Kumdan kaleler, ölen dünyalar ve yenisi kurulamayanlar: Avrupa'da neler oluyor?

Unutmayalım, "elveda proletarya" diyenlere karşı işçi sınıfı son 15 yıldır varlığını bir kez daha ortaya koymuş, çağımızın etkili olduğu iddia edilen entelektüelleri dahi yıkılmakta olan "liberal demokrasinin kurtuluşunun işçi sınıfı liberalizminde" olduğunu iddia etmişti. Şimdiler de herkes "merhaba proletarya" derken, işçi sınıfının "yeniden sosyalizm" deme zorunluluğu ortaya çıkıyor.

Kumdan kaleler, ölen dünyalar ve yenisi kurulamayanlar: Avrupa'da neler oluyor?

IRMAK ILDIR

Lenin’in “Devrimin kartalı” olarak nitelendirdiği Rosa Luxemburg’un katledilmesinden hemen önce kaleme aldığı ünlü yazısında “Berlin’de düzen hüküm sürüyor” diyenlere o ünlü yanıtı veriyordu: “Sizi budala uşaklar! Sizin düzeniniz, kum üstüne kurulmuştur. Devrim, yarın yeniden ayağa kalkacak” diyor ve ekliyordu: “Vardım, varım, var olacağım!” (1)

Tarihin farklı dönemlerinde defalarca kez hatırlatılan bu sözlerin kaleme alınmasından bir gün sonra Alman Devrimi’nin ilk perdesi kapanmış, Luxemburg ve Liebknecht, sosyal demokrat Friedrich Ebert ve mahdumlarının yönlendirmesi ile paramiliter gruplarca katledilmişti.

Alman Devrimi’nin bir perdesinin kapandığı bu olayın ardından, devrimci yükseliş beklentisi aynı şekilde gerçekleşmedi ama politik yapının gerçekten de pamuk ipliğine bağlı olduğu noktasında Luxemburg haklı çıktı. Kurulan Weimar Cumhuriyeti, kendi içindeki çelişkili politik, ideolojik ve toplumsal mekanizmaları karşısında direnç gösteremedi, seçtiği yoldan faşizm geçti ve iktidara yerleşti.

Weimar Cumhuriyeti’nin kumdan kaleleri yerine faşizmin tankları Avrupa kıtasını baştan aşağı geçerek bir kıtayı baştan aşağı yıkıp geçti. Faşizmin paletlerinin çiğnediği tüm insanlığın adına komünistlerin gösterdiği direnç ve kazanılan zafer bir kez daha Avrupa’nın “yeniden kuruluşunu” gündeme getirdi.

Avrupa’nın ikinci kuruluşu, 1945-49 arası dönemde, gerçekten de eşitlikçi bir toplumun yeniden kurulma ihtimalinin ortada olduğu son nadir örneklerden biriydi. ABD’nin başlattığı Soğuk Savaş ve ardından yaşananlar, Avrupa’nın kapitalist toplumun lokomotifi olmaktan, “bir savaş cephesi” haline dönüştüğü son andı.

Bugünden dönüp bakıldığında, 1991’e kadar ABD’nin ileri bir savaş cephesi olarak kurguladığı Avrupa, bugün “hasta adam” olarak yataklara düşmüş durumda. Soğuk Savaş döneminde kurallarını ABD’nin belirlediği, Avrupa’ya da konulan kuralların noter kâtibi olmayı pay biçtiği Avrupa’nın, AB nezdinde “yeniden kuruluş” projesinin nefesi tükenirken, bu projenin yarattığı neo-liberal iklim büyük bir Avrupa Kışı’na doğru gidiyor.

Avrupa Kışı’nın üç kaynağı üstüne

“Avrupa Kışı”, yavaş ama emin adımlarla ilerlerken, bu kışın ortaya çıkardığı toplumsal ve siyasal sonuçları, Avrupa’nın emekçilerinin kabul etmesi çok mümkün görünmüyor. Fransa’dan İspanya’ya, Portekiz’den İtalya’ya, Belçika’dan Arnavutluk’a kadar pek çok ülkede, oldukça heterojen, toplumsal talepler açısından benzer kalkış noktalarına sahip olan kitlesel hareketlenmelere şahit oluyoruz.

