8 Mart adına
Böyle bir tartışma benim alanımı aşıyor olmakla beraber, yakılacak büyük ateşe (umalım!) ufacık bir kıvılcım taşımak amacıyla da olsa böyle bir konuya giriş yaptım. Bu tartışmada ilk ele alacağımız konu insan tanımı olacaktır. Diğer bir deyişle, bu bağlamda insanın hangi açıdan ele alınması gerektiği konusunda bir karara varmak gerekiyor.
Değerli yoldaşlar toplumun belirli kesimlerinin, örneğin kadınlar günü gibi, ya da belirli tarihlerinin, örneğin 6 Nisan Dünya Spor Günü gibi belirli tarihlerin “gün” olarak damgalanması ve kutlanması genellikle hoşuma gitmez. Gerçi kutlanan günlerin bazısının arkasında hüzünlü, bazısının arkasında da kapitalizmin piyasa endişesi olmasına rağmen böylesi belirli tarihler benim pek hoşuma gitmiyor. Bunun nedeni, o günlerde yapılan kutlamaların bazen bir acıyı hatırlama, ya da bazen de bir beraberliği yineleme şeklinde de olsa, konuyu salt bir güne indirgemenin işin amaçlanan hedefinden tam ters yönde sapmasına neden olabilmesidir. Şöyle ki, örneğin geçmişte yaşanmış olan bir acı olay o gün hatırlanıyor ve sanki bir görev yapılmış gibi ertesi gün unutuluyor. Benzeri başka bir olay da yine o gün hatırlanıyor, hatta görevmiş gibi yüceltiliyor, ama ertesi gün unutuluyor. Kısacası, tüm böylesi günler çoğu zaman amacından tam ters yönde sapmalara da sebep olabiliyor. Neyse, böylesi kişisel akıl yürütmeyi bir tarafa bırakalım da, madem ben de bu günde yazıyorum, bu güne özgü bir durumu sizlerle tartışalım istedim.
Efendim, geçtiğimiz günlerde iki kadın, her zaman olduğu gibi acımasızca, hunharca katledildi. Gerçi hemen duyar gibi oluyorum; derhal diyeceksiniz ki, kaç iki kadın, her gün kadınlar sokaklarda, oda köşelerinde sıkıştırılıyor ya sevgilileri, ya boşanmış oldukları eşleri ya da başkaları, ama her daim erkekler tarafından öldürülüyor, daha doğrusu katlediliyor. İşte benim burada tartışmak istediğim katledilen kadınlar değil, zira onlara merhamet, şefkat ve bu aşamada rahmetten başka bir dileğim olamaz, fakat burada konu bir şekilde canileşen erkeklerdir.
Katledilen kadınlardan biri bir öğretmen, okulunda bıçaklanabiliyor; katledilen diğer kadın ise bir tarikat yurdunda sanırım zorla evlendiriliyor falan ve ne olduysa öldürülüyor ve bir sabah kızıyla birlikte Zeytinburnu sahilinde ölü olarak bulunuyor. Ben bu yazıyı yazarken dahi kim bilir ülkenin hangi dehlizinde, bir kadın uzaklaştırılma kararı verilmiş bir eski eşi ya da ayrılmak istediği bir arkadaşı tarafından yaşamdan kopartılıyor. Olaylar öylesi gelişiyor ki, artık medyada üçüncü sayfalara düşme eğilimi taşıyor. Kısacası, toplum olayı benimsedikçe genelde normalleşen olaylar da her an bir kadının kabusu oluyor. Tarikat yuvasında öldürülen kadının cenazesinin kaldırılmasında erkekleri reddeden kadınlar haklı bir tepki ile topluma, erkeklere çok ciddi bir mesaj vermiş oldular. Mesaj yerine ulaşır mı, hiç sanmıyorum! İstanbul Sözleşmesi’nin tüm sakinlikle(!) nasıl gündemden düşürüldüğü, hepimizin malumudur! İşte 8 Mart gününde, ne denli hazin olsa da, olabilecek tüm yanları ile bu meseleyi tartışmak istiyorum.
