Sınıf mücadelesini merkeze oturtmak: Ulus-devlet ve marksist diyalektik
CENGİZ KILÇER
Çaresiz tartışacağız, tekrar tekrar anlatacağız çünkü başka yolumuz kalmadı: Sosyalist sol, yıllardır biriken marazî ideolojik yüklerden kurtulmadan, sınıf mücadelesini yeniden merkeze oturtmadan ne emekçilerin sesi olabilir ne de kapitalizme karşı gerçek bir seçenek sunabilir.
Marksizm, toplumsal yapıların temelinde sınıf ilişkilerini görür ve bunları tarihsel materyalizm yöntemiyle analiz eder. Bizce bu bakış açısı, ulus-devleti kapitalist üretim biçiminin egemen olduğu dönemde doğmuş siyasal-ideolojik bir formasyon olarak tanımlamayı zorunlu kılar. Ancak günümüz sol çevrelerinde ciddi bir sapma yaşanmaktadır: Ulus-devlet, Aydınlanma’nın getirdiği evrensel yurttaşlık ve akıl vurgusunun gerisine düşürülerek, cemaatçi, aşiretçi, mezhepçi ya da etnik temelli pre-modern bağlara geri dönüşü meşrulaştıran bir pozisyona itilmektedir. Bu yaklaşım, tarihsel ilerleme çizgisini tersine çevirmekle kalmayıp, sınıf mücadelesini de gölgeleme tehlikesi taşır.
Marksist teoride ulus-devletin diyalektik bir konumu vardır. Bir yandan burjuvazinin sınıf hâkimiyetini pekiştiren, ideolojik bir araç olarak eleştirilir; öte yandan feodal parçalanmışlığa ve yerel bağlılıklara karşı temsil ettiği tarihsel ilerleme nedeniyle taktik olarak savunulabilir. Bizce bu çifte karakter, Marksizmin özünü oluşturur: Ulus-devlet kapitalizmin zorunlu bir ürünüdür ama aynı zamanda proleter enternasyonalizminin ötesine geçmesi gereken bir evredir. Bu tartışma salt akademik bir mesele değildir. Özellikle küresel kapitalizmin yapısal kriz dönemlerinde, ulus-devlet karşıtlığı çoğu zaman milliyetçi veya etnik bölünmeleri besleyen bir forma bürünmekte, sınıf eksenli politikayı arka plana itmektedir. Böyle bir eğilim, Marksist açıdan kabul edilemezdir. Ulus-devletin rolünü, işlevini ve ötesine geçiş koşullarını ancak sosyalist bir stratejiyle ele alabiliriz.
Ulus-devletin doğuşu, kapitalizmin yükselişiyle iç içe geçmiştir. Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da burjuvazinin feodalizmin kalıntılarını yıkarak ulusal pazarlar yarattığını, ortak dil, hukuk ve yönetim sistemleri üzerinden modern ulus-devleti inşa ettiğini detaylıca anlatır. “Burjuvazi bütün üretim araçlarının hızla iyileşmesi, iletişimin son derece kolaylaşması sonunda bütün ulusları, hatta en barbarlarını bile uygarlığın bağrına çekiyor. Burjuvazinin metalarının ucuz fiyatları bütün Çin setlerini yerle bir eden, barbarların yabancılara karşı duyduğu alabildiğine inatçı nefreti zorla dize getiren ağır toplardır. Burjuvazi bütün ulusları yok olup gitmemek için burjuvazinin üretim tarzını benimsemek zorunda bırakıyor; bütün ulusları kendisinin uygarlık dediği şeyi kabullenmek, yani burjuva olmak zorunda bırakıyor. Açıkçası burjuvazi kendi suretinde bir dünya yaratıyor. (1)”
Fransız Devrimi bu sürecin dönüm noktasıdır: Feodal ayrıcalıkları ortadan kaldırarak eşit yurttaşlık ilkesini ilan etmiş, kan bağına, dine veya geleneksel sadakate dayalı bağları ikinci plana itmiştir. Marksist perspektiften bakıldığında yurttaşlık kavramı, bu yönüyle ilerici bir kazanımdır. Ne var ki kapitalizm altında bu kavram sınıfsal sınırlarla kısıtlanır. Biçimsel eşitlik vaadi, üretim ilişkilerindeki somut eşitsizliği perdelemekten başka bir işlev görmez. İşçi hukuken özgürdür ama emek gücünü satmak zorundadır; burjuva ise üretim araçlarının sahibidir. Yurttaşlık böylece sınıf egemenliğini gizleyen ideolojik bir örtü haline gelir.
