Günümüzde anne olmak ya da olmamak: Mesele bu (mu) dur?
Küresel ölçekte yaşanan ekonomik krizin çocuğun maddi ve manevi gelişimi açısından tüm sorumluluğun giderek ebeveyne yüklenmiş olması nedeniyle, ailenin olası riskler karşısında direncinin kırılabileceği ve bunun da en başta anne olmak isteyen kadınları kaygılandırdığı bir süreçten geçiyoruz.
Öyle ki, örneğin bizde, işçiye değil zam yapmak, maaşını ödemeye bile ayak direyen işverene karşı hoşgörülü (!) bir yönetici kadroyla karşılaşabiliyoruz. (İşçilerin kararlı direnişiyle işveren sonunda geri adım attı.)
Peki, aileler çocuk sahibi olma konusunda kime güvenecekler?
Örneğin, Avrupa Birliği (AB) üyesi devletler, önümüzdeki süreçlerde siyasi tercihlerini demokrasi ve insan hakları yönünde kullanacaklar mı? Görünen o ki, ABD ile birlikte bu hakları unutturmaya çalışacaklardır. “Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir”: Ortadoğu’daki faciadan önce , Afganistan’da Taliban rejiminin , bireysel özgürlüğü suç kapsamına sokması karşısında üç maymunu oynamadılar mı? ( Kız çocukları okula gönderilmiyor. Dini eğitim almaları bile yasak!)
İkincisi; dünyada dinin sömürüye alet edilmesinin bizdeki yansımasıysa ilk bakışta masum olduğu izlenimini veriyor. Osmanlı’nın mirası hayırseverlik değerlerini sahiplenen vakıf, dernek ve giderek yerel yönetimlere, sosyal yardımlar için görev verilmiştir. Gelenekten bağını koparmaktan kaçınan muhafazakâr kesim bu uygulamayı desteklemektedir. (Müslümanların muhtaçlara sadaka dağıtması, hadislerde zikredilmiştir çünkü.) Sosyal koruma yardımları, devletin yanı sıra hükümetin desteklediği hayır kurumlarınca yapılmaktadır. Sivil Toplum Kuruluşu (STK) adı altında dinsel, mezhepsel baskı grupları böylelikle neoliberal politikaları güçlendirmeye hizmet etmektedirler.
Bu tür kurumların hizmetleri, anayasal bir hak olmadığı, dolayısıyla yasal yoldan hak arama yolunun kapalı oluşu bir yana, ev içi ve bakım emeğinin toplumsallaşması mücadelesinin önünü kesmektedir. Bu durumun da annenin iş yaşamındaki rekabet nedeniyle elini zayıflatacağı açıktır. (Keza, doğum izninin uzatılması da annenin işinde ilerlemesini engelleyecektir.) Anne iki ateş arasında kalmaktadır. Kadınların annelik algısı üzerindeyse toplumsal ve kültürel etkiler baskındır. Anne ne kadar çabalasa da çocuğun bakımı ve yetiştirilmesi konusunda kendini yetersiz hissetme duygusundan kurtulamaz. Doğum kontrol ve aile planlaması yöntemlerinin yaygınlaşması kadınlara doğurmama olanağı sağlamıştır. Ama ataerkillikle kapitalizmin iç içe geçmiş olması, her ikisinin de ortak çıkarlarına uyan annelik ideolojisinin kitle iletişim araçlarıyla yaygınlaştırılması, kadınların tercihini annelikten yana yapmaları yönünde etkili olmuştur.
Günümüzde işsizlik, işten çıkarılma, yeteneklerinin altında çalıştırılma, kadınıyla erkeğiyle herkesin kâbusudur. Sermaye kesimiyse nüfusun yaşlanması, doğurganlık oranının giderek azalması olasılığını hesap ederek üretimde canlı emeğin istihdamını yedekleyecek robot üretimine çoktan başlamıştır.
Yaşananlar, dünya kadınlarını ilgilendirmektedir. Çocuk sahibi olma içgüdüsü her kadında mevcuttur. Ama ataerkillikle kapitalist sistem birbirlerinden güç alırlar; çocuk bakımı ve yetiştirilmesinde annenin içgüdüsüne güvenirler ve bunu tepe tepe kullanırlar. Ancak günümüz koşulları sistemi zora koşacak gibi görünmektedir. Yoksul ebeveynlerde çocuğu devlet kurumlarına bırakma eğiliminin artışı, rakamlarla sabittir. ( Yasal olmayan yollarla çocuğunu evlat verenleriyse sık sık medyatik haberlerde görmekteyiz.)
