Nuray Mert’e yanıt: Laiklik elitlerin aksesuarı değil yoksulun ekmeği ve onurudur

Laiklik, Nuray Mert’in iddia ettiği gibi elitlerin bir 'estetik tercihi' veya 'yaşam tarzı aksesuarı' değil sömürü düzeninin 'kader' ve 'fıtrat' maskesini yırtan, yoksulun onurunu ve evladının geleceğini koruyan en somut sınıfsal kalkandır.

Korkut Boratav gibi her biri kendi alanında saygın 168 yazar, sanatçı ve akademisyenin 17 Şubat’ta yayımladığı “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” bildirisi, imzacılarının ifadeye çağrıldığı ve iktidar tarafından “zehir saçan yobazlar” diye hedef gösterildiği ağır bir baskı ikliminde verilmiş muazzam bir haysiyet ve onur sınavdır.  Nuray Mert’in muğlaklık zırhına bürünüp “melezlik” ve “sınıfsallık” sosuyla köşesinden zehrini kusması, entelektüel bir analiz değil, sömürü düzeninin kutsal maskesini onaran bir vicdan tutulmasıdır.

Mert, son yazısında laiklik tartışmalarına “sınıfsal kompleks” ve “eziklik” gibi psikanalistik etiketler yapıştırarak meseleyi gönlünce yerleştiriyor: Ramazan kutlamalarına itiraz edenler aslında Batı hayranlığının pençesindeki zavallılardır, Taliban diyenler şuursuzlardır, herkes biraz haklı biraz haksızdır, Türkiye “melezdir”, geçelim. Ne kadar ferahlık verici bir tablo. Ne kadar rahat bir koltuk. Tek bir sorun var: Bu konfor, sokaktaki gerçekle hiç örtüşmüyor.

Mert yazısında laiklik bildirisi imzalayanları kastederek şöyle diyor: “Türkiye’nin Talibanlaştığından dem vurmak için ciddi şuursuz olmak lazım.”

Peki, bunu söylerken hangi gerçekliğe bakıyor?

Bakalım şu günlerde ne oluyor: İzmir, Şubat 2026: Tevfik Fikret Okulları’nda her sınıftan ikişer öğrenci kütüphaneye çekiliyor. 9 yaşındaki çocuklara müfettişler sorular soruyor: “Derste Cumhurbaşkanına hakaret ediliyor mu?” Sonra bu çocukların kimlik numaraları alınıyor, imzaları alınıyor. Bir anne şöyle anlatıyor: “Kızım o kadar anlamamış ki soruyu, ‘Hayır dedim, doğru mu dedim?’ diye bana soruyor. Korkmuş.” Bir baba ise şunu aktarıyor: “Cuma gününe kadar ileride şarkıcı olacağım derdiydi. Cuma’dan sonra ‘Cumhurbaşkanı olacağım, ülkeyi düzelteceğim’ diyor.”

Bu Talibanlaşma değilse nedir?

Bir okuldaki müfettiş baskısına konan etiket nedir?

İstanbul, Şubat 2026: Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Maarif’in Kalbinde Ramazan” genelgesi sonrasında İstanbul Esenler’deki bir ilkokulda Alevi bir ailenin ikinci sınıftaki çocuğunun başına namaz başörtüsü takılıyor, eline Yasin veriliyor, bunların tamamı veliden habersiz yapılıyor. Anne şöyle diyor: “Ben çocuğumu kendi inancıma göre yetiştirmek istiyorum.” Okul müdürü ise “Biz de emir kuluyuz” diyerek konuyu kapatıyor.

Kocaeli Derince, Şubat 2026: Çenesuyu Ortaokulu’nda teneffüs zilinin yerine ilahi çalınmaya başlanıyor. Buna itiraz eden veli Soner Akbal ifadeye çağırılıyor. Akbal’ın suçu? “Okuldaki laiklik karşıtı uygulamalara tepki göstermek.” Eşit yurttaşlık talep etmek.

Mert bu haberleri okumuş mudur? Yoksa “melezlik” tezini inşa ederken bunlara bakmak mı gerekmiyordu?

Sınıfsal Kompleks mi, Sınıfsal Kör Nokta mı?

Mert’in en sevdiği iddia şu: Laik kesim Batılı sembolleri sınıfsal bir kod olarak kullanıyor, küçümseme içeriyor, AKP’nin başarısı da bu tepkiden kaynaklanıyor.

Peki, bugün bu çerçeve neyi açıklıyor?

Alevi bir annenin çocuğunun başına başörtüsü takılmasını “sınıfsal kompleks” kavramıyla mı anlayacağız? Kocaeli’de ilahi zili dinlemek zorunda kalan farklı inançtan çocukları “melezlik” söylemiyle mi teselli edeceğiz? 9 yaşındaki bir çocuğun müfettiş karşısında titreyerek imza atmak zorunda kalmasını “her iki taraf da biraz haklı” diyerek mi geçiştireceğiz?

