Sağın demokrasi maskesi dökülüyor
Özelde AKP genelde ise İslamcılık, darbe-cunta karşıtlığı üzerinden kendilerini tanımlama “hakkını” çoktan yitirmiştir. 15 Temmuz ve 19 Mart darbeleriyle birlikte siyasal İslamcılık, 27 Mayıs ve 28 Şubat üzerinden yaptığı mazlum edebiyatını daha fazla sürdüremez
2013 yılında meydana gelen Haziran Direnişi’nin üzerinden 12 yıl geçti. 12 yıl sonra bu kez Saraçhane’de Gezi günlerini hatırlatan toplumsal bir direniş ortaya çıktı. Özellikle üniversite gençliğinin damga vurduğu bu toplumsal-siyasal hareket, AKP’nin 22 yıllık iktidarına yönelik yine ve yeni bir meydan okumadır.
“Saraçhane Direnişi” ile Gezi arasındaki paralellikler ya da farklılıklar, bugünkü toplumsal-siyasal hareketin niteliğini ve toplumsal-siyasal dinamiklerin yönelimini anlamak açısından önemli. Ancak bu değerlendirmelerin ötesine geçip düzen siyasetine yönelik bazı olguların altını çizmek, verilen mücadelenin siyasal araçlarını daha keskinleştirecektir.
19 Mart günü ana muhalefet partisinin olası cumhurbaşkanı adayı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun evinden gözaltına alınması, hukuki kılıfa dahi sığdırılamayacak bir darbe uygulamasıdır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adını verdikleri yeni rejim, cunta rejimi gibi davranmakta, kendi muhalefetini ezmek için ev baskınlarıyla tutuklama yoluna gitmekten çekinmemektedir. Doğrudan seçilmiş bir belediye başkanına yönelik tasarlanmış suçlamalarla girişilen bu susturma girişimi, ağızlarından düşürmedikleri “Milli irade” söyleminin ağızlarında geveledikleri bir yalandan ibaret olduğunu buz gibi gösteriyor. Birincisi budur: 19 Mart darbesi, Menderes’ten bugüne sağın “Yeter söz milletin” sloganıyla cisimleşen ve “Devlete karşı millet” retoriğinin çöküşüdür. “Milli irade” atanan kayyumlarla ayaklar altına alınırken, ev baskınlarına kadar vardırılan baskıcı uygulamalarla “iradenin” millette değil bir avuç para babasının çıkarını temsil eden devlette olduğunu bir kez daha göstermiştir. “Milli irade” hamaseti artık sağın ve özelde burjuva düzenin elinden alınmak durumundadır!
Aynı zamanda burjuva düzenin en önemli meşruiyet ayağı ya da milli iradenin şekillenme aracı olarak seçimin ve sandığın, darbe mekanizmasıyla yok sayılması, burjuva egemenliğin kendi ayağına sıkması şeklinde de görmek gerekir. Buradan liberal demokrasi gerekliliği çıkmaz, liberal demokrasinin sermaye diktatörlüğünde Platon’un İdealar dünyasını çağrıştıran bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını gösterir. Egemenliğin tek adamda vücut bulması ile egemenliğin millette olması arasındaki fark büyüktür ve buradan halkın devlet yönetimine katılımı sorunu bir kez daha siyasetin ana sorunlarından birisi olarak karşımıza çıkar. Burjuva düzenin 200 yıllık tarihi buna yanıt veremiyor.
Abdülhamit ve Menderes dönemlerine benzer bir baskı rejiminin yeni bir versiyonu, 22 yıllık AKP iktidarının özetidir. Buradan bir soyutlama yapılacaksa, o da “Demokrasi ve sağ” kavramların yana yana gelemediğidir. Baskı, yasaklama, adaletsizlik, sansür, polis copu varsa sağ vardır. Abdülhamit döneminin istibdat rejimine tekabül ettiği biliniyor. Az bilinen ise Menderes dönemine atfedilen “Demirkırat” söyleminin aslında ters yüz edilmiş bir gerçeklik olduğu. Menderes dönemi, bir yandan büyük bir ekonomik yıkım ve kriz diğer yandan da Tahkikat Komisyonları, kovuşturmalar ve soruşturmalarla ülkenin siyasi tarihinin en baskıcı dönemlerinden birisidir. Benzer bir süreci, Türkiye 12 Eylül cuntasıyla yaşamıştır. Bugünkü durum Abdülhamit, Menderes ve Evren dönemlerine fazlasıyla benzemektedir. Sonuç açık ve somut: Sağ, demokrasiyle değil baskıcı rejimlerle tanımlanabilir.
19 Mart darbesi, ülkemizin bir başka İslamcı darbesidir. İlki, Ergenekon-Balyoz vb. isimlerle bilinen doğrudan yargının devreye sokulduğu bir darbe uygulamasıydı. Neredeyse bütün davalar sonradan çökmüş, hepsinin kumpastan ibaret olduğu ortaya çıkmıştı. Faili FETÖ-AKP ittifakıydı. Bir diğeri ise 2016 yılındaki 15 Temmuz kanlı Amerikancı İslamcı darbe girişimidir. Faili, Gülen Hareketi olarak bilinen İslamcı bir tarikattır. Bu sefer kendi ortağına darbe girişiminde bulunmuş, 250’nin üzerinde insanın öldürülmesiyle sonuçlanmıştır. 15 Temmuz sonrası AKP, istibdat rejimine geçişin bütün yollarını OHAL ile döşemiş, bugün de darbe mekanizmasını devreye sokarak 19 Mart darbesini gerçekleştirmiştir. Özelde AKP genelde ise İslamcılık, darbe-cunta karşıtlığı üzerinden kendilerini tanımlama “hakkını” çoktan yitirmiştir. 15 Temmuz ve 19 Mart darbeleriyle birlikte siyasal İslamcılık, 27 Mayıs ve 28 Şubat üzerinden yaptığı mazlum edebiyatını daha fazla sürdüremez. 28 Şubat üzerinden Erdoğan’ı “Milli iradenin” temsilcisi olarak göstermeye çalışan AKP ve Türkiye sağı, 19 Mart darbesiyle yüzüne taktığı demokrasi maskesini indirmiştir.
Geride kalan “Vesayet odaklarına” karşı oldukları söylemi ise boykot tutumuna karşı doğrudan sermayenin sözcülüğüne soyunmuş AKP için artık bir argüman olmaktan ibarettir. Çünkü bugün demokrasi, milli irade, darbe karşıtlığı, milli ve yerli vb. bütün söylemler aslında temsil ettikleri sermaye sınıfının ve sermayenin göbekten bağlı olduğu emperyalist tekellerin çıkarlarını korumak içindir. Onlar sermayenin bırakın vesayetini doğrudan temsilciliğini üslenmiş durumdalar. Ve açık ki Türkiye sağı ve özelde AKP, sermayenin has partisi olarak, sermaye temsiliyetini “Milli irade” kavramıyla örtmekte çok mahir.
Ama onun da yazacak hikayesi bitiyor. Geriye “ikna” olmayınca “zor” kalıyor.