Bu maya tutar mı?

Uzmanların üzerinde anlaştığı tanıma göre bilim, nereye varacağının hesabını yapmaksızın hareket eder; insanlığın rahatını kaçırmaktan, tabulara dokunmaktan çekinmez. Bilimi geliştiren eleştiridir. Dolayısıyla kendini kayıtsız şartsız eleştiriye teslim eder.

Tülin Tankut

İnsan toplumsal bir varlıktır. Bu sayede ayakta kalabilmiştir. Yeni doğan da ancak eğitildiğinde insan olur. İnsani gelişmenin engellenmesi bu yüzden insanlığa yapılmış en büyük kötülüktür.

Toplumsal yaşam, insan faaliyetinin sosyo- ekonomik, kültürel, tinsel, siyasal v.b. alanlarından ortaya çıkar; gelişir, değişim geçirir. “İnsan, kendi kendini bu değişim aracılığıyla yaratmış ve değişim sayesinde dünyayı kendinin kılabilmiştir. Gücünü de bu değişime borçludur.”

Eski çağlarda, “doğmacılık” ve “skolastizm” (1) gerçeklikten kopuk bir anlayış olarak toplum üzerinde etkili olmuştu. Tarihin sürekli değişimini gözden kaçıran bu anlayışı, bilimsel bilgi tahtından indirdi. Burada bir bilim olarak tarihsel materyalizmi anmamak olmaz. (2)

Uzmanların üzerinde anlaştığı tanıma göre bilim, nereye varacağının hesabını yapmaksızın hareket eder; insanlığın rahatını kaçırmaktan, tabulara dokunmaktan çekinmez. Bilimi geliştiren eleştiridir. Dolayısıyla kendini kayıtsız şartsız eleştiriye teslim eder.

Düşünce ve inançlar kişinin çevreyle etkileşimi sırasında oluşur ve haliyle kişinin algılarını, değerlendirmelerini etkiler; dahası, onun gerçekliği algılama biçimini bile değiştirebilir. Kişi, gerçekliğe uymayan yanlış yönlendirmeden kurtulup öz farkındalık kazandığında da düşünceleri değişebilir. Demek ki, dünyaya, evrene ait bilgilerimiz artarken doğmalara, hurafelere eğilim duymamız söz konusu olamaz. Ki burada eğitim devreye girer.

Okul eğitimi denilince ilk akla gelen laik eğitim, insanlığın gelişiminde dini eğitimden sonra gelen ileri bir evredir; değişen dönüşen dünyada onun da aşılması beklenmekle birlikte, tıpkı Einstein Kuramı’nın, Newton Kuramı’nı aşması ama ikincisinin hâlâ iş görebilmesi gibi (elma, ağaçtan düşüyor) laik eğitim de varlığını sürdürmektedir. Ancak, din, hukuk siyaset, ahlâk v.b. öğeler, iktidardaki egemen sınıfın hegemonya araçlarıdır; dolayısıyla eğitim de egemen ideolojiyle doğrudan doğruya ilişkilidir. Bu da saf bilgi öğretimi yoktur, anlamına gelir.

Nitekim neoliberalizmin mimarları, serbest piyasa ekonomisinin sorunsuz bir biçimde dünyaya yayılabilmesi için demokrasiyi; başta işçi, emekçi ve kadın hakları olmak üzere kazanılmış tüm hakları tırpanlanma kararı aldılar. Böylece dinci ideolojilerin önü açılmış oldu. Artan sömürünün üzeri, dinlerin manipülasyonuyla örtülmeye çalışılıyordu. Buna koşut bir biçimde, “bilimin hurafe ve mitoloji karşısındaki ayrıcalıklı yerini yadsıyan” postmodern düşünce kaynakları kullanılarak yaratılan” kavram erozyonu” ile dinle bilimi uzlaştırma girişimleri hızlandı. İşin düşündürücü yanı, entelektüel kesim, gerçeği perdelemeye yönelik bu girişimler karşında sessiz kaldılar.