Gerçek yurttaşlık ve eşitlik ancak sınıfsal sömürünün tasfiyesiyle mümkün olur. Kapitalist demokraside siyasal katılım genellikle biçimseldir; ekonomik bağımlılık emekçilerin gerçek iradelerini ifade etmesini engeller. Bizce özgürlük ve eşitlik, üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı, sınıfların ortadan kalktığı bir toplumsal düzende somutlaşabilir. Bu yüzden ulus-devlet ve yurttaşlık formu nihai hedef değil, diyalektik olarak ötesine geçilmesi gereken bir aşamadır. Ulus kavramı da benzer bir ideolojik rol oynar: Burjuvazi “ulusal birlik” söylemiyle proletaryayı kendi çıkarlarına yedekler. 19. yüzyıl Avrupa milliyetçilikleri bunun çarpıcı örnekleridir. Lenin, Devlet ve Devrim’de ulus-devletin burjuva demokrasisinin en gelişmiş biçimi olduğunu, mülkiyet eşitsizliğini yurttaşlık eşitliği yanılsamasıyla örttüğünü vurgular.
Tarihsel örnekler bu çifte karakteri netleştirir. Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nde derinlemesine incelediği İtalyan Risorgimento süreci, kuzey burjuvazisinin ulusal birlik söylemiyle güneyin feodal yapılarını entegre ettiğini gösterir; ancak bu entegrasyon sınıf çelişkilerini çözmek yerine derinleştirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında ortaya çıkan ulus-devletler –Türkiye Cumhuriyeti dâhil– feodal kalıntıları büyük ölçüde tasfiye etmiş, ama emperyalist bağımlılık ilişkilerini yeni bir forma sokarak sürdürmüştür. Bu örnekler, ulus-devletin hem ilerici hem de sınırlı bir yapı olduğunu açıkça ortaya koyar. Gramsci’nin hegemonya kavramı burada aydınlatıcıdır: Ulusal kimlik, kültürel ve ideolojik egemenlik araçlarıyla pekiştirilir; kimlikçi söylemler ise işçi sınıfının birliğini parçalar. Günümüz solundaki sapma büyük ölçüde post-modern akımlardan beslenir. Ulus-devleti “emperyalist” etiketiyle toptan reddederken, pratikte pre-modern ilişkileri yeniden üretir ve yurttaşlığı cemaat bağlılığına indirger.
Ulusal sınırların ötesine geçmek zorunludur; ancak bizce bu geçiş yerel cemaatçiliğe değil, uluslararası işçi sınıfı birliğine dayanmalıdır. Orta Doğu’da Irak ve Suriye örneklerinde gördüğümüz mezhep çatışmaları, ulus-devleti zayıflatırken emperyalist güçlerin pre-modern bölünmeleri araçsallaştırmasına zemin hazırlar. Tarihsel materyalizm, toplumların kabileden feodalizme, oradan kapitalizme ve nihayet sosyalizme doğru ilerlediğini gösterir; kimlikçilik bu çizgiyi tersine çevirme girişimidir. Aydınlanma’nın eşitlik, özgürlük ve akıl idealleri materyalist bir temelle yeniden yorumlanmalıdır. Gerçek özgürlük, üretim araçlarının kolektif mülkiyetinde somutlaşır. Kültürel aidiyetler elbette var olabilir; inkâr edilemez fakat siyasal alanda baskın hale geldiklerinde kaçınılmaz olarak çatışma üretir.
Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde dediği gibi: “Üreticilerin özgür ve eşit[lik]çi bir birlik temeli üzerinde üretimi yeniden düzenleyecek olan toplum, bütün devlet makinesini bundan böyle kendine layık olan yerri bir kenara atacaktır; âsar-ı âtika müzesine, çıkrık ve tunç baltanın yanına.(2)” Bazı tarihsel konjonktürlerde ulus-devleti savunmak taktik bir zorunluluktur. Emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadeleleri bunun en açık örnekleridir. 20. yüzyılın sömürgecilik karşıtı hareketleri –Hindistan’dan Vietnam’a– ulus-devleti geçici bir araç olarak kullanmış, sosyalist devrim için zemin hazırlamıştır. Stratejik ufuk ise her zaman ötesine geçiş olmalıdır.
Kapitalizm ulusal sınırları gevşetip genişletirken küresel sömürüyü de artırır; bu çelişki ancak proleter devrimle çözülebilir ve sınıfsız, devletsiz bir toplumda ulus kavramı tamamen ortadan kalkar. Bizce bu geçişin gerçek yolu, proletarya enternasyonalizmidir.