Böyle bir tartışma benim alanımı aşıyor olmakla beraber, yakılacak büyük ateşe (umalım!) ufacık bir kıvılcım taşımak amacıyla da olsa böyle bir konuya giriş yaptım. Bu tartışmada ilk ele alacağımız konu insan tanımı olacaktır. Diğer bir deyişle, bu bağlamda insanın hangi açıdan ele alınması gerektiği konusunda bir karara varmak gerekiyor. Burada ele alacağımız konu bağlamında insanın fiziksel özelliği ile ne olduğu, ne yiyip, ne içeceği değildir. Buradaki konumuz bağlamında ele alacağımız insan gözle görülür, elle hissedilir ve mekanda yer kaplar türden biyo-fiziksel bir varlık değildir. İnsan denen varlık doğada yer kaplayan, acıkan, yorulan maddi olarak gözlemlenebilir olan, yani algılanış biçimiyle canlı bir varlık, somut bir olgudur. Fakat canlı varlık olarak tecessüm ederek insan olarak algılanan somut olgunun bir de arka planda psikolojisi, düşünce yapısı ve davranış biçimiyle tezahür eden soyut yanı bulunmaktadır. Birinci yönü ile, yani somut haliyle maddi görüntüdeki varlık olan insan somut gereksinimlerle, yani genellikle maddi şekilde algılanır ve maddi olarak beslenir. İkinci yönü ile, yani soyut haliyle belirli durumlarda belirli şekilde sahne alan gayri maddi yönüyle insan ise, ruhsal gıdalarla beslenir. Somut, yani maddi varlık yönü ile insan biyolojik genetik yapısı ile oluşur ve tanımlanır. Buna karşın soyut, yani gayri maddi yönü ve yapısı ile insan, sosyolojik karakteri ile oluşur ve tanımlanır. Ünlü sosyolog Pierré Bourdieu insanı “yapılandırılmış yapı” olarak tanımlar. Bu tanımı çok girift anlatımlara girmeden, kısaca tanımlamak gerekirse, insan olaylar ve oluşumlar karşısında nasıl tepki vereceğinin genel çerçeve olarak toplumsal olarak belirlendiği ruhsal ürün olarak karşımıza çıkar. Kısacası insan uzun dönem boyunca toplumsal etki ve etmenlere maruz kalarak soyut kişiliğinin toplum tarafından şekillendirilen, yapılandırılan bir varlıktır. Toplumu üzen ve genellikle sorun çıkaran insan tipi, genellikle toplumsal olarak belirlenen ruh, yani psikolojik, çoğu halde de belki psiko-patolojik dokudur. Kadın cinayetlerinde olduğu kadar, diğer suçluluk oluşturan olayların da ele alınmasında mercek altına alınması gereken doku işte bu psikolojik, ya da psiko-patolojik dokudur. Bu dokuyu yapan da, tedaviye ehil olan da ne ceza hukukudur, ne de imam-hatip yapısıdır. Bu dokuyu yapan ekonomik üretim ilişkisi ve onun sonuçları üzerinde yükselen toplumsal yapı, ya da kapitalist şizofren yapılanma ortamında uygun koşullarda oluşan psiko-patolojik yapıdır.
Toplum psikolojisi toplumsal ürünü oluştururken, ceza sistemi de kriminolojik vakaları önleme işlevini, yüklenir. Burada başat olan toplumsal yapı öylesine etkilidir ki, teorik olarak ceza sisteminin kriminolojik vakaları önlemede olduğu kadar, oluşmuş vaka süjelerinin ıslahında da yetersiz kaldığı savlanır. Zira mühim olan yapısal oluşumları sağaltım değil, oluşum ve bu oluşumsal üst-yapıyı oluşturan temel sebep olan nesnel koşulların mevcudiyeti ve bu yapıların düzeltilmesidir. İşte bu bağlamda, ekonominin yönetimi, toplumsal gelir dağılımı, yoksulluk ve sefalet durumları, toplumsal doku, aile yapıları medyanın yanlış, teşvik edici, hatta kışkırtıcı örnekler oluşturucu etkileri, siyasilerin toplumu yatıştırmak yerine sinir uçlarını tahrik edici beyanları ve/veya tavırları ve sayılmakla bitmeyecek, benim ilgi ve bilgi alanımı aşan binlerce toplumsal olaylar ve oluşumlar insan dokusunda etkili olmaktadır.
Tüm bu etkileri temel başlıklar altında toplayacak olursak; en belirleyici etmenin aile yapısı ve çocukluk deneyimleri, ikincisinin medya etkisi, üçüncüsünün ise genel ekonomik yönetimi ve oluşan toplumsal yapı olarak sıralayabiliriz. Açıktır ki, bu üç temel etmen birey üzerinde ayrı ayrı etkili olduğu gibi, karşılıklı etkileşimler halinde kolektif olarak da etkili olabilmektedir. Basit örnekler olarak, çocuklukta doyurulmamış istek ve arzuların ileriki yıllarda kesinlikle doyurulamaz patolojiler oluşturabileceği bilinmektedir. Aşırı servet sahibi olmak, toplumda mühim yer işgal etmek, cinsel doyumsuzluklar vb gibi dürtüler genellikle çocuklukta doyurulmamış isteklerin ileriki yıllardaki tezahürleri olarak görüldüğü bilinmektedir. Medya etkisine gelince, her gün ana haber kuşağından sonra adeta asıl haber gibi devreye giren diziler kuşağında parmakla bir dizi gösterilemez ki, oluşan kişisel ya da genel bir sorun devlet organları kanalından, yani polis ve yargı sürecinde çözülsün. Medyada hemen her dizide tüm sorunlar, şantaj, kavga, silah, gasp ve cinayet yoluyla çözülmeye çalışıldığı görüntülerle doludur. Polisin devreye girdiği en masum dizi olarak Akasya Durağı, karikatürize tek örneği oluşturmaktadır. Siyaset ve meclis sahnelerinden, maalesef, fazla örnek alınacak bir durum olmadığı gibi, siyasetin yarattığı sosyo-ekonomik yapının da böylesi karmaşık işin üstesinden gelmek beri dursun, durumu kışkırttığı ve toplumun parçalanmasına ve yoksulluğa itilmesiyle adeta potansiyel suçlu yaratma kapasitesi yüksel bir organ gibi çalıştığı gün gibi ortadadır.
Psikolog dostlarımızın büyük ehliyetle ele almalarını dilediğim bu karmaşık olayın, ailesel, medya ile ilgili ve nihayet çok yakından siyaseti ilgilendiren yönlerinin ilgili taraflarca bir an bile akıldan çıkarılmaması gereken bir konu olduğunun unutulmaması dileğimle!