Özetle, anneliği belirleyen bilimsel standartlara her kadın ulaşamıyor. Örneğin gebelik, lohusalık, emzirme dönemlerinde kadının beslenmesi erkeğinkinden farklıdır. Ama ülkeleri yönetenler kadına bebek sahibi olabilmesi için beslenme, barınma, sağlık v.b. hizmetleri konusunda güvence verecek yasal düzenlemeler yapıyorlar mı? Ya çocuğun el yakan ihtiyaçları? Anneliğin kendine özgü koşulları sağlanmadan kadınlar isteseler de annelik deneyimini yaşamaktan kaçacaklardır. Yönetimlerin bu konuyu gündemlerine almaları için önce kadınların kadın olmaktan doğan sorunlarını kabul etmeleri gerekir. Ama buna dünya görüşleri izin vermez. Bu arada o dünya görüşleri, öyle bir zaman gelir ki, onların bindikleri dalı kesmelerine bile neden olur. ( Sosyal bilimciler, içinde yaşadığımız bu toplama “risk toplumu” diyorlar.) Artık dijital iletişim sayesinde kadınlar anne olma konusunda bilgilenme, eğitilme imkanı buluyorlar; ayrıca bilimsel yolla uyarılıyorlar da.
Sisteme gelince; doğurganlığın artması konusunda kime güvenecek?
Annelik deneyimleri , ortak özelliklere sahip olsa da, sınıfsal ve kültürel farklılıklar çocuğun yetiştirilmesinde ve toplumsallaşmasında annenin içinde bulunduğu toplumun izlerini taşımaktadır. Örneğin muhafazakâr annelik algısı , özellikle kırsal ve göç nedeniyle kentin belirli bölgelerinde değişmemiştir. Yoksulun çocuğu için umudu “ Allah rızkını verir” inancından kaynaklanır. (2) Ancak, günümüzde genç kuşak, eski kuşak annelerinin normlarıyla , dini ve feodal toplumun gelenekleriyle yüzleşme eğilimi içindedir. İlk bakışta bu, kadın özgürlüğü açısından bir ilerleme olarak görülebilir. Ama tüketim ideolojisi, annelik ve çocukluk süreçlerinde de boş durmamaktadır. Anne, çocuğuyla birlikte piyasanın insafına bırakılmıştır. “Hamilelik yogası”, çocuğun cinsiyetinin ilanı partileri, sanal dünyadaki kazançlı annelik pratikleri…bunlar en kabul edilebilir türden aktivitelerdir. (Herkesçe bilinenleri yinelemek gerekmez.) Ama madalyonun öbür yüzü; tıpkı kadınların estetik operasyonla yüzdeki botos, şişirilmiş dudaklar v.b. değişimlerden vazgeçmeleri , doğallığa geri dönüş modasında karar kıldıkları gibi, “süper anneler” den de yakında isyan bayrağını çekmeleri beklenmelidir.”
Namık Kemal’in dizlerini anarak Acaba yok mudur kurtaracak baht-ı kara maderi?diyelim. Çözüm, elbette var. (sürecek)
1. DİSK- AR – Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi (Nisan 2026) : Geniş Kapsamlı Kadın İşsizliği yüzde 40.3’e yükselmiştir. (Kayıt dışı dahil olmasa gerek)
2. Araştırmacı Deniz Kandiyoti’nin (2015) vurguladığı gibi, özellikle kırsal kesimde kadına ataerkil statü kazandıran , erkek çocuk doğurmaktır. Açık konuşmak gerekirse aşağı yukarı tüm ailelerin kolektif bilincinde bu özlem vardır; her ne kadar “kız, erkek fark etmez, eli ayağı düzgün olsun “ denmesine karşın. Gerçek, çocuk doğduktan sonra ortaya çıkar: Kadına ve erkeğe,dayatılan birbirinden farklı iki kültürün; erkeğin üstün olduğu, toplumsal cinsiyet kavramıyla tanışıldığı zaman.
28. Afife Tiyatro Ödülleri’nde “Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu” seçilen Pınar Yıldırım, ödül…
AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı “vakıf kültürü” vurgusu sonrası, AKP döneminde vergiden muaf tutulan 345 vakıf…
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik soruşturma kapsamında düzenlenen yeni operasyonda İBB Genel Sekreter Yardımcısı Oktay Özel…
Adalet Bakanı Gürlek, Ege Bölgesi milletvekilleriyle görüştü. Burada yaptığı konuşmada konkordato sürecine yönelik değerlendirmelerde bulunan…
Trump’ın 80. yaş günü ve “UFC Freedom 250” adı verilen organizasyon için planlanan kafes dövüşü…
Gaziantep Üniversitesinde, eski rektör döneminde 20 bin dolar karşılığında Tıp ve Diş Hekimliği Fakültelerine çok…