Asıl sınıfsal kör nokta burada: İktidarın dini politikalarından en az etkilenen kesimler, “aşırı tepki verme” diyebilir. Çocuğu farklı bir inançta büyüyen, devlet okuluna göndermekten başka seçeneği olmayan, ses çıkarsa çocuğunun fişleneceğinden korkan aileler ise o konfora sahip değil.

Mert, “toplumsal değişim” ve “melezlik” üzerine felsefi bir çerçeve kuruyor. Bu çerçeve içinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi pek görünmüyor. Türkiye’de Diyanet, pek çok bakanlığın bütçesini geride bırakarak Diyanet İşleri Başkanlığının 2026 yılı için teklif edilen bütçesi Diyanet İşleri Başkanlığının 2026 yılı için teklif edilen bütçesi 174 milyar 389 milyon 341 bin TL oldu. Bu bütçeyle ne yapılıyor? Camilere imam yetiştiriliyor. Yurt dışına dini personel gönderiliyor. Ve okulların müfredatına nüfuz ediliyor.

Yetmedi: Tarikatlar devlet okullarının içine kadar girmiş durumda. Pek çok ilde okul kantinleri, spor salonları ve hatta bazı derslikler fiilen dini yapılanmalara devredilmiş halde. Bu fotoğrafa bakıp “ama elini öpme âdeti de değişti, görücü usulü evlilik de azaldı” demek ne kadar yeterli bir cevap?

Toplumsal değişim elbette gerçek. Ama devlet aygıtının tek bir dini anlayış lehine kullanılması, o değişimi şekillendirme meselesi de gerçek. Bunları aynı “melezlik” sepetine koyup karıştırmak, analiz değil; muğlaklığın arkasına sığınmak.

Mert, Cumhurbaşkanı’nın “Tüm Türkiye’nin aynı ritimde buluşması” sözünü eleştiriyor. Buraya kadar iyi. Ama aynı yazıda laiklik kaygılarını “sınıfsal kompleks” olarak damgalayan, okullardaki dini baskıya dair somut örneklere yer vermeyen bir çerçeve çiziyor. Bu ikilik nasıl bir tutarlılık taşıyor?

Eğer “tek ritim” özlemi dışlayıcıysa ki doğru, dışlayıcıdır o tek ritmi okul duvarlarına sızdıran politikalara karşı çıkmak da dışlayıcılığa karşı çıkmaktır.

Mert’in laikliği “Batılı semboller ve yaşam tarzına dayalı sınıfsal bir kod” olarak çerçevelemesi, bu ilkenin asıl devrimci ve sınıfsal özünü örten büyük bir çarpıtmadır.

Marx’ın ünlü tespiti hatırlatmaya değer: Din içinde çekilen ıstırap, aynı zamanda, gerçekte çekilen ıstırabın bir ifadesi ve gerçek ıstıraba karşı bir protestodur. Din, baskı altında ezilen yaratığın iç çekişidir; kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur. Laiklik ise tam da bu tesellinin ardındaki gerçek ıstırabı görünür kılarak yoksulun uyuşturulmasına direnen tek kalkandır.

Zenginler her türlü siyasi rejimde kendi imtiyazlarını koruyacak araçlara sahiptir: özel okul, yurt dışı eğitimi, farklı sermaye ağları. Ama devlet okuluna çocuğunu gönderen, çocuğunun gelecekte kendi sınıfından yukarı çıkacağını umut eden yoksul aile için tablo farklıdır. Eğer o devlet okulu tarikat nüfuzuna girerse, müfredat bilimsel akıldan uzaklaşırsa, çocuğun kimliği henüz oluşmadan belirli bir dini kalıba dökülmeye çalışılırsa bu en çok o aileye zarar verir. Özel imkânları olan, çocuğunu istediği okula gönderebilen kesim bu tartışmayı seyreder; devlet okulundan başka seçeneği olmayan kesim ise bizzat yaşar.

Laiklik, mülksüzlerin ve ezilenlerin sömürüye karşı geliştirebileceği savunma hattıdır; çünkü sömürücü odakların en büyük silahı olan “kutsal dokunulmazlık” zırhını parçalar.

Eğer bir iş cinayeti “fıtrat”, derin yoksulluk “şükür” ve doğanın talanı “nasip” olarak ambalajlanabiliyorsa, orada laiklik yok demektir ve bu durumdan en büyük zararı yine en alttakiler görür. Mert elitist bir “semboller savaşına” indirgeyerek aslında yoksulun elindeki bu haklı ve meşru itiraz gücünü çalmaktadır. Oysa laiklik, yoksul bir gencin cemaat ağlarına muhtaç kalmadan, liyakat esasıyla ve onuruyla var olabilmesini sağlayan bir adalet mekanizmasıdır. Gerçek anlamda laik bir düzende, sosyal haklar birer “sadaka” değil, pazarlık konusu edilemez anayasal haklardır. Bu bağlamda laikliği savunmak, sadece bir rejim savunusu değil; emeğin, bilimin ve yoksulun bu dünyadaki somut geleceğinin savunulmasıdır.

