Tarım, ticaret ve parlamento

Hepimiz sosyal medayadan öğreniyoruz ki, kimi iktidar parti yandaşları yurt dışında firmalar kurarak ya da ortaklıklara girerek hayvancılığın öldürüldüğü ülkemize et satma işine girişmiş bulunmaktadır. Peki, hayvancılığı kim öldürdü? Herhalde Haçlı Seferleri elemanları bu işi yapmadı.

Zannederiz ki, halkın temsilcilerinden oluşan parlamento her daim halkın çıkarları yönünde karar alır. Zannderiz ki, halktan oy alan siyasi partiler de daima halkın çıkarı yönünde davranır. Zannederiz ki, burjuva demokrasilerinde (adı ‘demokrasi’ ya!) seçim sandığı başında herkes eşittir, ekonomi alanındaki farklılıklar sandık başındaki seçmene yansımamıştır. Heyhat, tüm bu hayaller tam bir hikâyeden ibarettir; zaten daima hayaller gerçekten uzaktır! Parlamentoyu ve siyasi partileri bir yana koyalım, daha sandık başında siyasi tercihlerini özgürce kullandıklarını düşünen seçmenler bu düşünce düzeyinde dahi aldatılmış olduklarının farkında değillerdir. Öyle ya, her an beynimizi ve kalbimizi avuçları içine alıp, hamur gibi yoğuran medya kimin adına ve hesabına çalışmaktadır ki, acaba!

Hepimiz sosyal medayadan öğreniyoruz ki, kimi iktidar parti yandaşları yurt dışında firmalar kurarak ya da ortaklıklara girerek hayvancılığın öldürüldüğü ülkemize et satma işine girişmiş bulunmaktadır. Peki, hayvancılığı kim öldürdü? Herhalde Haçlı Seferleri elemanları bu işi yapmadı. Başka bir örneğe daha bakalım; bir zamanlar buğday ambarı olarak iftihar ettiğimiz ülkemiz nohut, mercimek, pirinç değil, saman dahi ithal eder konuma düşürülmüşse, yine sormalıyız: ülkemizi bu hale kim ya da kimler düşürmüş olabilir ki, acaba! Örneğin, Avrupa Birliği’nde uygulanıyor diye bizde de uygulamaya koyulan ‘Tarım Destekleme Fonu’ uygulamasını kim bize hangi gerekçe ile kabul ettirdi de, üreticiyi değil, bir zamanlar Aşâr’ın kaldırılmasına da itiraz eden toprak ağalarını destekler hale geldik. Böyle bir macera yaşandıktan sonra saman ithal etmemiz doğal değil mi?

Eczanelerde dahi satılması uygun olabilecek inanılmaz doğa mucizesini zeytini üreten ağaçlar sökülebiliyor, yerine yılda en fazla 3-4 ay kullanılabilen yazlık evler yapılabilmektedir, bazı durumlarda da altındaki maden ya da benzeri maddeler için zeytinlikler sökülebilmektedir. Komşumuz Yunanistan Avrupa fonlarından yararlanabilmek için zeytinlik işine girdiğini gösterir aldatıcı reklamlara dahi girmişken, bizim zeytinliklere gördüğümüz reva akla ziyan bir girişim olsa gerek! Acaba bu telkinleri kimler siyasilerimize yaptırmakta olup da, halktan güven oyu alarak parlamentoya giden siyasiler böylesi katliamlara gönül huzuru ile onay verebilmektedir.

Salt böylesi gözümüze sokulurcasına işlenen aleni suçlara, biraz da örtü altında halkların aleyhine işlenen olayları ve alınan siyasi kararları göz önüne alarak dikkatimizi yoğunlaştırmak istediğim konu, oylarımızın değeri nedir ve acaba parlamento nasıl oluyor da böyle kararlar alabilmektedir! Bu soruyu şöyle formüle edersek daha anlamlı olur: Halkın aleyhine kararlar aldığı fiili durumla sabit olmuş olan bir parlamento nasıl oluyor da ve hangi yüzle halkın karşısına çıkıp tekrar oy talep edebiliyor ve halk da kendisi aleyhine karar almış ve uygulamış olan bir siyasi erki, yapılan demokratik oylama sonucunda berat belgesini sunarcasına tekrar iktidara taşıyabilmektedir?

