinde böyle bir şey yoktur, elbette ki sınıf partisi toplumun bütün kesimlerini örgütleyecek araçları yaratır ama işçi sınıfı derken bile küçük burjuva elitizmini vurgulayanlar isimleri ne olursa olsun TKP geleneğini temsil edemezler.

Yine likidasyon sürecinde bir şey yap(a)mayanlar ve TKP olduklarını iddia edenler, TKP’nin anti-emperyalist karakterini bilmiyorlar mı, ya da unutmuşlar mı, kuzey Suriye’deki ABD emperyalizminin varlığına tek bir kelime etmeden, hatta daha da ileriye giderek kuzey Suriye’de ABD ile işbirliği içerisinde olanların devriminden bahsedilmektedir, emperyalizm iş birliği ile devrim mi olurmuş? Anti-emperyalist olunmadan komünist olunmadığı gibi tarihi boyunca emperyalizm ile mücadeleyi başa yazan TKP geleneği de taşınamaz.

Keza TKP’nin tarihi bölmelere ayrılamaz, hem Komünternci olduğunu söyleyeceksiniz, hem de Şefik Hüsnü dönemine, Şefik Hüsnü’ye hakaret edeceksiniz, Şefik Hüsnü döneminde parti doğrudan Komünternin bir parçasıdır, Şefik Hüsnü dönemindeki ideolojik ve politik hat eleştirilebilir ama küfür etmeyeceğiz.

Elbette ki tarihimizden dersler çıkartacağız, tarihimizde uygulanan yanlış politikaları konuşacağız, ama küfür etmeyeceğiz; Mustafa Suphi, Salih Hacıoğlu, Şefik Hüsnü, Reşat Fuat, Nazım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, Behice Boran, Mehmet Ali Aybar, İsmail Bilen hepsi bizimdir. Politikaları eleştirmek başka bir şey küfür etmek başka bir şeydir.

Gelenek sürüyor parti büyüyor, TKP’nin devamı olan, mirasına sahip çıkan ve TKP’yi yarınlara taşıyacak olan Türkiye Komünist Hareketi’ne güç verilmeli, partinin yeniden ayağa kalkması için herkes taşın altına elini koymalıdır.

Bugün esir, yarın her şey!

*