Laiklik bu yüzden en çok yoksulun ekmeği ve onurudur. Çünkü laiklik; yoksulluğu “kader” ya da “fıtrat” diye kutsallaştıran sömürü mekanizmalarını deşifre eder. Tarikat ve cemaat ağının dışında kalan çocuğun da eşit bir yurttaş olarak yükselebileceğini güvence altına alır. Sosyal devlet yardımlarını bir “lütuf” ya da “hayır” değil, “vatandaşlık hakkı” olarak tanımlar.

Dolayısıyla laikliği elitist bir yaşam tarzı aksesuarı olarak göstermek, yoksul kitleleri sömürünün ve hurafenin karanlığına mahkûm etmek isteyenlerin kullandığı siyasi bir manevradır. Gerçekte laiklik, halkın bu dünyadaki hakkını savunan en temel sınıfsal direniş hattıdır. Mert’in “sınıfsallık” vurgusunun ironisi şurada: Laikliği elitizm olarak damgalamak, tam da bu ilkenin iğdiş edilmesine hizmet eder.

Laiklik tartışmasını “kim daha ezik, kim daha sınıfçı” zeminine çekmek, tartışmayı kültürel bir husumet meselesi olarak çerçevelemek demektir. Bu çerçeve, meselenin hukuki boyutunu görünmez kılar. Bu tespit “eziklik kompleksi” ile ne alakası var? Sünni, Alevi, Hristiyan, Musevi ya da herhangi bir inancı olmayan çocukların aynı devlet okuluna gittiği bir toplumda, o okulun tek bir mezhebin âyinini dayatması anayasal bir ihlaldir. Bunu söylemek için ne aydın bildirisi imzalamak, ne de Batı hayranlığı gerekir. Anayasayı okumak yeterlidir.

Mert’in yazısı, zeki bir akademisyenin zaman zaman düştüğü bir tuzağın örneğidir: Her iki tarafa da eşit mesafe alan “dengeli” bir pozisyon, bazen gerçek dengesizliği görünmez kılar.

Ama 9 yaşındaki bir çocuğun müfettiş karşısında imzaya zorlandığı bir ülkede, teneffüs zilinin ilahiyle çaldığı sınıflarda, Alevi çocuğun başına başörtüsü takıldığı okullarda; “kim daha az ezik” sorusunu sormak, hangi soruyu sormamak demektir.

Laiklik savunuculuğu, Noel, Cadılar Bayramı, vs. ile Ramazan’ı yarıştırmaktan ibaret değildir. Devletin yurttaşlar arasında din temelinde ayrım yapmaması talebidir. Bu talep “şuursuzluk” değil; anayasal hakkın hatırlatılmasıdır.

Son olarak Nuray Mert, laikliği elitlerin bir “estetik tercihi” gibi sunarak aslında sömürü düzeninin en büyük entelektüel makyajını yapmaktadır. O, güvenli mahallesinden “sınıfsal kompleks” analizleri kasarken; devlet okulunda başı zorla kapatılan Alevi çocuğun, teneffüste ilahi dinlemek zorunda kalan yoksul öğrencinin ve evladının fişlenmesinden korkan emekçi babanın yaşadığı gerçek ıstırabı bir “melezlik” güzellemesiyle buharlaştırmaktadır.

Mert’in görmediği ya da görmek istemediği sınıfsal gerçek şudur: Zengin için laiklik bir konfor, yoksul içinse bir hayatta kalma meselesidir. Laikliği “Batı hayranlığı” parantezine hapsedip etkisizleştirmek, yoksulu tarikatların kucağına, işçiyi “fıtrat” denilen sömürü çarkına, çocukları ise karanlık yurtlara terk etmektir.

Mert’in “şuursuzluk” dediği şey, aslında halkın kendi celladına gülümsemeyi reddetmesidir. Bu yüzden onun çok bilmiş cümlelerle kurduğu o konforlu koltuk, 9 yaşındaki bir çocuğun müfettiş karşısında titreyerek attığı imzanın ağırlığı altında çökmeye mahkûmdur.

Çünkü laiklik, Mert’in sandığı gibi seçkinlerin “gardırop meselesi” değil; bu ülkenin yoksulunun, kimsesizinin ve mülksüzünün bu dünyadaki tek hak arama kürsüsü, tek gerçek haysiyet kalesi ve tek sınıfsal direniş hattıdır.