Rojova üzerinden solun sınıftan kopuşu
Suriye’de bugün yaşananlar, aniden ortaya çıkmış bir felaket değil; uzun süredir biriken tarihsel, siyasal ve ideolojik çürümenin görünür hale gelmiş biçimidir. Bu tablo karşısında şaşkınlık yaşayanlar, aslında şaşıracak durumda olmayanlardır. Çünkü yaşananlar, yıllardır adım adım örülen bir çizginin zorunlu ürünüdür. Burada söz konusu olan bir askeri yenilgi ya da taktik hata değil; sınıf perspektifinin terk edilmesidir.
Rojava başlığı etrafında inşa edilen anlatı, daha ilk günden itibaren diyalektik ve tarihsel materyalizmle bağını koparmıştı. Emperyalist müdahale koşullarında şekillenen, emperyalist askeri ve siyasal varlıkla ayakta duran bir yapıya devrim atfetmek, marksizmin kavramlarını ters yüz etmek anlamına gelir. Devrim, üretim ilişkilerine yönelir; emperyalizm ise bu ilişkilerin küresel ölçekte yeniden üretiminin zor aygıtıdır. Bu ikisini yan yana koymak, bilinçsizlik değil, ideolojik tercihtir.
Bu tercihin arkasında sınıfsal bir yönelim vardır. Küçük burjuva siyaset anlayışı, her dönemde büyük güçlerin gölgesinde manevra alanı arar. İlkesizlik, bu anlayış için bir zaaf değil, yöntemdir. Rojava sürecinde de olan budur. Emperyalist güçlerle kurulan ilişki, geçici bir zorunluluk olarak değil; kalıcı bir siyasal eksen olarak kabul edilmiştir. ABD’nin askeri varlığı, hava desteği, üsleri ve doğrudan yönlendirmesi; anti-emperyalist mücadeleyle çelişen unsurlar olarak değil, siyasetin doğal bileşenleri olarak sunulmuştur.
Bu noktada sözde solun tarihsel rolü belirleyici hale gelir. Kendini ilerici, özgürlükçü ve halklardan yana tanımlayan bu çizgi, pratikte emperyalizmin bölgesel planlarına ideolojik meşruiyet kazandırmıştır. Emperyalist varlığı sorgulayanlar dışlanmış, uyarıda bulunanlar itibarsızlaştırılmış, sınıf perspektifini hatırlatanlar dogmatizmle suçlanmıştır. Çünkü bu sorular sorulduğunda, kurulan bütün yapı çökecektir. Devrim söylemi, yerini bağımlılık gerçeğine bırakacaktır.
Marksist-leninist açıdan emperyalizm, tarafsız bir güç değildir. Kapitalizmin tekelci, saldırgan ve yağmacı aşamasıdır. Onunla kurulan her ilişki, sınıf mücadelesini çarpıtır. Emperyalizm, hiçbir halkı özgürleştirmez; halkları kendi çıkarları doğrultusunda konumlandırır, kullanır ve zamanı geldiğinde tasfiye eder. Bugün Suriye’de yaşananlar, bu tarihsel yasanın istisnası değil, doğrulanmasıdır.
Kürt emekçileri açısından yaşananlar, sadece askeri ya da siyasal bir kayıp değildir. Bu, sınıfsal bir onur kırılmasıdır. Emperyalist planların aparatı haline getirilen bir mücadelenin bedeli, her zaman emekçilere ödetilir. Kürt halkı, bu denklemde özne değil; pazarlık unsuruna indirgenmiştir. Dün parlatılan yapıların bugün tasfiye edilmesi, emperyalizmin karakteriyle birebir uyumludur. Burada şaşırılacak bir durum yoktur; şaşırtıcı olan, hâlâ buna şaşırıyormuş gibi davrananların varlığıdır.
Sözde solun en ağır suçu, tam da bu noktada ortaya çıkar. Halklara gerçeği söylememek. Daha doğrusu, gerçeği bilmesine rağmen gizlemek. Emperyalistlerle kurulan ilişkinin sonuçları başından beri ortadayken, bu ilişkinin teşhir edilmesi engellenmiştir. Ajitasyon, analizlerin yerini almış; duygusal söylemler, sınıfsal gerçekliğin üstünü örtmüştür. Böylece siyaset, devrimci bir mücadele alanı olmaktan çıkarılıp ahlaki bir mağduriyet anlatısına indirgenmiştir.
Ulusal sorun, marksizm açısından sınıf mücadelesinden kopuk ele alınamaz. Ulusal talepler, sınıf perspektifiyle birleşmediği sürece, ya yerel egemen sınıfların ya da emperyalist güçlerin yedeğine düşer. Rojava deneyimi, bu kopuşun güncel bir örneğidir. Ulusal söylem öne çıkarılmış, sınıfsal içerik geri plana itilmiştir. Bunun sonucu olarak da ortaya bağımsız bir halk hareketi değil, emperyalizme bağımlı bir siyasal yapı çıkmıştır.
Gerçek sol ile sözde sol arasındaki ayrım bugün tüm çıplaklığıyla görünür durumdadır. Gerçek sol, emperyalizmi karşısına alır; bedel ödemeyi göze alır; halklara acı gerçekleri söylemekten kaçınmaz. Sözde sol ise rüzgârın yönüne göre saf değiştirir, yenilgileri ahlaki söylemlerle maskelemeye çalışır ve her seferinde sorumluluğu başkalarına yükler.
Halkların kurtuluşu, emperyalist pazarlıklardan, geçici ittifaklardan ya da büyük güçlerin gölgesinden geçmez. Kurtuluş, işçi sınıfının bağımsız örgütlü gücünden, emekçilerin birleşik mücadelesinden ve kapitalist barbarlığa karşı bilimsel sosyalizmin tavizsiz savunusundan geçer. Kürt emekçilerinin gerçek kurtuluş yolu da buradadır. Emperyalizmin himayesinde değil, onun karşısında duran bir sınıf siyasetinde.
Bugün yaşananlar, geçici bir sapma ya da talihsiz bir kırılma değildir. Bunlar, sınıf perspektifini terk ederek emperyalizme yaslanmanın zorunlu ürünleridir. Tarih, bu yolu seçenlerin halklara özgürlük değil; yalnızca yeni bağımlılık biçimleri sunduğunu defalarca göstermiştir. Bu gerçek, ne ajitasyonla ne de suskunlukla ortadan kaldırılabilir.
Bu haber en son değiştirildi 26 Ocak 2026 10:19 10:19
Yılmaz Güney'in film setinde oyuncular ve set çalışanlarıyla arasında geçenlerin yer aldığı videoların yayınlanmasının ardından…
Emekliler ucuz konukevlerine yönlendirilirken, Diyanet’in 81 il müftüsüyle Antalya’daki deniz manzaralı lüks tesiste toplantı yapması…
Hepimiz sosyal medayadan öğreniyoruz ki, kimi iktidar parti yandaşları yurt dışında firmalar kurarak ya da…
ABD Başkanı Donald Trump, Minneapolis’te ICE operasyonları sırasında vurularak hayatını kaybeden iki kişiden Demokratları sorumlu…
ABD’de Demokratların, Minneapolis’teki ölüm sonrası ICE için ek fonlamaya karşı çıkmasıyla federal hükümetin yeniden kapanma…
Avukatlar Sendikası tarafından düzenlenen "Suskunlar çağında susmayanlar" başlıklı panel Ankara'da gerçekleti. Panelde konuşmacı olarak Hukukçu…