İnanç özgürlüğünün yanında irticanın karşısındayız
10-04-2026 23:50Bugüne kadar doğrudan şeriat talep etmekten kaçındılar, özgürlüklerden dem vurdular, mağduru oynadılar. Zamanı geldiğini düşündükleri anda da şeriat silahını çıkardılar. Bu ülkenin ilericileri, yurtseverleri, gerçek aydınları hiçbir zaman takiyeciliğin arkasına sığınmadı, düşüncelerini hiç gizlemedi. Söylediğimiz çok net, inanç özgürlüğü yurttaşlık hakkıdır ve bu hakkın teminatı laikliktir.
SEMA AYDIN
Türkiye’de AKP eliyle kurulan yeni rejim yerleşme ve kurumsallaşma aşamasındadır. Bu aşamada rejimin karakterine ilişkin temel sorulardan biri laiklik tanımının nasıl yapılacağıdır? Türkiye’nin son otuz yılına damgasını vuran laiklik tartışmaları, İslamcı hareketin ‘özgürlük’ kılıfı altında meşrulaştırıldığı türban tartışmalarından laikliği savunmanın suç sayıldığı bir noktaya evrilmiştir. Şimdi sırada ‘şeriat’ talebinin olağan hale getirilmesi var.
Kısaca hatırlayacak olursak geçtiğimiz aylarda şeriat karşıtı pankart dava konusu edilmiş, laikliği savunanlar AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ‘azgın güruh’ şeklinde nitelendirilmişti. Erdoğan konuşmasında ‘Kendi hayat tarzlarına 23 yıldır hiçbir müdahale olmadığı, Türkiye’de laiklik tartışması yokken özgürlük alanları hiçbir surette kısıtlanmadığı halde milletimizin inancını özgürce yaşamasına tahammül edemeyen azgın güruhun hezeyanlarına kulak asmadan doğru bildiğimizden asla ayrılmayacağız.’ İfadelerini kullanmıştı. Bu ifadeler esasında İslamcı hareketin yıllardır izlediği yolu özetliyor. Amaç toplumdaki dini duyarlılıkları harekete geçirmek, tartışmayı inananlar ve dinsiz laiklerin yaşam tarzı eksenine yerleştirmek. Şeriata karşıysan, Ramazan’a da karşısın mesajı verilerek laiklik savunusu hizaya sokulmak isteniyor. O halde soruyu tersinden soralım Cumhuriyet tarihi boyunca hangi dönem ‘milletimizin oruç tutması’ yasaklanmıştır?
Çok açık ki Türkiye’de laiklik tartışmaları geçmişte de günümüzde de bireysel inançlarla ilgili değil rejimin karakteri ile ilgili olmuştur. Bu nedenle doğru sorular sorarak yol almak gerekiyor.
Birinci soru; İnançlara saygı ya da inanç özgürlüğünün sınırı var mıdır? Şeriat inanç özgürlüğü müdür? Bu soruya çok kestirme yanıt verilebilir. Ancak sadece birkaç örnekle açalım. Bugün şeriat hukukunun egemen olduğu ülkelerde bırakın inanç özgürlüğünü en temel insan haklarının dahi söz konusu edilemediği herkesin bildiği bir hakikat. Bazı örnekleri hatırlamak gerekirse şeriat ile yönetilen Suudi Arabistan’da kadınların seyahat hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı gibi en temel hakları kısıtlanmış durumda. Seçme ve seçilme hakkına ise 2011 yılında yapılan değişiklikle kısmen erişebildiler. Araba kullanmak, futbol maçı izlemek gibi çok basit aktiviteler için dahi yıllarca mücadele vermek durumunda kaldılar.
