Üç Haziran Altmış Üç’ü

Üç Haziran Altmış Üç’ü

03-06-2022 11:38

Ona göre bu putların yıkılması, kültürün ve şiirin devrim düşüncesiyle bir olması gerekmektedir. Bunun için en baştan kendini komünist bir şair olarak tanıtmıştır.

 Arjin Avcı

Her ulusun, bölgenin kendine has şiirleri, şarkıları, romanları ve onun özgün üreticileri; şairleri, yazarları, sanatçıları vardır. Bazı şairler vardır ki ne bir ulusa, ne bir bölgeye sığar. Nâzım Hikmet tam da o şairlerdendir. Hiroşima’da ölen çocuklardan, sakat doğan çocuklardan bahseder. Bahsederken her anına şahit olmuş gibidir:

“Bu gemi bir kara tabut

Badem gözlüm beni unut

Çürük yumurtadan çürük

Benden yapacağın çocuk

Bu gemi bir kara tabut

Bu deniz bir ölü deniz

İnsanlar ey, neredesiniz?

Neredesiniz?”

Aslında Nâzım birçok ana şahit olmuştur. Şehirleri, ülkeleri ya sürgün yolundayken ya hapisteyken, gazetesini okurken, kitaplarını incelerken gözlemlemiştir; evrensel bir şair olmasında bu durumların da büyük bir payı vardır. Moskova’da kalp krizi geçirdiği üç haziran altmış üçüne kadar sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en değerli şiirlerini miras bırakmıştır. Bursa’da, İstanbul’da, Ankara’da, Çankırı’da hapis yatmasına rağmen kalemini Türkiye işçi sınıfına, topraksız köylüye, yoksul halka atfetmeye devam etmiştir. Aksine bu zor zamanlar, Marksist düşünceyle olan bağını ve toplumcu-gerçekçi sanatını güçlü kılmıştır.

Mirası şarkılara, kitaplara konu olmuştur. Dillerden dillere; en umutlu, en hüzünlü anlarda, savaşlarda, açlıkta, susuzlukta dünya halklarına yoldaş olmuştur. Alman ordusu tarafından esir alınan ve idam edilen 18 yaşındaki partizan Tanya’ya şiiriyle yoldaş olmuştur. Geçtiğimiz aylarda neo-naziler tarafından heykeli yıkılan Tanya’nın hikâyesi hâlâ Nâzım’ın dizelerindedir:

“Sen asılan partizan, ben hapiste şair…”

Nâzım Hikmet; İngiliz emperyalizmine karşı mücadele veren Hint devrimci Benerci’nin, ABD’nin emperyalist politikaları için Kore’ye gönderilen 23 centlik askerin, devrime tanıklık etmiş Rusya halkının yanında olmuştur. Tanıklık etmediği, ama sahiplendiği Fransız devriminin öncüleri olan Robespierre’in, Marat’ın, Babeuf’ün anısını yaşatmıştır.

Nâzım Hikmet’in evrensel yönünü açıklamak için onlarca örnek sıralayabiliriz; fakat Nâzım yalnızca şiirlerinin içeriğiyle değil, diliyle de evrensel bir şairdir. Mayakovski’den, Lorca’dan izler taşır. Garip akımını etkilemiş Tristan Tzara’nın aktardığı gibidir:

“Nâzım’ın şiirlerinin muhtevası ve biçimi, aralarındaki karşılıklı bağlantıdan ötürü, hem teknik bakımdan hem de insanî oluş açısından da birbirlerinden ayrılamazlar. Buna bakarak, şiirin, muhteva ve biçim problemleri ortadan kalktığı zaman başladığını ileri sürebiliriz, doğmakta olan ve şiirin haslığının gerçek kıstası ödevini gören yeni gerçeklik böylece insanlığın kültür hazinesine katılır ve dünyanın değiştirilmesinde önemli bir rol oynar.”