Bu soruyu yanıtlamadan önce tarihten bir örnek vermek istiyorum. İngiltere’de sanayi devri döneminde, 1815 ile 1846 yılları aralığında, tarımcıları –aslında toprak sahiplerini- korumak adına tahıl yasası uygulanmıştır. Bu uygulama. biri tarıma önem verirken, diğeri serbest rekabet ve dış ticarette göreli üstünlüğü savunan iki ünlü teorisyeni, Malthus ile Ricardo’yu karşı karşıya getirdi. Mesele şu idi; sanayileşme ve artan nüfus karşısında tahıl fiyat yükselişleri toprak ağalarının işine geliyordu. Buna karşın, tahıl fiyatlarının yükselişi emek maliyetini yükselterek yeni gelişen sanayi kesimimin aleyhine çalışıyordu. Malthus’un aksine, serbest rekabet ve dış ticarette göreli üstünlüğü savunan Ricardo, ülke kalkınmasının sanayie bağlı olduğunu ileri sürerek, tahıl yasasının iptal edilerek tahıl ithalatının serbest bırakılması salık verdiği halde, parlamentoya hâkim olan toprak ağaları yasanın kaldırılmasını bir süre ertelemeye muvaffak oldu. Görülüyor ki, bir yandan sanayileşmenin beşiği, diğer yandan da parlamenter demokrasinin anavatanı olarak anılan İngiltere’de, hakimiyetleri dönemin sonuna yaklaşıyor olmakla beraber, halen belirli gücü olan toprak ağaları parlamento üzerinde etkili olarak ülkeye tahıl ithalatının bir süre engellenmesini sağlayabilmişlerdir. Sebep çok açık, döneminin sonuna gelmiş olmakla beraber, hâlâ toprak ağaları güçlü ve ülkenin kalkınmasında daha önemli lokomotif rolü üstlenecek olan sanayiie karşı parlamentoya başat olabilmiştir.

Mesele, siyasi kadroya, yani parlamentoya toplumun hangi kesiminin, nasıl bir bilinçle ve ne oranda hâkim olduğu konuları etrafında düğümlenir. Başka bir deyişle, seçim sandığına gidişten, parlamento icraatlarının değerlendirilmesine dek toplumsal algılama, yorumlama ve karar aşamasına evirilme süreci, toplumun hangi kesimine ne tür gözlük takıldığı ve beyinlerinin nasıl bir ideolojik algaç yapısı ile şekillendirildiği formülü bağlamında karara dönüşür. Hemen şunu kaydetmem gerekir ki, ne toplumun belirli katmanlarında kullandırılan gözlük, ne de değerlemelerde başvurdurılan ideolojik aygıt bizatihi kullananın iradesi, hatta bilgisi dâhilindedir. Ne hazindir ki, açıkça durum bu iken, sisteme demokrasi, uygulamaya da özgürlük denmektedir.

Burjuva demokrasilerinde bu sonuç kaçınılmaz olmakla beraber, ülkemizde yaşananların bu denli vahim hale getirilmesinde, maalesef, halkın da çok büyük dahli vardır. Her şeyden önce, oturmuş ve aksak-topal da olsa klasik parlamento sisteminin akıl almaz “tek-adam yönetimi” ile ikamesi tam bir çılgınlıktı, hem de Sovyetler ortadan kalkmış, bizler gibi gelişmekte olan ekonomiler korumasız kalmışken. Nitekim, 2000 programı için Dünya Bankası yerine IMF’nin gelmesi, “gelişen piyasalar” gösterişli yaftası ile “soyulmaya hazır ekonomiler” çağımızın yap-işlet-devret modeli ile soyulmaya alınıyordu. Bugünlerde gitmediğimiz yollar, geçmediğimiz köprüler, kullanmadığımız hastaneler için ana-para ve faiz ödemesi yapıyorsak, geçirildiğimiz “Güçlü Ekonomiye Geçiş” programı ile neoliberal sömürü-emperyalizm ağına alınıyorduk. Evet, bir zamanlar bütçeden bir kuruş dahi çıkmadığı telaffuz edilirken, her nedense şimdilerde emeklilere kaynak sıkıntısı çekilmektedir. Doğal olarak, neoliberal sömürü ordusunun ülkeye duhulü, duhule vize verenleri de görecekti; işin adabı budur! Bu garabet karşısında kimi iktisat uleması da AKP’nin birinci dönemini zirveye taşırken, her ne olduysa ikinci dönemi yermektedir. İşin demokrasi ve siyaset cephesine baktığımızda ise daha başka garabetle karşılaşıyoruz; kimi siyaset uleması, aklına paha biçilemez aydın tayfası da “yetmez, ama evet” sinyali ile bugünlere asfalt döşemişken, günümüz manzara-ı umumiyesi karşısında şezlonglarında keyif çatıyor olmalılar!

Üstadın dediği gibi, memleketimden insan manzaraları; memleketimden aydın manzaraları; memleketimden alim hukukçu manzaraları! Hal böyle iken, büyük tabloya bakalım ve tabloya yansıyan asgari ücret fecaatini de, açlık ya da yokluk olmak üzere hemen tüm sınırların altında kalmış emeklilerin maaşlarını da bir başka gözlük ve bilinçle ele alalım, lütfen!