NATO ve kafası karışık ulusalcılık üzerine
Bununla birlikte özellikle kapitalist ülkelerde solun önünü kesmek için faşist hareketleri besleyen ve yöneten Gladio bizzat NATO’nun beşinci kol faaliyeti olarak örgütlendi.
NATO’nun ne olduğu konusunda sanırız bir tartışma bulunmuyor. İki kutuplu dünyanın bir ürünü olarak Sovyetlere karşı kurulmuş bir askeri pakt. Kendisini komünizm tehdidine karşı savunma paktı olarak tanımlasa da reel sosyalizmin çözülüşünden ya da soğuk savaşın ortadan kalkmasından sonra varlığını sürdürmesi, NATO’nun aslında bir savunma değil saldırganlık paktı olduğu gerçeğini yeterince gösteriyor.
NATO, doğrudan emperyalizmin çıkarlarını savunan ve jandarmalığını üstlenen uluslararası askeri bir güç olarak kuruldu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa dahil olmak üzere dünya ölçeğinde sosyalizmin genişlemesini, sosyalist ya da bağımsızlıkçı devletlerin kuruluşunu ve devrimci güçlerin iktidara gelmesini engellemek amacını güttü. Soğuk savaş yıllarında gerçekleşen darbelerin altını kazırsanız hepsinde NATO’yu görürsünüz. Bununla birlikte özellikle kapitalist ülkelerde solun önünü kesmek için faşist hareketleri besleyen ve yöneten Gladio bizzat NATO’nun beşinci kol faaliyeti olarak örgütlendi.
NATO Avrupa’da, Ortadoğu’da, kuzey Afrika’da gerek askeri güç gerekse Gladio örgütlenmesiyle sola ve Sovyet blokuna karşı yürüttüğü kirli savaşı kazanmıştı. Ancak arkasında darbeler, terör, katliamlar, çeteler, faşizm bırakarak…
Ülkemizde faşist hareketin ve dinci hareketin beslenmesi, kurulması ve yönlendirilmesinde bizzat NATO doktrininin payı bulunuyor. FETÖ ya da Çatlı gibi dinci ve faşist hareketlerin, isimlerin yollarının bizzat NATO’da ve özelde de CIA’de kesiştiği artık bilinen bir gerçek. Öte yandan Nazizm’in istihbarat örgütlenmesinin daha sonrasında ABD tarafından devralınması NATO’nun genlerindeki faşizmin en somut kanıtı olarak mutlaka not edilmelidir.
İki kutuplu dünyada NATO’yu karşıya almakta bir tereddüt yoktu. Saflar net ve belli idi; emperyalizme karşı mücadele diyenler, NATO’yu mücadelenin başına koyuyordu. İki kutuplu dünyanın sona ermesinden sonra NATO’nun saldırganlığı daha da artmış, artık kendisine rakip karşıt bir güç bulunmuyordu. Yugoslavya’da, Libya’da, Afganistan’da doğrudan NATO’nun askeri operasyonlarına şahit olduk. Sonra NATO’nun genişlemesi gündeme geldi. Doğu Avrupa’da eski Varşova Paktı ülkelerini kapsayacak şekilde genişleyen NATO’ya en son -yıllardır iki kutuplu dünyanın dengesinde duran- Finlandiya ve İsveç de dahil oldu. Sonrası biliniyor; Ukrayna’nın NATO’ya dahil edilmek istenmesi, buna Rusya’nın karşılık vermesi. Bugün NATO’nun Avrupa kanadındaki ülkelerinin birinci gündemi Rusya iken, ABD Çin’e karşı mücadeleyi stratejik hale getiriyordu.
Fransa Cumhurbaşkanı tarafından gündeme getirilen “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözü, ABD başkanı Trump’ın NATO’yu önemsiz kılacak açıklamaları, NATO’nun patronu ABD’nin doğrudan başka bir NATO ülkesi olan Danimarka’dan Grönland’ı istemesi, Rusya’ya karşı mücadelenin önceliği konusunda NATO müttefiklerinin arasındaki anlaşmazlıklar gibi onlarca başlık, NATO’nun bir fetret devri yaşadığının somut örnekleri.
NATO’nun nereye evrileceği, yeni misyonunun ne olacağı, hangi askeri ihtiyaçlara göre önceliklerini belirleyeceği sorularının ortada olduğu kesin. Ancak son 10 yılda sürekli genişleyen NATO’nun dağılmasını ya da ABD emperyalizminin kendi güdümüne aldığı NATO üyesi ülkelerle müttefiklik ilişkisini bozacağını beklemek-düşünmek pek gerçekçi olmasa gerek. NATO’nun bir kimlik sorunu yaşadığı açık olmakla birlikte NATO’nun paramparça olacağı tezi arasında bayağı bir fark olduğu kabul edilmeli.
Emperyalist dünya sistemi kendi bekasını düşünüyor. Ama aynı zamanda emperyalist dünya sisteminin çelişkileri birikiyor, krizi derinleşiyor. Bugün uluslararası hukukun ve kurumlarının geçersizleştiği, Birleşmiş Milletler’in işlevinin kalmadığı, haydutluğun ve orman kanunlarının devletlerarası hukukta egemen hale geldiği bir dönemden geçiyoruz. Deyim yerindeyse dünyanın çivisi çıkıyor. Ya da başka bir anlatımla, dünyanın çivisinin gerçekten komünizm olduğunu bugün daha iyi anlamış oluyoruz.
