Bir kez daha: Düzen muhalefeti çözülürken…

Bir kez daha: Düzen muhalefeti çözülürken…

19-10-2026 11:04

Düzen muhalefetinin siyasi pratiği bugün bir “dilek ve temenni” faaliyetine dönüşmüş durumda. AKP’den yanlış yapmamasını ve hukuka uymasını bekleyen bir muhalefet partisinin halkın sorunlarını çözmesi beklenmemelidir. Bugün Türkiye'de ihtiyaç duyulan siyaset, iktidardan daha makul davranmasını isteyen bir muhalefet değil, düzen karşıtı bir iktidar odağının yaratılmasıdır.

ARAS ADALI 

Türkiye halkı, Cumhuriyet tarihinin en zorlu dönemlerinden birini yaşıyor. Üstelik bu zorluğun ve sıkışmışlık halinin tek nedeni, ekonomik koşulların halkı her geçen gün daha da yoksullaştırması değil. Türkiye’de muhalif kesimler, uzun süredir umut bağladıkları düzen muhalefeti eliyle, iktidarı değiştirebileceklerine olan inançlarını ve bu yöndeki güçlerini de önemli ölçüde yitirmiş durumda.

Ekonomik göstergeler Türkiye tarihinin en ağır kriz dönemlerinden birine işaret ederken, ana muhalefetin neden güçlü bir iktidar alternatifi haline bir türlü gelemediği sorusu üzerinde ciddiyetle durulması gerekiyor.

Evet, AKP’nin uzun yıllara dayanan iktidarının ve devlet bürokrasisiyle neredeyse bütünleşmesinin, bir parti devleti haline gelmesinin bunda önemli bir payı bulunuyor. Devlet aygıtının olanaklarıyla iktidarını pekiştiren, siyasal rekabetin kurallarını kendi lehine değiştiren bir iktidarla karşı karşıyayız. Diğer yandan, dünya siyasetinde ve bölgemizde yaşanan gelişmelerin de AKP iktidarının ömrünü uzattığını söylemek mümkün.

Ancak bütün bunların ötesinde, söz konusu nesnel koşullardan bağımsız düşünülemeyecek daha temel bir sorunu tespit etmek gerekiyor: Türkiye’de düzen muhalefeti olarak tanımladığımız partiler, AKP iktidarına karşı tutarlı, bütünlüklü ve ondan esaslı biçimde ayrışan bir siyasal program ortaya koyamıyor.

TÜRKİYE’DE DÜZEN MUHALEFETİNİ TANIMAK

Türkiye’de düzen muhalefetinin yaşadığı kriz yeni değil. Ancak bir yanlışı düzelterek başlamamız gerekiyor: Çok partili yaşama geçilen 1946 yılından bu yana ana muhalefet konumuna gelen partilerin önemli bir bölümü, mevcut düzenin sınırlarını aşmayan ve hatta mevcut iktidara, ortak oldukları düzenlerini -yani sermaye iktidarlarını- sürdürmeleri için dayanak oldular. Siyasi tarihimizdeki önemli kırılma anlarına baktığımızda, solun ve sosyalist siyasetin toplumsallaşma emareleri gösterdiği ve siyasal bir güç olarak ortaya çıktığı neredeyse tüm dönemlerde düzen muhalefeti bir koruma supabı vazifesi gördü.
Düzen muhalefeti, halkın değişim arzusunun düzen karşıtı bir noktaya ulaşmadan sandıkta sönümlenmesi görevini büyük bir beceriyle yerine getirdi. 1950’den 1960’a Demokrat Parti iktidarına karşı, daha sonra 12 Mart 1971’e uzanan süreçte Adalet Partisi’ne karşı “oyların bölünmemesi” gerekiyordu. 1974’ten sonra Ecevit’in CHP’si ise tarihsel bir misyonla iktidara gelerek “komünizm tehdidini” durduran güç olarak kendisini görüyordu. Sol muhalefet yükseldikçe “Milliyetçi Cephe” iktidarına karşı CHP’nin desteklenmesinin hayati olduğu vaaz ediliyordu.

12 Eylül’e gelindiğinde siyasetten solun tasfiye edilmesiyle düzen siyaseti de rahat bir nefes almıştı. Ancak 1989 yılında başlayan Bahar Eylemleri ve 1991 yılındaki Büyük Madenci Yürüyüşü, düzeni bir kez daha tehdit eder hale geldiğinde, Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin (SHP) “aslan sosyal demokratlar”ı eliyle bir kez daha sınıf muhalefeti kontrol altına alınmaya çalışılacaktı.

CHP’DEN YENİ PARTİ’YE: DÜZEN MUHALEFETİNİN SONU MU?

CHP’nin yaşadığı iç krizi ve bölünmeyi en başından anlatmayacağım. Ancak Kılıçdaroğlu’nun “yeni CHP”sinin AKP’nin saldırıları karşısındaki kontrollü tutumu, öfkeli muhalif kitleleri bile çileden çıkaracak cinstendi: Örgütlü mücadeleye, emekçi kitlelere, devrimci gençliğe ve sokak mücadelesine yer yoktu.

