Saltanattan cumhuriyete
01-11-2026 11:51Söz konusu olan; millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız? Meselesi değildir. Mesele zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır.
Berkay Çelen
1 Kasım 1922 tarihli oturumda Mustafa Kemal tarafından yapılan bu konuşmanın ardından, tam 623 yıl boyunca sürdürülmüş olan Osmanlı saltanatı sona erdi, bir imparatorluk tarihin tozlu sayfaları arasına gönderildi. Vahdettin’in padişahlık yetkileri elinden alındı, kısa süre sonra da son Osmanlı padişahı bir İngiliz vapuru ile ülkeyi terk etti. Bu Meclis kararının ise, sıradan bir karar olmadığı aşikâr. O halde, sürece dair bir değerlendirme yapalım ve saltanattan Cumhuriyete giden yola bakalım.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE TESLİMİYET
Bilindiği üzere, Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılan devletler arasındaydı. Uzun yıllardır tüm alanlarda gerilemekte olan, merkezi idarenin sadece Saray çevresinden ibaret ve memleketin bütününden kopuk olduğu, toprak kayıpları ve ayrılmaların yaşandığı, uzun süredir fiili savaş içerisinde olan Osmanlı Devleti, adeta son gücüyle kalkıştığı savaştan da mağlup ayrılmıştı. Her ne kadar Çanakkale’de İtilaf Devletleri önemli bir yenilgiye uğratılmış olsa da savaşın bütününü İtilaf Devletleri kazanınca Osmanlı da yenilmiş olacaktı. Savaşın bitmesinin ardından ise ülke çeşitli emperyalist veya emperyalizm güdümündeki devletler tarafından işgal edilmişti. Osmanlı Devleti’nin bu süreçteki ‘’resmi’’ tavrı ise bu işgallere izin vermekten ibaretti. Karşı koyamamak değil, izin vermek olarak adlandırılabilecek bu süreç, padişahın ve altındakilerin bilinçli tercihleriydi. Saltanat makamı, işgali kabul etmiş ve koltuğunu korumak uğruna memleketin talanına göz yummuştu. Dolayısıyla, saltanat makamı bir teslimiyet makamıydı. Kurtuluş Savaşı’nı verecek kadroların yola çıkışlarının en temel sebeplerinden biri de bu teslimiyet olacaktı.
İşgale karşı bir araya gelen güçler, 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da toplanarak Büyük Millet Meclisi’nin açılışını gerçekleştirdiklerinde, kendileri açısından saltanat yönetiminin sona erdiğini zaten ilan etmişlerdi. Ancak, savaş koşulları sebebiyle bu durum ‘’padişahlık makamının da işgal altında olması’’ sebebine dayandırıldı. Hatta, padişahın kurtarılması için bu yola çıkanlar da vardı. Ancak, padişahın kurtarılmayı beklediği adres Anadolu toprakları değil İngiliz vapuru olacaktı! Nitekim, Sevr Antlaşması sonucunda Osmanlı Devleti ve saltanat da kendi kendisini zaten sona erdirmiş olacaktı.
KURTULUŞ VE CUMHURİYETE GİDEN YOL
Emperyalist işgale ve saltanat makamının teslimiyetine karşı hem emperyalist güçlere hem de saltanat ve hilafet makamının saldırılarına karşı sürdürülen Kurtuluş Savaşı, 30 Ağustos 1922’de nihai olarak zaferle sonuçlandırıldıktan sonra, bir yandan barış görüşmeleri sürerken bir yandan da iç kuruluş çalışmaları devam etmekteydi. Henüz savaş devam ederken yapılan İzmir İktisat Kongresi ile burjuva devletin ayak sesleri duyulurken, diğer yandan Lenin ve Sovyetler Birliği ile olan mektuplaşma ve görüşmeler ile de anti-emperyalist, laik, halkçı yönler vurgulanmaktaydı.
Savaştan istediğini alamayan emperyalist güçler ise arayışlarını sürdürüyorlardı. Sevr Antlaşması’nı imzalayan İstanbul Hükümeti ile bu süreçte halen ‘’resmi’’ temaslar yapılmakta, hatta Lozan görüşmeleri için bir taraf olarak İstanbul Hükümeti de davet edilmekteydi. Bu ikiliği faydaya çevirmeye çalışan emperyalist devletleri durdurmak için ise fiili olarak sona ermiş olan saltanat idaresini artık resmi olarak da sona erdirmek şarttı. Tam da bu yüzden, 1 Kasım 1922 tarihli karar ile saltanat sona erdirildi. Saltanat, bağımsızlık savaşının ardından da teslimiyet makamı idi ve emperyalizme karşı masada da kazanılması hedeflenen bir zaferin önündeki en büyük engeldi. O yüzden, bir nevi son pranga olan bu idareye tamamıyla son verildi. Sürecin devamında ise, tam bağımsızlık masada da tescillendi ve Sevr Antlaşması dayatılan ülke Lozan Antlaşması ile bağımsız, egemen bir devlet olarak yerini alacaktı. Yıllardır sürmekte olan tüm kötülüklerin ve ülkenin başından eksik olmayan felaketlerin kaynağı olan saltanat makamı da yerini halk egemenliği temeline dayanan Cumhuriyet’e bırakacaktı. Gelişmeler, tamamı birbiriyle bağlantılı biçimde ilerleyecek ve teslimiyetin simgesi olan saltanattan bağımsızlığın simgesi olan Cumhuriyet’e uzanan bir yol açılacaktı. Bağımsızlığın son prangası nasıl saltanatsa, yeni kurulan Cumhuriyet’in de son prangası hilafetti. Bu yüzden de 3 Mart 1924 tarihinde hilafet makamı da sona erdirilerek bağımsız ve laik bir rejimin temelleri resmen atılmış olacaktı.
YENİDEN CUMHURİYET İÇİN
Yüz yılı geçen bir süreye ilişkin yapmaya çalıştığımız tarih anlatısı, aslında bugüne de ışık tutmaktadır. Ülke, bahsettiğimiz tarihe ve temellere tamamen karşı olan bir iktidar tarafından yönetilmekte ve son kalıntılar da ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.
Elbette yüz yıl öncesine geri dönmek de o dönemi yeniden hayata geçirmek de mümkün değildir. Ancak, yüz yıl öncesi ile hesaplaşmaya çalışan ve bu yolun neredeyse son adımlarını atmakta olan siyasal iktidar ve ortaklarına karşı bir mücadelenin örülmesi şarttır.
Yine teslimiyetçiler varsa yine bağımsızlıkçılar da var. Yine saltanatçılar varsa yine Cumhuriyetçiler de var. Yine hilafetçiler varsa yine laiklik diyenler de var. Öyleyse, yeniden ve mutlaka Cumhuriyet deme zamanıdır. Bu kez, sosyalizm ile taçlandırarak…


