Ya ABD NATO'dan çıkarsa?

Ya ABD NATO'dan çıkarsa?

05-04-2026 12:15

Türkiye'de gerçek bir bağımsız dış politikanın başlangıcı NATO üyeliğinin sona ermesiyle olacaktır. Ancak bu, büyük bir anti-emperyalist mücadelenin adımlarından yalnızca bir tanesidir.

Behiç Oktay

Trump’ın son dönemde artarak devam eden NATO’ya ve üyelerine yönelik süregelen eleştirileri, Avrupa’ya savunma harcamalarını artırma baskısı ve ABD’nin “Önce Amerika” söylemi bu soruyu güncel tutmaya devam ediyor. Ama sorunun kendisi kadar, soruya verilen yanıtlar da ideolojik bir ayrışmayı yansıtıyor.

Bir kesim NATO’nun çözülmesi ihtimalinden derin bir kaygıyla söz ediyor. Bu kaygı özellikle liberal ve milliyetçi çevrelerde belirgin. Bunlara göre NATO zayıflarsa Türkiye savunmasız kalır, batının güvencesi ortadan kalkar, üstelik İsrail ya da Rusya gibi aktörlerin Türkiye’ye yönelik olası saldırganlıklarının önündeki en önemli set de çökmüş olur. Bu yoruma göre Türkiye, NATO üyeliği sayesinde hedef tahtasından korunmaktadır; ittifaktan kopuş ise Türkiye’yi tamamen savunmasız hale getirir.

NATO’nun zayıflaması ya da dağılması, emperyalist sistemin sona ermesi anlamına gelmiyor. ABD’nin dünya genelindeki askeri varlığı ve ittifak ağları çok daha geniş bir mimari üzerine kurulu ve bu mimari artık NATO ile aynı işleve veya öneme sahip olmaya doğru ilerliyor. Türkiye’deki burjuva sınıfının ABD ile iş birliği de ittifak sözleşmesinden çok daha köklü siyasi, ekonomik ve sınıfsal bağlara dayanıyor.

ABD NATO’dan çıkar mı?

Bu soruya yanıt vermeden önce bir ayrım yapmak gerekiyor: Trump’ın NATO’ya yönelik söylemi ile ABD’nin gerçek jeopolitik hesapları aynı şey değildir.

Her iki başkanlık döneminde de Trump, NATO’yu açıkça eskimiş ilan etmekten, Avrupa’daki müttefiklerini bedavacılıkla suçlamaktan ve zaman zaman ittifaktan çekileceğini ima etmekten geri durmadı. Bu söylem, özellikle ikinci döneminde hem Avrupa’da hem de Türkiye’de derin bir tedirginlik yarattı. Peki bu söylemin arkasında gerçek bir stratejik dönüşüm mü var, yoksa pazarlık masasında kullanılan bir blöf mü?

NATO’nun tarihsel yerine ve önemine bakılacak olursa şimdilik ağırlık ikinci seçenekten yana gibi duruyor. ABD NATO’yu yalnızca bir “savunma örgütü” olarak değil, Avrupa’yı kendi stratejik yörüngesinde tutmanın en etkin aracı olarak görüyor. İttifaktan çekilmek, onlarca yıldır inşa edilmiş komuta yapısını, üs ağını, istihbarat entegrasyonunu ve siyasi nüfuzu bir anda yok etmek anlamına geliyor. Bunun yerine geçecek ikili ittifaklar sistemi hem daha maliyetli hem daha az öngörülebilir hem de ABD’nin tek taraflı çıkışlara karşı daha savunmasız kalacağı bir yapı üretecektir. Kısacası ABD, kendi kurduğu sistemi kendisi yıkmak için somut bir çıkara sahip değil.

Avrupa Ne Yapar?

ABD’nin ciddi biçimde NATO taahhütlerinden geri çekildiği bir senaryoda Avrupa’nın önünde birkaç seçenek var, ama bunların hiçbiri Avrupa’yı daha bağımsız hale getirmiyor.

İlk ve en muhtemel seçenek: Avrupa’nın savunma kapasitesini hızla artırması. Bu zaten başlamış durumda. Almanya, onlarca yıllık kısıtlamadan sonra savunma bütçesini GSYİH’nin yüzde ikisinin üzerine çıkarma kararı aldı. Fransa, Avrupa Ordusu fikrini uzun süredir savunuyor.

Ne var ki bu süreç, ABD’nin Avrupa’dan çekilmesine değil, Avrupa’nın emperyalist sistemin içinde daha fazla sorumluluk almasına işaret ediyor. NATO dağılsa bile Avrupa, ABD silah sanayisiyle entegre kalmak, nükleer şemsiye için ABD’ye bağımlılığını sürdürmek ve ekonomik çıkarlarını küresel ölçekte korumak için Atlantik bağını farklı biçimlerde yeniden üretir. Avrupa burjuvazisinin ABD ile çelişkileri artabilir; ama bu, anti-emperyalist bir kopuşa değil, emperyalistler arası rekabetin yeniden düzenlenmesine kapı aralar.

Asya: ABD var, NATO yok

NATO tartışmaları çoğu zaman Atlantik merkezli bir çerçevede yürütülüyor. Oysa ABD’nin küresel askeri mimarisini anlamak için Asya-Pasifik bölgesine de bakmak gerekir. Çünkü burada NATO yok ancak ABD’nin farklı şekillerde inşa ettiği son derece kapsamlı bir hegemonya sistemi mevcut.