Günümüz dünyasında emperyalizm, ulusal egemenlikleri aşındırırken eşitsizlikleri katmerleştirmektedir. Sağ popülizm bu sürece milliyetçi bir tepki vererek ulus-devleti burjuva çıkarları adına savunurken, solun bazı kesimleri etnik-mezhepsel ayrılıkçılığa savrulmaktadır. Marksist tutum ise kristal berraklığındadır: Ulus-devlet, feodal dönemin parçalanmışlığına, yerel beylerin keyfî yönetimine ve aşiret-cemaat bağlarına karşı önemli bir tarihsel ilerleme ve kazanımdır; çünkü ortak pazar, merkezi hukuk ve eşit yurttaşlık ilkesi getirerek kapitalizmin gelişmesini sağlamış, işçi sınıfının oluşup örgütlenmesine zemin hazırlamıştır.
Ancak ulus-devlet, esasen kapitalizmin siyasal biçimi ve koruyucu kabuğudur; bu yüzden sınıfsal sömürüyü gizler ve nihai hedef olamaz. Onun ötesine geçmek, ancak sosyalist devrimle mümkün olur: İşçi sınıfının iktidarı ele geçirmesiyle ulusal sınırlar aşılacak, sınıfsız ve devletsiz bir toplum yolunda enternasyonalist bir birlik kurulacaktır.
Fazla mı ortodoksuz?
Sosyalist sol, bu “marazî” sapmalardan arınıp sınıf temelli bir irade gösterebilirse gerçek bir alternatif haline gelebilir. Bu irade Türkiye’de var mı? Tarihsel olarak evet (1960–2010 arası işçi hareketleri); bugün ise yeniden örgütlenmesi gereken bir tarihsel birikim söz konusu. La Manchalı Yaratıcı Asilzade Don Kişot’un dediği gibi: “iradeye karşı zor kullanmak imkânsızdır.”
Sol, sınıf mücadelesini devrimci siyasetin kurucu ve belirleyici ekseni haline getirmeden burjuva düzenine gerçek bir alternatif olamaz. Kimlik mücadeleleri nesnel olarak vardır ve sınıf mücadelesiyle diyalektik biçimde ele alınmalıdır; ancak sınıf perspektifinden koparıldıklarında, emperyalizmle ve liberal burjuva düzenle uyumlu reformist sapmalara dönüşürler. Aşırı kimlikçilik, mezhepçi ve etnikçi indirgemecilik; işçi sınıfını parçalar, sınıf bilincini dağıtır ve solun burjuva ideolojisinin kuyruğuna takılmasına hizmet eder. Guattari, Negri, Bookchin çizgisi; sınıfın tarihsel özne rolünü tasfiye eden, devrimci iktidar perspektifini reddeden yaklaşımlarıyla tarihin teorik çöplüğüne atılmıştır.
Biz komünistiz. Komünist Manifesto’da Karl Marx ve Friedrich Engels’in açıkça ortaya koyduğu gibi: “Bugüne kadarki bütün toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir.”
Türkiye sosyalist hareketi bir yol ayrımındadır. Türkiye’de solun yeniden ayağa kalkabilmesi için, işçi sınıfının devrimci çıkarlarını merkeze alan Marksist-Leninist çizgiyle; sınıfı tali gören, kimlikçi ve post-Marksist sapmalara hapsolmuş reformist çizgilerin açık ve net biçimde yolları ayırması zorunludur.
NOTLAR
1) Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto, çev. Nail Satlıgan (Yordam Kitap, 2014).
2) Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, çev. Kenan Somer (Sol Yayınları, 1990).
3) Saavedra Miguel de Cervantes, La Manchalı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, çev. Banu Karakaş (Alfa Basım Yayım, 2019).
https://yurtsever.org.tr/2025/turkiye-solunu-haritalandirmak-555813/
https://yurtsever.org.tr/2025/emep-tkp-polemigi-uzerine-ayni-agacin-altinda-serinlemek-555823/
Bu haber en son değiştirildi 22 Aralık 2025 15:39 15:39
Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depreminin üçüncü yılında yurttaşlar kayıplarını anıyor. İskenderun ve Antakya’da yapılan yürüyüşlerde…
Küba Dışişleri Bakan Yardımcısı Carlos Fernandez de Cossio, ABD ile diyaloğa yeşil ışık yakarken anayasal…
AYM, 2019 yerel seçimleri gecesi Anadolu Ajansı’nın yaklaşık 13 saat süren veri kesintisinin KRT Televizyonu’nun…
İngiltere'de Greater Manchester ve Bölgesi Yahudi Temsilciler Konseyi, Filistin'deki soykırıma dikkati çeken Manchester City Teknik…
AKP’den istifa eden Mücahit Birinci, PKK lideri Abdullah Öcalan’la ilgili devam eden ‘umut hakkı’ tartışmalarına…
Avustralya'nın Queensland eyaletinde yaşayan 27 yaşındaki Ethan Burns-Dederer’ın, çocuk istismarıyla bağlantılı olarak gözaltına alındığı ve…