Tülin Tankut
Evli kadınların yasalar nezdinde evi geçindirme yükümlülüğü yoktur; ev dışında çalışmak isteyen kadın, geliriyle aile bütçesine katkıda bulunabilir ancak. Evrensel nitelikteki bu anlayışın mantıksal sonucu, kadının ev işi ve bakım hizmetiyle sınırlı bir eğitim görmesi yeterli olacaktır. Toplumsal algı da bu yöndedir zaten. Kadınların kendilerine örnek aldıkları kişiler daha çok anne, büyükanne gibi yakınlarıdır. Annelik dışında başka kimliği olmayan kadın övülür. Çocuk, adeta annenin bir organı gibidir; ağlayınca akan sular durur.
Kadının erkeklere tanınan eğitim ve bir işte çalışma hakkından yasal olarak muaf tutulması kız çocuklarına yetişkinlikte eş ve anne olma dışında bir seçenek bırakmamaktadır. (Oysa deneyebilecekleri ne çok şey vardır şu dünyada.) Bu kısıtlamalara, kızların evlilik kararını kendi iradeleriyle alamamaları da eklenebilir, erken evlilik olgusunun gösterdiği gibi.
Batıda, sosyal güvenlik kurumlarının kadınlara sağladığı görece güvenceyi, örneğin bizim ülkemizde evlilik kurumu sağlamaktadır. Ancak neoliberalizmle birlikte, demokrasi ve insan haklarında yaşanan erozyon tüm dünyayı sararken, kadınlar ucuz emek gücü olarak kıymete bindi. Ama uzun çalışma saatleri, ağır çalışma koşulları, düşük ücret, kayıt dışı ekonominin yaygınlaşması, çalışanların hukuki kazanımlarının tehdit altında olması v.b nedenler kadınları bezdirdi, iş yaşamından soğuttu.
Peki, ev kadınlığı daha mı rahattı? Kadın devletten ve eşinden yardım görmeden ev işinden, çocuk, hasta, yaşlı, engelli bakımına kadar tüm yükümlülüklerini hem de çok zor koşullarda yerine getirmeye çalışıyordu. Erkeğin kazancı yetişmeyince aile bütçesini denkleştirmek için eve iş almaya başlamıştı. Sonuç: Bugüne kadar kadınların toplu üretime geçtiklerinde başlattıkları, sömürü ve ezilmeye karşı somut kazanımlar elde etme mücadelesi, sürdürülebilirliğini yitirmiş görünüyordu. Bu, beklenen bir sonuçtu; neoliberal kapitalizm de hükmünü icra ederek, insan ilişkilerinin eşitsizliğini meşrulaştıran sınıflı toplum yapısını cansiperane koruyacaktı. Cinsiyet eşitsizliği de toplumsal niteliğiyle, sınıfsal egemenliğin kurulmasında önemli bir rol oynuyordu.
Demek ki kadınların toplumdaki ezilen ya da ikinci cins konumu bu gün de sanıldığının aksine, “istisna” değil, “kaide”dir.
Kadının, özgürlüğün ilk adımı olarak ekonomik bağımsızlığını kazanmasıysa neoliberal politikaların daha da ağırlaştırdığı yaşam koşullarında kolay olmuyordu. Kapitalizmin kadınlara dayattığı “yedek işgücü” politikası değişmemişti. Koşulları zorlayıp ücretli bir işte çalışan kadının bir ayağı evde olmalıydı: işgücü ihtiyacı karşısında “gel”, olmadığında “evine dön” denilecekti. Uzaktan ve kısmi süreli çalışmalar, ev içi ve bakım emeğini aksatmadığından sermayenin çıkarına uygun düşüyordu. İşsizlik ve ucuz emek sömürüsü, eğitimsizlik nedeniyle yasal haklarıyla ilgilenmeme, medyanın kafa karıştırıcı iletileri kadınları, bireysel çözümlere yöneltiyor, bu da hak arayışı içindeki emek örgütlenmelerine katılmalarını engelliyordu.
Konunun can alıcı sorunlarından biri de özellikle evli kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanmış olsalar bile özgürlüklerine kavuşamamalarıdır.
