Hamnet: Ölülerimizle vedalaşmak
Filmden ilk çıktığımda ben de bu duygusal yoğunluğun izleyiciyi çok yorduğunu ve onu manipüle ettiğini düşünenlerdendim. Bu manipülasyonun şiddet dozajının yer yer çok yükselerek, hikâyenin asıl meselesini perdelediğini hatta. Ama sonra kafamda biraz demlenince film, izleyicinin posasının bu denli çıkartılmasının yas denen şeye ilişkin evrensel bir bağ kurmamızı sağladığını fark ettim.
Alev Doğan
Ozan Orpheus, bir orman perisi olan eşi Eurydike’nin ölümünün ardından büyük bir matemin içerisine hapsolur. O eski tasasız hali gitmiş yerine kederli bir adam gelmiştir. Her şeye kudreti olduğunu düşünen Orpheus nasıl olur da böyle çaresiz kalmıştır.
Lirini de yanına alıp ölüler diyarına, Hades’in krallığına gitmeye karar verir. Ve başarır da. Orpheus, müziğinin gücüyle Hades ve Persephone’yi etkiler. Onlardan Eurydike’yi geri getirme izni alır. Ancak Hades’in tek bir şartı vardır: Orpheus, peşinde Eurydike ile ölüler dünyasından çıkacaktır. Ancak bu yolculuk boyunca ona dönüp bakmayacaktır. Eğer bakarsa, Eurydike sonsuza dek kaybolacaktır.
Orpheus, peşinde Eurydike ile yeraltı dünyasından çıkmaya başlar. Çok heyecanlı ve sevinçlidir. Ama içinde bir türlü bastıramadığı bir endişe de taşımaktadır. Eurydike’nin onu takip ettiğinden emin olmak ister ve tam yolun sonuna yaklaştıklarında endişesine yenik düşerek arkasına dönüp bakar. Eurydike arkasındadır. Ama Orpheus Hades’in tek şartını ihlal ettiği için Eurydike gölgeler arasında kaybolur. Ve Orpheus, bir süre daha ikamet edeceği yaşayanların dünyasına geri döner.
Maggie O’Farrell’in aynı adlı romanından uyarlanan Hamnet filminde, Agne’yle tanıştığında ona bu miti anlatır Will. Orpheus ve Eurydike miti ile çeşitli paralellikler üzerinden ilerler film.
Kitap ile bazı noktalarda farklılıklar gösteren Hamnet’in anlatım açısından bir “spekülatif tarihi kurgu” olduğunu hatırlatalım.
Hayatı ile ilgili son derece kısıtlı bilgiye sahip olduğumuz, modern İngiliz dilinin kurucularından ve yazın alanın en önemli isimlerinden William Shakespeare’in Hamlet’i nasıl ve hangi motivasyonla kaleme aldığının gerçek hikayesi değil bu.
O’Farrell’in düşü aslında. Kaldı ki kitapta Shakespeare’den Latince Öğretmeni olarak bahsedilirken, filmde kimliğine ilişkin vurguların son derece az olduğunu görüyoruz.
O yüzden ben de yazıda kendisinden Will olarak bahsetmeyi tercih edeceğim ve filmin sürprizini bozacak detayları atlayacağım.
Agnes, kasabada orman cadısının kızı olarak anılan ve annesini küçükken kaybetmiş üvey annesi ve diğer kardeşleri ile birlikte yaşayan bir şifacıdır. Will ise ailesinin Agnes’nin ailesine olan borçlarını kapatmak için ailenin küçük çocuklarına Latince dersleri vermektedir.
Tanışırlar, âşık olurlar. Susanna adını verdikleri bir kız çocukları olur. Ardından ikizler dünyaya gelir. Hamnet ve Judith. Ve Hamnet 10’lu yaşlarında veba nedeniyle hayatını kaybeder. Babası Londra’dadır.
Her izleyici, izlediği şey her ne ise onunla kendi meşrebince bir duygudaşlık kurar. Kuşkusuz, insanlığın evrensel ideallerine sahip herkes bir çocuğun ölümü karşısında dehşete kapılır. Bu nedenle Hamnet’in ölümünün, filmin yalnızca duygusal paketi olduğunu söylersek abartmış sayılmayız. O katmanı kaldırınca da bizi başka bir şey karşılar; yas denen şey.
İnsan, sevdiği birisinin ölümü karşısında kapıldığı matemin bulutları hafif hafif dağılınca gerçeklik zemini ile sağlıklı bir bağ kurmaya çabalar. Ama orada da şoke edici bir durumla karşılaşır; var olan bir şeyin artık olmadığı gerçeği.
Agnes, Hamnet’i hayatta tutmak için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Bunun altını da çizer filmde. Onun idrak edemediği yarattığı şeyin yok olduğu gerçeğidir.
Orpheus ve Eurydike miti ile hikayedeki paralellikler Hamnet’in ölümü ile işlenmeye başlar. Will tıpkı Orpheus gibi bir ozandır. Dünyaya ilişkin algıladığı kadarını sanatla yeniden yaratır. Agnes ise tıpkı Eurydike gibi tabiat ile derin bir bağ içerisindedir.
Agnes, Hamnet’in ölümü ile birlikte kaybolur. Will ise Agnes’nin tüm itirazlarına rağmen Hamnet’in cenazesinin ardından Londra’ya döner. Ve Hamlet’i yazar.
Agnes yasını işlemenin yolunu şifacılıkta, Will ise yazmakta bulur. Orpheus gibi delirmek yerine hayatı bir yerinden, bir şekli ile tutar karakterlerimiz.
Filmin yönetmeni Chloé Zhao’nun bence en büyük mahareti, yasın herkesin biricik travması değil arketipal bir deneyim, kolektif hafızamızın bir ürünü olarak göstermesinde.
Filmle ilgili sıklıkla duyduğum eleştiri duygusal dozunun bu denli yüksek tutulması. Hatta filmin son sekansında çalan Max Richter imzalı On The Nature of Daylight şarkısı izleyiciye ağlamak dışında başka bir şans bırakmıyor gibi.
Filmden ilk çıktığımda ben de bu duygusal yoğunluğun izleyiciyi çok yorduğunu ve onu manipüle ettiğini düşünenlerdendim. Bu manipülasyonun şiddet dozajının yer yer çok yükselerek, hikâyenin asıl meselesini perdelediğini hatta.
Ama sonra kafamda biraz demlenince film, izleyicinin posasının bu denli çıkartılmasının yas denen şeye ilişkin evrensel bir bağ kurmamızı sağladığını fark ettim.
Belki de herkes tıpkı Agnes gibi tıpkı Will gibi kendi ölüsü ile vedalaştı filmin sonunda.