Özellikle son günlerde Fransa’da önce öğrenciler arasında başlayan ve giderek farklı toplumsal kesimleri de içine katarak devam eden eylemlerin, Avrupa Kışına karşı ilk büyük tepkiler olarak okunuyor. Farklı ülkelerde ortaya çıkan kitlesel eylemlerin ülkelere özgü yanlarının bulunduğunu da not etmek gerekir.

İspanya ve Portekiz konut fiyatlarındaki olağanüstü artışlar ve barınma sorunu, İtalya’da maaşların yetersizliği ve savaş karşıtlığı, Fransa’da eğitimin ve kamusal harcamaların yetersizliği, Belçika’da eğitim sorunu ve bütçe kesintileri eylemlerin başlıca tetikleyicileri olarak sayılabilir. (2) AB ülkeleri dışında Arnavutluk’ta, iktidarın Trump’ın damadına özel bir adayı peşkeş çekmesi kaynaklı eylemler de ayrıca görülüyor.

Örnekler ve ülkeler çoğaltılabilir. Eylemlerin kitlesellik ve siyasal etki düzeyi Fransa’da zirveye çıkmış görünüyor. Hafta sonu yapılan eylemlerde tüm ülkede 800 binden fazla kişinin eylemlere katıldığı iddia edilirken, eylemlerin Kasım’ın başına kadar devam ederek “genel greve” dönüşme potansiyeli varlığını sürdürüyor. (3)

Öte yandan eylemlerin şimdilik bir bütünlük taşımadığı, farklı ülkelerde, seçimler başta olmak üzere, farklı kanallara kayma ihtimali görülüyor. Ancak bugün yaşanan eylemlerin arkasında yatan nedenleri iyi anlamak gerekiyor ki; bu eylemlerin sınırları ve sonrasında ortaya çıkacak siyasal potansiyellerin neler olduğu doğru anlaşılsın.

Birincisi; Avrupa uzun süredir hasta adam sendromu yaşıyor. Sadece demografik özelliklerinden dolayı değil, aynı zamanda siyasal, ideolojik, ekonomik ve toplumsal olarak da Avrupa’nın uzun süredir bir gerileme hali var. Bu “hastalık” bugün ortaya çıkmadığı gibi, kimi sermaye çevrelerinin iddia ettiği gibi “çokkültürlülük” düşüncesi üzerinden açıklanamaz.

Ancak, Avrupa, hırslı bir emperyalist proje olan AB’nin verdiği geçici üstünlük sayılmazsa, 1945’ten itibaren kısmi, 1991’den itibaren ise bir bütün olarak Atlantik ötesine egemenliğini devretmiş durumda. Siyasal ve ideolojik hastalık hali, egemenliğin devredilmesi, emperyalist çıkarların baskın gelmesi ile hırslı Atlantik projesine eli kolu bağlanmış şekilde girilmesinden kaynaklanıyor. Hastalık kanserli bir hücre haline dönüşmüş durumdadır.

İkincisi; Avrupa’nın emperyalist geçmişinden kalan görece üstünlüğü ile Soğuk Savaş’ın verdiği cephe hattı olma özelliği sayesinde 1945-75 arasındaki “refah devleti” görüntüsü, göreli olarak sınıflar arası bir durgunluğa ve “gelişmiş burjuva demokrasisi” yanılsamasına sebebiyet vermişti.

Ancak Thatcher-Reagan ikilisinin refah devletine attığı kılıç, refah devleti yanılsamasının kaynaklarını azaltmıştı. Sağlık, eğitim, barınma, sosyal güvenlik gibi alanlarda 90’ların başına kadar tedrici bir geçiş yaşanmıştı. 90’larda sosyalizmin çözülmesi ve bunun ekseninde Fransa-Almanya merkezli AB’nin kurulması sonrası “pazar üstünlüğüne” ve “ucuz petrollere” kavuşan merkez Avrupa’nın, bu özellikleri uzun süre korunamadı. AB projesi önce 2008 kriziyle periferisinde yaşadığı “borçluluk krizinin” etkileri ile sarsıldı. Daha sonra aynı proje, 2020’den sonrasında Ukrayna savaşı, COVID-19 pandemisi gibi olaylarla birlikte “ekonomik ayrıcalıklarını” büyük oranda yitirdi.