Bir diğer şeriat uygulaması örneği Taliban yönetimidir. Taliban’ın son düzenlemesi yasalar karşısında cezaların değerlendirilmesinde toplumu dört sınıfa ayırarak adeta köleliği yeniden hortlatıyor. Yasada ayrıcalıklı gruplar için uyarı ya da yazılı ihtar gibi hafif yaptırımlar yeterli görülürken yoksul kesimlere mensup olanları bedensel cezalar bekliyor. Düzenlemede “Gholam” (köle) gibi kavramlar hukukî terim olarak kullanılıyor ve kadınlara yönelik şiddet meşrulaştırılıyor. Bununla da sınırlı değil, yasa, dini azınlıkların ve farklı düşünenlerin sistematik biçimde bastırılmasını da hedefliyor. Sadece Hanefi mezhebine mensup olanlar eksiksiz biçimde Müslüman sayılıyor, diğerleri ise “sapkın” ya da “kâfir” olarak sınıflandırılıyor. İnanç özgürlüğü mü? Şeriat hukukunda tartışılması dahi mevzu bahis edilemez.
Türkiye’de yıllardır bilinçli bir şekilde inanç özgürlüğü ile şeriat bir ve aynı şeyler olarak sunuluyor. Oysa inanç özgürlüğünün konuşulabileceği tek düzlem laik hukuk sistemidir. Şeriatın ise özgürlük kavramıyla yan yana kullanılması dahi abestir. ‘Şeriat Allah’ın emirleridir’ diyerek tartışmasız kurallar bütünü koymaya çalışmak inanç özgürlüğü değil farklı bütün inançların ya da inançsız yurttaşların baskı altına alınmasıdır.
İkinci soru; laiklik yaşam tarzı mıdır? Türkiye’de Siyasal İslamcıların en çok diline doladığı cümle ‘laiklerin hayat tarzı’ çarpıtmasıdır. Siyasal İslamcılara göre laiklik, azınlık olan bir gurup elitin, viski yudumladığı, vurdumduymaz ve halkın değerlerinden bihaber olduğu yaşam tarzının adıdır. Öte tarafta ise Anadolu insanının mutlak olarak dine yaslanan kadim değerleri var.
Laiklik tanımının bu denli tahrif edilmiş olması tek başına İslamcıların marifeti değil. Yıllardır buna çanak tutan aklı evvel liberal tayfayı da burada anmadan geçmek haksızlık olur.
Laiklik ne bir yaşam tarzıdır ne de halkın değerlerine uzaktır. Bir rejimin karakterini belirleyen, toplumun bütününün tabi olacağı anayasasının, hukukunun, yurttaşlık haklarının, temel insan hakları ve özgürlüklerin hangi esaslara dayandırılacağı sorusunun yanıtlarından birisi laikliktir. İkinci yanıt ise dini esaslardır. Tartışma zemini tam da burasıdır.
Burada biraz geçmişe dönerek laiklik kavramının tarihsel süreçte nasıl ortaya çıktığını kısaca hatırlayalım. Laiklik, Avrupa’da Kilisenin sahip olduğu güç ve halka uyguladığı baskıya karşı yoksul halkın başkaldırısı sonucunda ortaya çıkmıştır. ‘İlahi gücü’ arkasına alarak, her türlü özgürlükçü düşünceyi en ağır şekilde cezalandıran, bilimi dinsizlikle, bilim insanlarını günahkâr olmakla suçlayan, ekonomik gücü elinde bulunduran, cennetten toprak satan Kiliseye bir başkaldırıdır bu. Toplumu sınıflara bölen, sömürücü, statü sahibi sınıfların ayrıcalıklı olduğu ve bu ayrıcalıkların tanrısal birer lütuf olarak kabul edildiği düzene, sisteme başkaldırıdır. Tanrısal iradeye yaslanarak, insan aklını ve iradesini ezmeye çalışan dini otoriteye karşı aklın ve iradenin başkaldırısıdır. Tıpkı geçtiğimiz yüzyılın başında yoksul Anadolu halkının ayrıcalıklı elite, hilafete ve saltanata başkaldırısı gibi. Laikliği elit yaşam tarzı şeklinde çarpıtanlar bu tarihi gerçekliğin üzerini örtmeye çalışıyor. Halkın değerleri bir avuç saray eşrafına tanınan ayrıcalıklar değil, padişahın kulu olmak yerine yurttaşlık haklarının tanımlandığı laik hukuk sisteminin ta kendisidir.