Nâzım’ın bu evrenselliği, yazının başında belirttiğimiz gibi aynı zamanda onun biyografisiyle paraleldir. Eğitim hayatı, ailesi, dostları, gezdikleri yerler, yaşadığı durumlar sanatının niteliğine katkı sağlamıştır. Ortada milli mücadeleye katılan, Bolu’da öğretmenlik yapan, KUTV’da (Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi) öğrenim gören, Bakü’de şiirler yazan, Hopa cezaevinde tutulan bir Nâzım vardır. “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” adlı otobiyografik romanında da bu tesirlere rastlayabiliriz. Dünyanın her yerinde bir anısı ve etkisi olan, ama özlemi hep bu topraklarda olan bir Nâzım’la karşılaşırız. Gurbete düşen bir şairin yapacağını yapmış ve şiirlerinde bu özlemini dile getirmiştir.

Yaptığı gözlemler, aldığı eğitimler sanatında yeni bir anlayış, yeni bir teorik zemin oluşturmuştur ve birçok sanatçıyı da bu zemin üzerinden eleştirmiş, değerlendirmiştir. Eleştirilerinden biri de ayağı zemine basmayan bir entelektüel profilinin oluşmasıdır. Bu profilin değişmesini şiddetle savunmuş; şiirde, romanda, müzikte, resimde, birçok sanat dalında yeni bir anlayışın oluşacağını ve oluşması gerektiğini öngörmüştür. Dolayısıyla Nâzım Hikmet, yalnızca bir şair değil; aynı zamanda çok güçlü bir eleştirmen ve entelektüeldir. Örneğin; gününün entelektüellerini gramofon plaklarına benzeterek eleştirir, fakat bu eleştirisi boşa değildir. Değişmesi gerektiğini ve işe yarar hâle gelmesini savunmuştur:

“Entelektüellerin çoğu, bir bakıma, gramofon plakları gibidirler. İçlerine neyi doldurmuşlarsa onu çalarlar. Yalnız, bunların arasında bir cinsi de vardır ki, öyle doldurulduğu için öyle çaldığını değil, öyle dilediği için o çeşit ses çıkardığını sanır. Bunlar, yağmurun bir yığın sebepler sonunda yağdığını değil, yağmak istediği için yağdığını söyleyen putatapıcılardan ayırtsızdırlar.” *

Ona göre bu putların yıkılması, kültürün ve şiirin devrim düşüncesiyle bir olması gerekmektedir. Bunun için en baştan kendini komünist bir şair olarak tanıtmıştır. Genç yaşından ölümüne kadar türlü fikirleri yoğurmuş, kendinden sonraki yazarları ve şairleri de bu yoldan yürütmüş, etkilemiştir. Kadınlar için eşitlik, emekçiler için yeni bir düzen, çocuklar için yeni bir geleceği ve ülkeyi hayal etmiştir. Bu hayali de bir hedef hâline gelmiştir. Yazıyı Nâzım Hikmet’in Artek Çocuk Kampı’nda yaptığı konuşmayla bitirelim:

“Bakın çocuklar, deniz orada. Denizin öbür tarafında benim ülkem Türkiye var. Orada Türk halkının çocukları çok kötü yaşıyor. Çok küçük yaşlardan itibaren çalışmaya başlıyorlar. Mesela, senin yaşındaki çocuklar fabrikada çalışmaya başlıyor. Günde 12 saat. Sizin gibi kız çocukları da çalışıyor. Fabrikalarda, tarlalarda… Çoğu okuma yazma bilmiyor. Hatta ömürlerinde defter, alfabe kitabı nedir görmemişler. Çocuklarımız, Türk çocukları açlık çekiyor. Hatta çok erken yaşlarda çeşitli hastalıklardan ölüyorlar. Doğru dürüst hastane yok. Peki, neden böyle? Neden çocuklarımız bu kadar kötü yaşıyor? Çünkü bizde Amerikan emperyalizmi hüküm sürüyor. Ve onların yerli işbirlikçileri…”

*Bu pasaj Nâzım Hikmet’in “Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil” adlı derleme eserinden alınmıştır.