Ekonomik ayrıcalıklarını yitiren Avrupa, sınıflar arası durgunluğa izin veren sosyal güvenlik mimarisinin son kalıntılarını, “gelişmiş burjuva demokrasisi” yanılsaması ile birlikte gözden çıkarmış oldu.

Atlantik ötesinden gelen yeni sağcı akımların etkisi altında Avrupa burjuvazisi, topu “göçmenlere” ve “kültür savaşlarına” atmış oldu. Büyük bir iştahla Afrika’nın, Asya’nın, Latin Amerika’nın kaynaklarını sömüren, bu sömürdüklerini elde tutamayıp Atlantik ötesindeki ABD’ye devrettikten sonra yaşadığı üretkenlik krizini de “ucuz emek gücünü” kendine çekerek çözmeye çalışan Avrupa’nın son barutu da Çin’in yükselişi ile tükendi. ABD’nin “noter katibi” olma özelliğine yaslanan Avrupa’nın Çin’in yükselişi karşısında teknolojik üstünlüklerini de yitirmesi, Avrupa’nın düşüşünü hızlandırdı. Düşüşün hızlanması ile birlikte “göçmen emeği” sırtta bir kambur gibi görülmeye başlandı.

Üçüncüsü; sosyalizm sonrası dünyada Avrupa’nın merkezlerinde egemenliğinin keyfini çıkartan sermaye sınıfının, ekonomik, siyasal ve toplumsal nedenlerle büyük bir krize giren AB projesinin askeri bir güç olma şansı da Ukrayna-Rusya savaşı kalmamıştır. Fransa-Almanya merkezli AB projesinin, ABD’nin NATO ittifakında “belirleyici güç olma” şansı, Doğu Avrupa ülkelerinin Rusya karşıtı koalisyon aracılığıyla ABD yanlısı bir pozisyona çekilmesi, Almanya’nın beslediği, Brüksel’in yönettiği bir askeri belirleyiciliği imkânsız hale dönüştürmüştür.

Dolayısıyla bu üç nedenle, siyasal-ideolojik Atlantik bağımlılığı, ekonomik ayrıcalığın yitirilmesi ile sosyal mimarinin bozulması ve son olarak askeri bir alternatifin oluşturulamaması, Avrupa’nın “hasta adam” olmasının önünü açtı. Avrupa’nın bundan sonra yatalak bir halde komaya girip girmeyeceği ya da yeniden yapılandırılarak bir “askeri cepheye” dönüştürülüp dönüştürülmeyeceğini siyasal süreçler ve sınıf mücadeleleri belirleyecek.

Eski dünya ölürken, yeni dünya nerede?

İşte burada, mevcut durumun nerelere doğru uç verdiğini ya da verebileceğini, hareketlerin boşluklarının neler olduğunu tartışmak gerekiyor.

Bir: Ortaya çıkan kitlesel eylemlerin eylem biçimi, etkisi ve tarzı geçmişteki örneklerine, 1999 Seattle eylemlerinden, 2011 Occupy Wall Street eylemlerine, benzemektedir. Öte yandan, bu eylemlerin içinde her ne kadar “anti-kapitalist” unsurlar bulunsa da geçmişte tüm kitlesel hareketlenmeler “demokratik düzen” arayışları ile sınırlı kalmıştı. Bugün, benzer sebeplerle, ancak çok daha fazla “yeni bir düzen kurulmalı” düşüncesi yaygın hale gelmiştir.

İki: Geçmişe oranla bu sefer sermaye sınıfı da alternatifler bakımından çok daha “hazırlıklı” görünüyor. 2000’lerin sonunda başlayıp 2015’lere kadar devam eden ve sönümlenen, çoğunlukla da renkli devrimleri tetikleyen kitlesel eylemlerin, ideolojik ve siyasal olarak “içten fethedilmesi” bugüne değin gündeme gelmişti. Bugün ise durum farklı. Kitlesel hareketlere karşı yeni sağ, yıkıcı ve “düzen arayışını” temsil eder bir pozisyonda çıkıyor. Yeni sağ, barbarlara karşı medeniyetin, yıkıma karşı düzenin temsiliyetini, üstünlüğü kaybetme hırsını örgütleyerek üste çıkmaya, sermayenin ihtiyaç duyduğu toplumsal siyasal iklimi yaratmanın arayışıdır.