Üçüncü soru; laiklik dinsizlik midir? Yine ülkemizde siyasal İslamcıların dillerine doladığı bir başka çarpıtma budur. Laikliği dinsizlik ya da farklı bir inanç sistemi olarak sunma çabası. Dinsizlik için kullanılan kavramlar bellidir, deizm, ateizm, agnostisizm. Ve kendini deist, ateist ya da agnostik olarak tanımlamak son derece meşru ve doğaldır. Tıpkı kendini Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Hindu, Budist, Alevi, Sünni ya da herhangi farklı bir dini aidiyetle tanımlamak, bu inançların gerektirdiği ibadetleri yerine getirmek gibi. Laiklik, bütün yurttaşlar için, bir baskı unsuru haline gelmeksizin, bütün inançların ya da lâdînîliğin var olabileceği tek özgürlük zeminidir, tek teminatıdır. Öte yandan her hangi bir dini inancın toplumsal baskı unsuru, baskı aracı haline dönüşmesini de engelleyecek olan yine laik sistemdir. Siyasal İslamcıların çarpıttıkları nokta tamda burasıdır. Eğitimi, hukuku, sosyal yaşamı kendi dinsel referanslarıyla bir dönüşüme tabi tutmaya çalışan Siyasal İslam buna itiraz eden, laikliği savunan her görüşü Allah’ın emirlerine karşı gelmekle suçluyor.
Dördüncü soru; tarikat ve cemaatler neyi temsil ediyor, inanç hürriyeti mi irtica mı? Masaya yatırmamız gereken bir başka sorun ülkemizde ki tarikat ve cemaat gerçeği. Sayısı tam olarak bilinmemekle beraber dört yüzden fazla tarikat ve cemaat yapılanması olduğu biliniyor. Bu yapıların her birinin örgütlenme biçimi, kendine biçtiği misyon, sahip olduğu siyasal program farklılıklar barındırmakla beraber, bu kapalı örgütlenmelerin bugün iktidara taşındığı, etkin güç odakları haline geldiği, bakanlıkların tarikatlar arasında paylaşıldığı, holdingleştiği ve birer sermaye grubu haline geldiği biliniyor. Bu yapılanmaların önemlice bir kısmının şeriat yanlısı olduğu da… Hatta kendi nüfuz alanlarında kendi hukuklarını uyguladıkları, şeriat kurallarını hayata geçirmeye çalıştıkları örnekler de mevcut. Son günlerde gündemde fazlasıyla yer bulan Menzil tarikatında ki kavga ile su yüzüne çıkan gerçekler bunun en tipik örneği. Tarikatın sahip olduğu mali güç, iktidar kavgası, kendi iç hukuku ve kendi kuralları ile hareket eden gerici şeriatçı bir paralel yapılanma adeta meydan okuyor. Ortada kelimenin gerçek manasıyla bir irticai faaliyet söz konusu ve bu inanç özgürlüğüyle izah edilemez. Yakın tarihimizde FETÖ’nün marifetleri ortadayken, tarikat ve cemaatlerin içerisinde onlarca istismar ve şiddet vakası biliniyorken bu yapılara her kapının açılması inanç özgürlüğüyle açıklanamaz.
LAİKLİK İNANÇLARA DEĞİL İRTİCAYA KARŞITLIKTIR
Sonuç olarak inançların arkasına sığınarak şeriat naraları atmak Siyasal İslamcıların marifetidir. Soruları doğru sormak ve doğru yanıtlar aramak zorundayız. Siyasal İslamcıların bir diğer marifeti de malum takiyeciliktir. Bugüne kadar doğrudan şeriat talep etmekten kaçındılar, özgürlüklerden dem vurdular, mağduru oynadılar. Zamanı geldiğini düşündükleri anda da şeriat silahını çıkardılar. Bu ülkenin ilericileri, yurtseverleri, gerçek aydınları hiçbir zaman takiyeciliğin arkasına sığınmadı, düşüncelerini hiç gizlemedi. Söylediğimiz çok net, inanç özgürlüğü yurttaşlık hakkıdır ve bu hakkın teminatı laikliktir. İrtica ve şeriatı savunmak ise özgürlük ya da insan haklarının konusu değil aksine özgürlük ve insan hakları için en büyük tehlikelerden biridir. Ve bunun için de laiklik vazgeçilmezdir.



