Kurtuluş Kılçer
Kendisini komünizme ya da Varşova Paktı’na karşı savunma örgütü olarak tanımlayan NATO’nun, Varşova Paktı dağılmasına rağmen varlığını sürdürmesi, özünde onun gerçek yüzünün açığa çıkmasıydı: NATO’nun bir savunma paktı değil, düpedüz emperyalizmin saldırı örgütü olduğu tescillenmişti.
Kendisini Avrupa başta olmak üzere dünyada komünizmin genişlemesini önlemek üzere tanımlayan NATO’nun SSCB’nin dağılmasının üzerinden 30 yılı aşkın bir zaman geçmesinden sonra bugün bir kimlik sorunu yaşaması bazı görüşler açından doğal karşılanabilir. Ancak emperyalizmin jandarmalığını üstlenen NATO’nun bugün yaşadığı kimlik sorunu tek başına buna bağlanabilir mi? Başka bir deyişle iki kutuplu dünyanın üzerinden geçen 30 yıldan sonra NATO’nun yaşadığı kriz, “öküz öldü ortaklık bozuldu” gerçeğinin gecikmiş faz farkı olarak ele alınmasından ibaret olabilir mi?
İşin bir yanı bu. Evet kendisini komünizme karşı konumlandıran NATO’nun, komünizm tehdidi olmadan bir misyon boşluğu yaşadığı açık. Varşova Paktı üyesi ülkelerin yutulması ve emperyalist dünya sistemine entegre edilmesi, 30 yıllık sürecin bir ayağını oluşturuyordu. Bunu Polonya örneğinde olduğu gibi ya genişleyerek ya da Yugoslavya örneğinde olduğu gibi bölerek gerçekleştirdiler. Bu 30 yıla sığdırılan bir diğer süreç ise doğrudan emperyalizmle uyumsuz ülkelerin diz çöktürülmesiydi. Irak, Libya, Suriye ilk akla gelenler. İki kutuplu dünyanın sona ermesinden sonra geçen 30 yıl, ağababası ABD olan emperyalizmin yakın hedeflerini gerçekleştirmek için harcandı. Yakın hedef, emperyalist ülkeleri de yakınlaştırmış, NATO’da kimlik sorunu belirmemişti.
Ancak orta ve uzun hedefler söz konusu olduğunda emperyalist hiyerarşinin bugün tam uyumlu olmadığını görmek zor olmasa gerek. Örneğin İran savaşında İspanya başta olmak üzere NATO üyesi İngiltere, Almanya, Fransa dahil bir dizi ülkenin ABD’nin taleplerine hayır demesi, başka bir gerçeği gösteriyor: Çok kutuplu-merkezli dünya emperyalist-kapitalist sisteminin kriz dinamiklerini!
Evet, Varşova Paktı dağılmasına rağmen bugüne kadar varlığını savaşarak sürdüren NATO’nun geleceğinin bugün tartışılmasının altında yatan en önemli neden, uluslararası kapitalizmin adım adım içine girdiği kriz sürecinin bizatihi kendisidir. Bugün yaşanan krizin 1979’lerin petrol krizinin devamı ya da büyük dördüncü krizin ayak sesleri mi olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte NATO’nun patronu sayılacak G7 ülkelerinin çıkarları arasında farklılaşma olduğu açık olsa gerek. ABD ve İsrail doğrudan İran’la savaşa girerken bu savaş bizim savaşımız değil diyerek ABD’nin ‘savaşa dahil olun’ çağrılarını reddeden Avrupa ülkeleri bu yalın gerçeği gözler önüne seriyor.
Trump yönetiminin Rusya ile ilişkilerde Avrupa devletleriyle bir faz farkı yaşadığı söylenebilir. Kabaca Çin’i baş düşman ilan eden ABD, Rusya ile Çin arasındaki ittifakı bozmayı stratejik sayarken geçmişte SSCB’ye karşı Çin-ABD işbirliğini bu sefer tersten kurguluyordu. Rusya’yı baş düşman olarak gören Avrupa ülkeleri ise Çin ile ilişkileri belli bir seviyede tutmayı kendi çıkarları açısından doğru görürken örneğin İngiltere’nin Çin ile ciddi bir anlaşma yapması, ABD-Avrupa ülkeleri arasındaki öncelik farklılaşmasını ve uyumsuzluğu somut olarak göstermiş oluyor. Böylesi bir tabloda NATO’nun kime karşı neyi koruyacağı sorusunun yanıtı da bu önceliklerle birlikte verilebiliyor.