Üç: Liberallere göre dahi kitlesel hareketler programsız, yönsüz bir şekilde sönümlenmekte, kendi karşıtlarını besleyecek pozisyonları ortaya çıkarmaktadır. 2000’ler boyunca görülen bir dizi kitlesel hareketlenmenin, yatay bir anlayışla, programsız ve stratejik bir yönelimi olmadan nasıl başarısızlığa uğradığını araştıran bir dizi liberal, burun kıvırdığı “öncü örgütlenmenin” “modası geçen ama işe yarayan tarafları olduğunu” kabul etmek zorunda kalıyor. Liberal körlüğe ve fanatizmin dahi görmek zorunda olduğu gerçek, bu tür hareketlenmelerin aynı zamanda kalıcı bir örgütlenmeye, programa ve stratejiye ihtiyaç duyduğudur. Bugün görülen, fark edilen gerçeklik, Fransa’daki hareket dahil olmak üzere, öncü bir örgütlenmenin zayıf, politik stratejinin ise seçimler bağlamına sıkıştığı gerçeğidir.

Dolayısıyla da ortaya Fransa’daki eylemler gibi plebyen öfkesi yüksek, düzensizliğe açık, hedefi ve yönü belirsiz bir patlamalar dizisi görüyoruz. Burayı yeni sağın “düzen sağlanmalı” çağrılarının doldurması olasıdır ve hatta akla yakın alternatiftir. Ancak, sınıf mücadeleleri düzleminin yükselen ve alçalan tempolara sahip, patlayıcı yanlarının olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Emekçiler, gençler ve kadınlar güvenle bakacakları bir düzen istiyor, bu da eski dünyanın ölmekte olduğu bir anda, yenisinin ortaya çıkması ile mümkün olabilir.

Herkes “merhaba proletarya” derken, işçi sınıfı “yeniden sosyalizm” diyecek mi?

Eski dünya ölmemekte, yeni dünya da ortaya çıkmamak konusunda ısrar etmektedir. Yeni dünyanın ortaya çıkma potansiyelleri ve olanakları ortaya çıkmakta, ancak bu dünyanın ortaya çıkması için “tarihin zorunlu yasasını”, öncü bir iradenin bu hareketlere müdahale de bulunarak pozisyon belirlemek zorunda olduğunu hatırlaması gerekir.

Bu noktada, yazıyı uzatmak anlamında da olsa, içinde bulunduğumuz coğrafyanın “geriden gelmenin verdiği avantajı” kullanma potansiyelinin bulunduğunu ortaya koymak gerekiyor. Eski dünyanın kenarında, yeni dünyanın merkezinde olma ihtimali, Avrupa’yı bakıp iç geçirenler için tam da burada bulunmakta.

Unutmayalım, “elveda proletarya” diyenlere karşı işçi sınıfı son 15 yıldır varlığını bir kez daha ortaya koymuş, çağımızın etkili olduğu iddia edilen entelektüelleri dahi yıkılmakta olan “liberal demokrasinin kurtuluşunun işçi sınıfı liberalizminde” olduğunu iddia etmişti. Şimdiler de herkes “merhaba proletarya” derken, işçi sınıfının “yeniden sosyalizm” deme zorunluluğu ortaya çıkıyor.

Yeni bir dünyanın öncüleri ve kaşifleri, tam da bahsettiğimiz “yeniden sosyalizm” şiarından çıkacak, Yeni Dünya’yı keşfedenler gibi adını tarihe yazdıracaktır.

Kaynaklar

(1) Rosa Luxemburg, “Berlin’de düzen hüküm sürüyor”, 14 Ocak 1919, Rote Fahne, yazının tamamının erişimi için: https://www.marxists.org/archive/luxemburg/1919/01/14.htm

(2) Bu konuda benzer eylemlerin Almanya, Avusturya ve Yunanistan’da da görülebileceği üzerine bir tez de ayrıca işleniyor. Kapsamlı bir yazı için https://www.aljazeera.com/news/2026/10/17/cost-of-living-protests-hit-belgium-italy-portugal-and-france

(3) https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/fransa-daki-protestolarda-burada-herkes-fasizme-karsi-sloganlari-meydanlara-damga-vurdu-2548019#google_vignette