Sol, mülkiyet ve paylaşım meselesi

Emekli dostlarımızın bugünkü öfkeleri acaba yaşadıkları günlük ekonomik sıkıntılarından mı, yoksa adeta bugünü kendi oyları ile hazırlamış olarak, atını alıp Üsküdar’a geçmeyi bir şekilde aklına koymuş olan siyasiye onay verme kararının hesabını bir türlü sorma cesaretini kendinde göremiyor olmasından mı, bilemiyorum!

Tüm dostların bildiği gibi, “sol” tarihinin önemli bir hikâyesi hırsızlık konusunda Joseph Proudhon ile Karl Marx arasında geçer. Proudhon’un zenginliği hırsızlık olarak nitelemesi üzerine Marx’ın yanıtı ilginç olur. Proudhon’un tanımlamasına karşı Marx’ın ilginç örneği şudur, bir zenginin evine bir hırsız girip değerli bir eşyasını çalsa, bu durumu bir hırsızın evine başka bir hırsızın girmiş olması şeklinde mi değerlendirmek gerektir? Ütopik sol ile bilimsel sol arasındaki temel farkı ortaya koyan bu hikâye, alt katman derinliklerinde sol ve mülkiyet ilişkisinin yansımasıdır. Bilindiği üzere, Marxist teoride hırsızlık, ana üretici olan emeğin hakkını vermeyip, sol literatürün “sömürü”, ana-akım ekonominin ise “kâr” olarak nitelediği emek üretiminin çalınan kısmını ifade eder.

Emekli dostlarımız gerçekten çok perişan durumdalar. İlgisiz olduğu kadar saygısız ifadelerle de ilgili bakan sorunu def etmeye çalışıyor olsa da, emeklilerin önlenemeyen hayat pahalılığı ve buna bağlı olarak eriyen maaşları karşısında öfkeleri siyasete yansır mı, bilemiyorum ama bir türlü dinmiyor. Emekli dostlarımızın bugünkü öfkeleri acaba yaşadıkları günlük ekonomik sıkıntılarından mı, yoksa adeta bugünü kendi oyları ile hazırlamış olarak, atını alıp Üsküdar’a geçmeyi bir şekilde aklına koymuş olan siyasiye onay verme kararının hesabını bir türlü sorma cesaretini kendinde göremiyor olmasından mı, bilemiyorum! Siyaset seçmen ile seçilmiş arasındaki ilişki eşitler arasındaki bir alış-veriş değildir; hele de Türkiye gibi belirli sosyal davranış bağnazlıklarından sıyrılamamış olan toplum yapılarında görülen davranış kodlarının henüz tam olarak silinmemiş olma durumlarında böylesi eşitsiz ilişki başattır. Seçilmişlere “kamu hizmetkarı” yerine “devlet büyükleri” ifadesinin kullanılması eşitsiz yapılanmanın en belirgin göstergesidir. Seçimlerde adaylıktan başlayıp, hele de seçildikten sonra hakimiyeti ele geçiren seçilmişin seçmen tabanına yönelik yapamayacağı numara yoktur. Seçilene kadar halk hizmetkarı pozisyonundaki adayın, seçilip devlet büyüğü olduktan sonra maaş ve çeşitli yan ödemelere rağmen geçinmenin güç olduğunu saygısızca dillendirmek de dahil üst-perdeden takınamayacağı tavır yoktur. Burada seçmenleri de seçilmişleri suçlama gibi bir amacım yoktur, fakat söylemek istediğim şudur ki, burjuva demokrasilerinde bu seçim öylesine bir oyundan ibarettir ki, ünlü siyaset bilimi ulemalarının seçim yasası ve usullerinden tutun da dönemler itibariyle bölgeler itibariyle seçim sonuçlarını didik didik araştırarak muazzam teoriler ve sonuçlar üretmelerine uygun zemin hazırlamaktan öte bir işleve sahip olamaz. Bu da burjuva demokrasisine uyumlu bilim denen uğraşının insanları içine çektiği bir tür “meşguliyetle tedavi” yöntemi olsa gerek.

Peki, Proudhon ile Marx arasındaki söz düellosundan girip, seçimlere girmenin mantığı ne olabilir diye değerli okurlar merak edebilirler. Efendim, bugün böylesi biraz dolambaçlı gelecek bir girişten sonra amacımı açıklamam gerekirse; muradım şudur ki, emekli dostlarımızın içine sürüklen(diril)dikleri ıstırabı ruhumun en derinliklerinde hissettiğim gibi, aynı zamanda ve maalesef konunun gerek emekliler, gerekse ilgili ulema tarafından ele alınış tarzına da derinden hissettiğim üzüntümü, kısmen de kızgınlığımı sizlerle paylaşmak ve sürecin adeta toplumu oyalarcasına nasıl “sahada top çevirme” aldatmacası ile hiçbir sonuç sağlanamayacak şekilde götürülmeye çalışıldığı konusunu biraz deşmektir. Varacağım sonuç şudur ki, mesele bir sistem meselesidir. O nedenle, kısa vadede tabii ki, emeklilik meselesi ele alınmalı ve eleştirilerek yükseltilmeye gayret sarf edilmelidir, fakat orta ve uzun vade hedeflenircesine, hem sermayeye hem de onun siyasi ajanı olan devlete öğretici bir mesaj olarak bu kadrajın içine mutlaka sistem sorununun koyulması gerekmektedir.