Burada bir parantez açıp evlilikte kadın ve erkeğin konumlarına kısaca bir göz atalım: Erkek, hukukun alanına girmeyen, kadın üzerindeki cinsellik, aşk gibi özel konularda da üstünlüğünü korur. Aşkın tarihselliği, evliliğinkiyle iç içe geçmiştir, denilebilir. Aşk, her tarihsel dönemde, farklı iletişim biçimleriyle- mektuptan cep telefonuna- ve kitle iletişim araçlarıyla kadınları evliliğe yönlendirmiştir. Cinsel birliktelik iki kişi arasında yaşanır ama hukuk yoluyla meşruiyet kazanır. (Resmi nikah) Buna uyulmadığında çiftler, iktidar mekanizmalarına karşı gelmiş sayılırlar, aynı zamanda da toplumsal dışlanmaya maruz kalırlar. Sadakat ise evlilik kurumunun sınırlarını koruyan bir kavramdır. Kıskançlık, erkekte, cins üstünlüğü gücünü yitireceği kaygısı yaratır, dahası onun kişiliğini ele geçirip şiddete eğilimini artırır. Evliliğin cinslerin eşitsizliği üzerine kurulmuş olması, kadından farklı olarak erkeğe, evlilik dışı (gayrı meşru) çocuk sahibi olma serbestisi tanınmıştır; dolayısıyla baba, yasal çocuğu gibi ona da bakmakla yükümlüdür. Öte yandan kadın ve erkeğin yalnızlığı da farklıdır. Gece yarısı bile olsa erkeğin def-i gam etmek için kendini evden dışarı atmasında bir beis yoktur.
Günümüze gelince; aşkın, evliliği teşvik eden bir unsur olmaktan çıktığı söylenebilir. Kadın ve erkeğin evlilikte cinsel rolünü hakkıyla yerine getirmiş olması da artık boşanmaları engelleyememektedir. Elli yıldır neoliberalizm rekabetçi, bireyci “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışını dünyada yaygınlaştırırken insanları yalnızlaştırmış, dayanışma ruhunu unutturmaya çalışmıştır. Yoksa boşanmaların tek nedeni, uzmanlara göre de, kadınların özgürlük arayışından kaynaklanmamaktadır. Olsa olsa kadınlar artık kendilerinden gereğinden fazla fedakârlık beklenmesi karşısında isyan etmektedirler, denilebilir.
Siyasetçiler, hâlâ “yuvayı diş kuş yapar” ısrarlarını sürdüredursunlar, aldıkları kararlarla ailenin “yuvasını yaptıklarının” farkındalar mıdır acaba? Kendilerine hiç sordular mı, karın doyurmakla beslenmek aynı şey midir diye? Kısacası, hayat pahalılığı, işten çıkarılma, işsizlik, uyuşturucu gibi evli çiftlerin kendi başlarında altından kalkamayacağı sorunlar karşısındaki çaresizliklerini düşündüler mi? Geleceklerini bugünden bilemeyecekleri kaygısıyla çocuk sahibi olma konusunda duraksayanların ikilemi? Bazıları umutlarına sarılmaktan vazgeçmiyor; ama başka türlü yaşam nasıl sürdürülebilir ki? Ancak sorunlardan ürküp geri çekilme ve dünyada olup bitenlere karşı merak duymadan yaşamayı sürdürme lüksümüz yok. Sözgelimi ABD başkanlığını Donald Trump’ın kazanmasının – hem de ikinci kez- dünyada ve ülkemizdeki yansımalarını tahmin etmek güç değil. Siyasetçiler, kadın- erkek eşitliğini benimsememişlerse kadın lehine hiçbir karar alamazlar. Çalışan anneye, uzaktan ya da kısmi çalışma nasıl önerilebilir? Fedakârlık neden hep kadınlardan bekleniyor? Kadınların yaşadıkları gerçeklerle bağdaşmayan açıklamalara, kararlara karnı tok! Tarihteki kadın mücadelelerinden ve kadınların elde ettikleri kazanımlarını bugüne kadar koruduklarından hiç mi ders çıkartılmıyor?
* Ve Tanrı kadını yarattı (1956) filmi Fransız yönetmen Roger Vadim’in, filmin baş rol oyuncusu Brigitte Bardot’yu uluslar arası üne kavuşturan tartışmalı filmi. Zamanında film hem adı hem de içeriği üzerinden eril esprilere de neden olmuştu. Günümüzde cinsiyet eşitsizliğini savunanlarsa esprilerden çok uzak, son derece akılcı: Ve Allah kadını yarattı, akşam erkeğin yemeğini, gece yatağını ısıtması için.
Bu haber en son değiştirildi 20 Mart 2025 14:12 14:12
TRT, boykot çağrısına destek verdikleri gerekçesiyle kanallarındaki dizilerde rol alan sanatçıları projelerden çıkartmaya devam ediyor.
ODTÜ öğrencileri, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınmasına karşı başlatılan eylemlerde uğradıkları şiddet ve gözaltılarla…
İBB'nin raporunda eski Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati'nin yeğeninin eşine ait şirketin 32 ihale…
TRT'de yayınlanan Teşkilat adlı dizinin başrol oyuncularından Aybüke Pusat, boykot çağrısı yaptığı gerekçesi ile dizi…
Türkiye Komünist Hareketi (TKH), bir açıklama yayımlayarak öğrencilerin başlattığı ekonomik boykota destek vererek "Korkmayın bu…
Üniversite öğrencilerinin başlattığı ekonomik boykota toplumun birçok kesiminden destek gelirken, İktidar kanadı, yandaş kannallar RTÜK…