İran savaşının sonucu henüz belli değil. Ancak ABD’nin bu savaşta önüne koyduğu hedeflere ulaşamadığını ve karizma çizimine uğradığı genel kabul gören bir nokta. Avrupa ülkeleri ile ABD arasındaki ilişkilerin hasar aldığı İran savaşı süreci sonrası NATO’nun geleceği de bu açıdan tartışma konusu haline geliyor. ABD’nin gittikçe yalnızlaşacağı bir dış politikaya geçiş yapacağını beklemenin bugün İran savaşı ile birlikte daha da zor olacağı görünüyor. Yine aynı şekilde ABD’nin geri çekildiği bir Avrupa’nın Rusya karşısında daha zorlanacağı görünen diğer bir gerçek. Hal böyle olunca, bugün NATO’nun tamamen geçersizleştiğini iddia etmenin bazı açılardan erken bir saptama olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan stratejik farklılaşmaların ve çok kutuplu dünyanın kriz dinamiklerinin NATO’nun geçmiş dönem misyonunu sürdüremeyeceği başka bir sonuç olarak karşımızda.
Evet, artık ortak düşman komünizm yok. NATO bileşeni ülkelerinin, çok kutuplu bir dünya kapitalizminde çıkarları farklılaşıyor. Safların belli olduğu iki kutuplu dünya yerine çok kutuplu ve çok merkezli bir dünyada tekil tekil her ülkenin çıkar farklılaşması aynı zamanda farklı ittifakları da gerekli kılıyor. Dünya bir kez daha birinci dünya savaşı öncesine dönerken, İkinci Dünya Savaşı’nın sonucunun bir ürünü olan NATO’nun da yeniden “tanımlanması” ihtiyacı orta yerde duruyor. Temmuz ayında Ankara’da yapılması planlanan NATO zirvesi, belki de bu karmaşayı ortadan kaldıracak yeni bir dönemin kapısını açacak gibi.
NATO’nun “beyin ölümü gerçekleşti” sözleri acaba doğru mu? Patron ABD’nin bir başka NATO ülkesi Danimarka’dan Grönland’ı talep etmesi pek alışıldık bir durum değil. Avrupa ülkelerinin Rusya’ya yönelik savaşta ABD’nin saldırgan siyaset talebine ABD’nin bu sefer Avrupa ülkelerinden İran’a karşı doğrudan savaşa katılın çağrısıyla yanıt vermesi, aralarındaki çıkar farklılaşmasını gösterdiği gibi aynı zamanda muhtaçlık ilişkisini de göstermiyor mu?
NATO’nun yeni bir kimlik, misyon, hedef, öncelik, ortaklık arayışı olduğu açık. Ama eski NATO olmayacağı da.
Pusulamızın bu sayısında NATO’yu ve özelde ise NATO’nun geleceğini masaya yatırdık.
Türkiye'de gerçek bir bağımsız dış politikanın başlangıcı NATO üyeliğinin sona ermesiyle olacaktır. Ancak bu, büyük…
Çözüm, emperyalizmin bir başka biçimine sığınmak değildir. Çözüm, gerçek anlamıyla bağımsız, barışçıl ve halkların dayanışmasına…
NATO üyeliği, ülkeler için ulusal egemenliğin devredilmesi ve ordunun doğrudan Pentagon’a bağlanması anlamına gelmiştir. Türkiye’de…
TKH Genel Başkanı Aysel Tekerek’in katılımı ile düzenlenen eylemde okunan basın metninde temmuz ayında Ankara’da…
TKH tarafından yapılan açıklamada "NATO'nun kuruluş yıldönümünde, ülkemizde katilleri ve işgalcileri istemediğimizi bir kez daha…