Şimdi adım adım ilerleyelim. Bir kere, emeklilerin iddia ettiği gibi, emeklilik ödemesi kendilerinin çalıştıkları dönem birikimlerinin nemalandırılmış hali değildir. Emekliler pasif emekli, çalışanlar ise aktif emekli olarak, sistemin kurgulanışı bağlamında, istisnaî emeklilikler ve sistemin zarar gösterdiği durumlar gibi özel haller hariç, teorik olarak, aktif emekliler pasif emeklileri finanse ediyor olmaktadır. Bundan dolayıdır ki, sistemin etkin işletilmesi bağlamında ekonominin nüfus piramidi ve aktif-pasif oranı çok önemlidir. Basit bir örnekle, aktif/pasif oranının bir olduğunu, yani aktif ve pasif emeklilerin adet olarak birbirine eşit olduğunu kabul edersek, açıktır ki, bu durumda sistemin işleyişi çerçevesinde çalışan emekçiden emekliye yapılan bir transfer söz konusudur. Sigorta sisteminin genel yapısını ortaya koyduktan sonra şimdi sorularımızı soralım:

Birinci soru: Neden emekçiler çalışırken ücretleri tam olarak ödenmiyor da sigorta kesintisi diye bir sistem icat edilmiştir? Her bir çalışan teorik olarak bir emekliyi finanse ediyor olduğuna göre, neden maaşlar sigorta kesintisi yapılmadan ödenmeyip, sigorta sistemi diye bir kurum icat edilmiştir, sebep açık, değil mi! Bu sistemle hem devlet bir tür garantör olarak(!) emekçinin yanında imiş gibi gözükmekte, hem de sigorta kesintileri işletilerek çoğaltılmak yerine, çoğu durumda piyasa faiz haddinin çok altında oranlarla bütçe açıklarının finansmanında kullanılan “tasarruf fonu” olarak işleme tabi tutulmaktadır. Yani, sermayeden vergi yoluyla alınamayan kaynakların bir kısmı emekçilerin kesintilerinden karşılanıyor. Bu sistem kimin yanındadır acaba? Biraz hazin değil mi!

Gelelim ikinci sorumuza: Emekçiler üretim esansında tüm hak ettikleri parayı ücret olarak alıyorlar mı ki, buradan bir de emekliler için kesinti yapılmaktadır? İşte ütopik sosyalizmde Proudhon ile bilimsel sosyalizmde Marx burada karşımıza çıkmaktadır. Emekçiler üretim esnasında birinci kademede emeklerinin tümünü alamadıkları işin patron tarafından sömürülmektedir. Emekçinin eline geçen net ücret sömürülmüş olarak, hak edişin bir bölümünün patrona bırakılmış halidir. Emek sömürülmemiş olup, ücret gerçek emek karşılığı olmuş olsa idi, yapılan kesinti ulusal gelirden yapılmış kesinti olarak haklılık kazanırdı. Fakat, maalesef, durum böyle değildir. Mevcut sistemde sömürülmüş emek getirisi üzerine bir de emeklilerin yükü oturtulmuş olmaktadır. Kısacası, burjuva sisteminde emeklilerin kaderi emekçilere bağlanırken, sömürülmüş ücrete bir de emeklilere pay ödeme yükümlülüğü getirilmiş olmaktadır.

Hikâyenin devamı da var: Bu yılın ortalarında bir de Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi(TES) devreye sokulacak gibi gözüküyor. Daha başlangıçta iki soru hemen gündeme geliyor: Birincisi, acaba kıdem tazminatının kaderi ne olacak; ikincisi de, acaba tedricen özel emeklilik sistemine mi geçilmeye insanlar zorlanıyor! Bu meselelerle de gelecek yazılarda değinmek üzere, şimdilik hiç bu konuları düşünmeden güzel bir iki hafta geçirelim. Hızla yükselen sıkıntılı dönemlerde Dr. Viktor Frankl’ın da önerdiği üzere, değil iki hafta iki gün dahi önemlidir, hatta yeterlidir.

Toplumlar bir tür kaderde kıvançta bir arada yaşayan bütünlük olarak görüldüğünde, emekçinin üretiminin emek ve sermaye arasında paylaşılması da bu bütünselliği pekiştiren önemli bir yapıştırıcı değil midir! Bu sorunsalı burjuva sendikacılık anlayışına terk ederek, gelecek yazılarda sol partilerin bu bağlamdaki işlevleri üzerinde tartışmaya devam edelim.