NATO’nun patronu ABD emperyalizmi. ABD, dünya sisteminde yerini korumaya, egemenliğini sürdürmeye çalışıyor. Bugün çok kutuplu bir dünya sistemi olup olmadığı başka bir tartışma. Daha doğrusu bunun bir “sisteme” tekabül edip etmediği tartışılmalı. Ancak çok kutuplu-çok merkezli bir dünya ortamına doğru gittiğimiz su götürmez bir gerçek. ABD emperyalizminin de tahtını korumaya çalışması aslında tahtının sallantıda olduğu gerçeğini işaret ediyor. Bu koşulların, NATO’yu da koşullandıracağı açık olsa gerek. Yaz döneminde Ankara’da yapılacak NATO zirvesi, bu anlamıyla yeni yol haritasının çizileceği bir zirve olacak.
NATO’nun yeni kimlik arayışında olması ülkemizde de bazı tartışmaları beraberinde getiriyor. Örneğin Bahçeli tarafından bir kez dile getirilen sonra unutulan Rusya-Çin-Türkiye ittifakı önerisi, yerini NATO hava savunma bataryalarının Türkiye’yi koruduğuna dair haberlere bırakıyor. NATO üyesi olduğunu hatırlatma gereği duyan Türkiye, buradan İran’a belki de gözdağı veriyor. Ancak Türkiye’yi savaşa sokmak isteyen bazı güçlerin yaptıkları “Türkiye’ye füze gönderme provokasyonu” bizzat Erdoğan tarafından dile getirilirken yine bazı devlet kaynaklarının özel olarak NATO bataryalarının Türkiye’yi koruduğuna dair açıklamalar yapması manidar sayılmalıdır.
Özellikle dillendirilen iddia şudur: İlki İran’dan sonra sıranın Türkiye’ye geleceği. İkinci tez ise İsrail, bu amaçla Türkiye’nin NATO’dan çıkmasını istemektedir. Bu iki tezi şununla bütünleştirmek meseleyi daha anlaşılır kılacaktır: “İsrail ve ABD, Kürdistan kurmak istiyor, sıra Türkiye’de. Türkiye’nin NATO’dan çıkmasını istemek en başta İsrail ve ABD siyasetidir. Türkiye’nin yalnızlaşmasına yol açacak dış siyaseti savunmak Türkiye’nin bugün aleyhinedir. NATO’ya hayır demek bugün için yanlıştır.”
Türkiye’nin NATO üyeliğini savunanların üreteceği tezleri bir yana bırakırsak, yıllardır Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı çıkan ulusalcı bazı yaklaşımlar, bu kez de Türkiye’nin NATO’dan çıkması durumunda Türkiye’yi bölmek için harekete geçeceklerini vaaz etmekte, Türkiye’nin NATO’da kalmasını savunabilmektedirler. Ama doğaldır ki savunulan şu oluyor: “Türkiye’yi bölmek isteyen emperyalizme karşı emperyalizme bağımlı kalınmalı! İsrail’den korunmanın yolu ABD’ye biat etmekten geçiyor.”
Ancak belirtilmelidir ki uluslararası hukukun kalmadığı bir ortamda NATO üyeliğinin ne önemi var? İster ABD ister İsrail Türkiye’ye saldırır ya da hedefe koyarsa, NATO ülkelerinin Türkiye’yi koruyacağı ya da İsrail’e savaş açacağı mı düşünülüyor? Ya da tersinden ABD ya da İsrail’in bugün Türkiye’ye sırf NATO üyesi diye saldırmadığı düşünülüyorsa buna kibarca saflık denir.
Türkiye’yi bölecek ya da zayıflatacak güçler bellidir. NATO üyeliği ülkemizi bölecek ve zayıflatacak güçlere bir zırh değildir. Tersinden ülkenin içeriden çökertilmesi için verilecek bir kapı anahtarıdır. FETÖ’nün ya da Gladio’nun ülke içindeki rolü yeterince öğretici olmadı mı?
Emperyalizmin çıkarlarına uyumlu bir Türkiye’yi neden NATO’dan çıkarmak istesinler. Ama emperyalizmin Türkiye aleyhine siyasetine hayır demenin yolu NATO üyeliğine devam demekten geçmez. Tersine NATO üyeliği, emperyalizmin ülke çıkarlarımıza karşıt adımlarına boyun eğmenin platformundan başka bir şey değildir.
NATO ülkesi Türkiye, 1974’te Kıbrıs’ta, 15 Temmuz FETÖ darbesinde NATO üyesi diğer ülkelerin kazığını çok yemiştir. Hala kazık yemekten ders almamışlara ders niyetine… Kıbrıs çıkartmasında NATO üyesi olmayan Libya’nın, 15 Temmuz’da ise Rusya ve İran’ın tutumunu hatırlatmaya gerek var mı?
Unutulmasın NATO’nun kilit ülkesi Türkiye’dir. Türkiye’nin NATO’dan çıkması emperyalizmin bütün ayarlarını bozacaktır. NATO’nun misyonunun kalıp kalmadığına kısa bir yanıt oluşturması açısından son sözü NATO’nun bir önceki genel sekreteri Stoltenberg’e bırakalım: “Sağlam bir NATO, Avrupa için iyi, Kanada için iyi, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri için de iyi”
Bu ve devamındaki şu cümle işaret ettiği noktayı bariz gösteriyor: “Amerika’ya kendi güvenlikleri için kritik bilgiler sağlamalarına yardımcı oluyoruz. Bu yüzden Başkan Trump’ın ifade ettiği eleştiriler, esasen NATO’ya değil, NATO müttefiklerinin ittifaka yeterince yatırım yapmamalarına yönelikti ve iyi haber şu ki, bu durum değişti ve değişiyor.”