Onun yerine sandık vardı!

Sandık gelecek ve sağcı liderlerden müteşekkil “Altılı Masa” Türkiye’yi aydınlığa çıkaracaktı!

Sandık sonuçları muhalif kitleler için büyük bir yıkıma dönüştü. Düzen muhalefetinin adayı Kılıçdaroğlu kaybetti. Yıllarca yumruklarını ve dişlerini sıkarak hesaplaşmanın sandıkta yaşanacağını sanan muhalif kitleler, neye uğradıklarını şaşırdılar. Böylece halkın öfkesini, taleplerini ve mücadele enerjisini, seçim sonuçlarına bağlayan strateji de bir kez daha çökmüş oldu.

Kesinlikle savunulması gerektiği söylenen ve “son kale” olarak sunulan CHP ise bölünmekten kurtulamadı. CHP’yi savunması gerekenler kaleyi ilk önce terk ederek Yeni Parti’yi kurdular. CHP’nin başına ise mutlak butlan kararıyla atanan Kemal Kılıçdaroğlu geçti.

Türkiye’de siyaset iki seçim arasında yaşanan vakalardan ibaret bir ülke haline getirilmek isteniyor. Sandık siyasetinin bugün bizleri getirmiş olduğu noktanın, halkın taleplerinden çok uzak bir yerde olduğunu söylemeliyiz. Bugün CHP’de yaşanan bölünme ve Yeni Parti’nin kuruluşuyla birlikte düzen muhalefetinin krizi yeni bir aşamaya ulaştı. Milletvekillerinin ve belediye başkanlarının parti değiştirmesi, belediyelerin el değiştirmesi ve örgütlerde yaşanan ayrışmalar, bu krizin görünür sonuçları oldu.

31 Mart 2024 tarihinde yapılan yerel seçimlerden bugüne kadar 108 belediye başkanı AKP’ye geçmiş bulunuyor. 13 belediyeye ise kayyum atanmış durumda. Düzen siyasetinin aktörleri, AKP iktidarına karşı koyabilecek cüreti kendilerinde bulamadıkları gibi, siyasi programları ve pratikleri bakımından da AKP’den ayırt edilebilecek noktada değiller.

Oysa AKP’ye benzeyerek AKP’ye karşı olunamaz!

Bu haliyle düzen muhalefetinin çoktan çözüldüğünü ve bir iktidar alternatifi sunamadığı görülmelidir. Ülkemizde fon vurguncuları, kara para aklayanlar, devletin ve kamunun malını çalanlar iktidar tarafından kollanırken, muhalefet olarak gördüğümüz partilerin temsilcileri ise siyasetten çok uzak açıklamalar yapıyorsa, dertlerinin iktidar değil Meclis’te düzen muhalefetine ayrılan koltuklardır.

“DİLEK VE TEMENNİ SİYASETİ”NDE SONA GELİNDİ

Düzen muhalefetinin siyasi pratiği bugün bir “dilek ve temenni” faaliyetine dönüşmüş durumda. AKP’den yanlış yapmamasını ve hukuka uymasını bekleyen bir muhalefet partisinin halkın sorunlarını çözmesi beklenmemelidir. Bugün Türkiye’de ihtiyaç duyulan siyaset, iktidardan daha makul davranmasını isteyen bir muhalefet değil, düzen karşıtı bir iktidar odağının yaratılmasıdır.

Yeni Parti lideri Özgür Özel’in hala “Dişimizi sıkacağız, sandığa kadar bir sabredeceğiz” sözleri biz sosyalistler için seçimin ve sandığın anlamını bir kez daha hatırlatmanın vaktinin geldiğini gösteriyor.

TÜRKİYE’Yİ DÜZEN MUHALEFETİ DEĞİL, SOSYALİZM KURTARACAK!

Düzen muhalefetinin yaşadığı kriz, sosyalist siyaset açısından yeni bir dönemin açılabileceğinin işaretlerini bizlere veriyor.

Yıllardır emekçilerin, gençlerin ve toplumun ilerici birikiminin önüne koyulan “AKP’den sandıkta kurtulma stratejisi”nin düzen cephesinde çökmesinin ortaya çıkaracağı siyasal sonuçlar, örgütlü bir mücadele döneminin güçlü bir seçenek olarak geldiğini gösteriyor.

Sandık elbette önemlidir. Seçimler, siyasal mücadelenin vazgeçilmez alanlarından biridir. Ancak seçimlerin biz sosyalistler için aynı zamanda düzeni reddetmek anlamına geldiği de unutulmamalıdır. Düzenin seçeneklerinden birine oy vermek, parlamentoya temsilci göndermek ve aritmetik hesapların içinde kaybolmak sosyalistlerin işi olamaz.

“Oylar bölünmesin” diyenlerden değiliz, oylar bölünsün! Sermaye partileri ile sosyalist partiler arasında oylar bölünmelidir.
Düzen siyaseti çözülürken, Türkiye için sosyalizm seçeneğini örgütlemenin vaktidir.