ABD’nin Asya’daki ittifak ağı birkaç katmandan oluşuyor. İkili savunma antlaşmaları temelinde Japonya ve Güney Kore ile son derece güçlü askeri ortaklıklar var. Japonya’da yaklaşık 54.000, Güney Kore’de yaklaşık 28.000 ABD askeri konuşlu bulunuyor. Filipinler’le yeniden derinleştirilen savunma ilişkileri çerçevesinde çok sayıda üs anlaşması imzalandı. Avustralya ve Yeni Zelanda, ANZUS antlaşmasıyla ABD şemsiyesi altında. Tayvan’a yönelik gayri resmi güvenlik taahhütleri de sürdürülüyor.

Son yıllarda bu ikili yapıya yeni çok taraflı platformlar da eklendi. AUKUS, ABD, İngiltere ve Avustralya arasındaki nükleer denizaltı ortaklığı. Bu ortaklık Pasifik’te doğrudan Çin’i hedef alan bir birlik. Quad ABD, Japonya, Avustralya, Hindistan ise Hint-Pasifik’te emperyalizmin Çin’e karşı almaya çalıştığı önemlerden bir diğeri.

Tüm bu yapılari NATO olmaksızın işliyor. Yani ABD’nin küresel askeri varlığı, NATO’ya indirgenebilir değil; NATO, bu küresel mimarinin yalnızca Avrupa ayağını kapsıyor. NATO zayıflasa ya da dağılsa bile Asya’daki bu ağ varlığını koruyor, hatta güçleniyor. Zira ABD stratejik önceliklerini açıkça Çin’le rekabete odaklıyor ve bu odak Pasifik’i daha da merkezi bir konuma taşıyor.

NATO’suz bir Türkiye

Türkiye’nin NATO üyeliği 1952’ye dayanıyor. Bu tarihin kendisi bile çok şey anlatıyor: Türkiye, NATO’ya Kore Savaşı’na asker gönderdikten sonra kabul edildi. Bu üyelik; Türk ordusunun ABD komuta yapılarıyla eklemlenmesini, silah sistemlerinin uyumlaştırılmasını, İncirlik başta olmak üzere kritik üslerin tahsisini ve istihbarat entegrasyonunu beraberinde getirdi. Ama bunların ötesinde, Türk büyük sermayesinin ABD ve Batı Avrupa piyasalarına eklemlenmesi, IMF ve Dünya Bankası kanallarıyla sürdürülen borç ilişkileri ve dolarizasyon, NATO üyeliğini çok aşan bir bağımlılık yapısı oluşturdu.

NATO dağılsaydı bu yapı ortadan kalkar mıydı? Hayır. Çünkü yapıyı ayakta tutan, bir antlaşma metni değil; sınıf çıkarlarının örtüşmesidir. Türkiye burjuvazisi, finansal entegrasyon, piyasa erişimi ve siyasi meşruiyet bakımından Batı eksenine bağımlı olmayı sürdürmek istiyor. Ordu, ABD silah sistemleri ve lojistik desteği olmaksızın mevcut kapasitesini koruyamaz. AKP döneminde S-400 alımı, Suriye politikasındaki ayrışmalar, Doğu Akdeniz sürtüşmeleri gibi nedenlerden dolayı zaman zaman derinleşen gerilimler, bu yapıyı temelden sarsmadı; yalnızca pazarlık koşullarını değiştirdi.

Rusya ile TürkAkım ve Akkuyu Nükleer Santrali, Ukrayna’ya Bayraktar satışları; Körfez ülkeleriyle normalleşme; Çin ile ekonomik ilişkilerin derinleştirilmesi. AKP yönetimi bu çok taraflılığı hem iç politikada hem uluslararası arenada bir koz olarak kullandı. Ama bu tablo, Türkiye’nin emperyalist sistemden çıktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Türkiye kendi coğrafyasında giderek daha bağımsız bir bölgesel aktör rolü oynamaya çalışıyor; ancak bu rol, emperyalist sistemi yıkmak değil, o sistem içinde daha iyi konumlanmak üzerine kurulu.
Kısacası, NATO kalsa da dağılsa da Türkiye burjuvazinin ABD ile temel iş birliği sürmek zorundadır. Bu iş birliğinin çerçevesi değişebilir, isimleri ve kurumları değişebilir; ama özü değişmez. Çünkü bu özü belirleyen antlaşmalar değil, sınıfsal çıkarlardır.

Sonuç: Çerçeve Sorunu

NATO’nun geleceğine ilişkin tartışmalar, daha geniş bir soruyu gizleme riski taşıyor: Emperyalist sistemin yapısı nasıl işliyor ve ona karşı nasıl mücadele edilir?

NATO, bu sistemin önemli bir aracı, ama yalnızca bir aracı. NATO, ABD’nin küresel hegemonyasının en önemli aracı olsa da, ABD emperyalizmi yalnızca NATO’ya indirgenemez; Asya’daki ittifak ağları, ikili güvenlik antlaşmaları, IMF-Dünya Bankası kanalları, dolar sistemi, silah satışları ve ideolojik nüfuz, bu hegemonyayı çok daha geniş bir zemine yayıyor.

Bu açıdan NATO’nun zayıflamasını ya da çözülmesini otomatik olarak anti-emperyalist bir gelişme olarak selamlamak yanıltıcı. ABD, NATO olmadan da Asya’da hegemonyasını sürdürüyor. Türkiye, NATO olsa da olmasa da egemen sınıflarının çıkarları doğrultusunda emperyalist sistemle iş birliğini sürdürmeye devam edecektir.

Türkiye’de gerçek bir bağımsız dış politikanın başlangıcı NATO üyeliğinin sona ermesiyle olacaktır. Ancak bu, büyük bir anti-emperyalist mücadelenin adımlarından yalnızca bir tanesidir.