Kimlik politikalarının sürdürülmesiyle” kimliklere sıkışma” evrensel bir sorun haline gelmişti. Irk, din, mezhep, cinsiyet vb. farkı kullanılarak farklılık vurgusu, bugüne de damgasını vuran aşırı milliyetçilik akımını ortaya çıkardı. Bunun bizdeki yansımaları çok sancılı oldu: Toplumumuzda farklı inanç gruplarının mensupları arasında ayrımcılık yaratacak tarihsel – kültürel bir alt yapı oluşmamıştır , diye bilinir. Ancak, neoliberalizmin sözde demokrasi anlayışı, çokkültürlülük kavramının kötüye kullanılması, bazı çıkar çevrelerini, ayrımcılığı tırmandırmaya cesaretlendirdi. Bu durum, toplum olarak, laik duyarlılığımızı zedeledi; toplumda, siyasi kimliğini yurttaş yerine “dindar” olarak tanımlayanlar arttı, son yıllarda da muhafazakâr kimliğin dini kimliğe dönüşmekte olduğunu gözlemliyoruz. Ayrımcılığa karşı eğitimse, kişilik oluşumunu belirleyen yapılar olarak aile ve okuldan beklenir. (Bu iki yapının günümüzde aldığı biçim ayrı bir yazı konusu)

Aslında ülkemiz için neoliberalizime ayak uydurma sürecinin biraz daha karmaşık geçtiği söylenebilir. Konuyu dağıtmamak için özetlersek; düşünce ve düşünceyi açıklama, yayma özgürlüğü; kutsallığından kopmuş, bazı tarikat, cemaat gibi grupların işine yaradı. Radikal dini söylemler bile serbestleştirildi. Yasaların uygulanmasındaki aksaklıkları fırsat bilip ve iktidarıyla, muhalefetiyle yetkililerin denetiminin gevşemesi yüzünden İslamcı devlet tasarımından söz eden çevreler bile ortaya çıkabildi.

Din istismarcılığının mayalanmasında siyasetçilerin oynadıkları rolünse artık saklanacak bir yanı kalmamıştır. Bu mayanın tutup tutmayacağı yaşamsal bir sorun haline gelmiştir. Laik Cumhuriyet’in İslami devlete dönüşme olasılığını bile kaale almak gerekmektedir. Hele de emperyalist güçlerin ne yapacaklarının hiç belli olmadığı şu dönemde. Batılı emperyalistlerin ülkemize bakışı hiç değişmemiştir: ‘bon pour D’orient ‘(şark için iyidir, yeterlidir) Bu bakış, demokrasimiz için de geçerlidir. Ülkenin dini yönlendirmelerden sıyrılıp sıyrılmamasını umursamazlar. Kurtuluş Savaşı’nın samimi dindarlarının tersine, din kisvesi altında kendi çıkarları doğrultunda hareket eden, bu amaçla devlete sızma girişiminde bulunanlardan da emperyalizmle mücadele etmeleri beklenemez.

Sonuç olarak, bugün halkımızın gündemi ekonomidir; ancak ülkenin bekası için inançların sömürülmemesi, dinin siyaset alanından uzak tutulması, yurttaş olarak ayakta kalabilmemiz için yaşamsal önemdedir. Siyasetçiler, İslam’ın çeşitli yorumlarına göre oluşmuş, kendi aralarında bile anlaşamayan mezhep, tarikat, cemaat gibi örgütlenmelere ödün vererek varlıklarını sürdürme beklentilerinin değil ülke, kendileri için de ne denli riskli olduğunu umursamaz görünüyorlar.

Yapılması gereken Cumhuriyet’in kuruluş ve sonraki yıllarında, bağımsız uzmanlara kulak vererek değerlendirilecek, tarihsel – toplumsal koşullardan kaynaklanan hataların, haksızlıkların eleştirisini erteleyerek, laikliği savunma ortak paydasında toplu irade göstermektir.

Anayasal haklarımız kâğıt üzerinde kalmamalı. İşçi, emekçi ve emeğiyle geçimini sağlayan tüm kesimlerin emek sömürüsüne karşı mücadelesinin başta değinildiği gibi laiklik, olmazsa olmaz koşuludur. Muhalif basın, sendikalar, vakıflar, dernekler, meslek kuruluşları, kadın ve gençlik kuruluşları sağduyuyla laikliğe sahip çıkmaya çalışıyorlar. Hal böyleyken bu maya tutabilir mi? (Yazı devam edecek)

DİPNOT:

1) Dogmatik, sözcük anlamı olarak mutlak unsur demektir. Dogmacılık da mutlak görüş anlamına gelmektedir. Skolastik düşünce, Ortaçağ’da kilise baskısı yüzünden özgür düşünmenin var olmadığını savunan, baş düşüncelere açık olmayan düşünme biçimidir. Her iki kavram da felsefenin alanına girer.

2) “Tarihsel materyalizm, bir bilim olarak, sosyo-ekonomik biçimlenişlerin ortaya çıkışlarını, gelişimlerini ve değişimlerini yöneten genel yasalarla ilgilenir.” (G. Osipov)