Türkiye Komünist Hareketi (TKH), 2026 Eylül Konferans raporunu kamuoyu ile paylaştı. Raporda “Dünyada ve Türkiye’de sınıf mücadelesi keskinleşirken, sol siyasetin güçlenme koşulları gelişirken sosyalist hareketin bu durum karşısında kendisini yenilemesi ve yeniden örgütlemesi Parti Konferansımızın ana konusudur.” denilerek “Sosyalizmi toplumsal bir seçenek haline getireceğiz” vurgusu yer aldı.
Raporun tamamını okuyucularımız ile paylaşıyoruz:
TÜRKİYE’DE SOSYALİST VE DEVRİMCİ HAREKETİN “KRİZİ”
Dünya emperyalist-kapitalist sisteminin içinde bulunduğu iktisadi, siyasi ve ideolojik kriz; sınıf mücadelelerinin yeniden yükselişe geçeceği bir döneme işaret ediyor. Türkiye’de ise ekonomik krizle birlikte “yeni rejimin” ideolojik ve siyasi kriz ihtimaliyle karşı karşıyayız. Ülkenin ilerici birikiminin gerici yeni rejime karşı yükselen tepkisiyle birlikte, emekçi sınıfların arayış halinde olduğu bir kesitten geçmekteyiz. Bahsettiğimiz bu dönemde genel olarak solun, özelde ise sosyalist ve devrimci siyasi hareketin; emekçi sınıflar içerisinde örgütsüz, siyaset alanında etkisiz ve toplumsal düzlemde güçsüz bir konumda bulunduğu soğukkanlılıkla kabul edilmelidir. Emekçi sınıfların ve cumhuriyetçi geniş toplumsal kitlelerin tepki ve arayışlarına karşın, Türkiye sosyalist hareketinin bu arayışa politik ve toplumsal bir alternatif olamaması, çözülmesi gereken en temel ve güncel sorunların başında gelmektedir. Dünyada ve Türkiye’de sınıf mücadelesi keskinleşirken, sol siyasetin güçlenme koşulları gelişirken sosyalist hareketin bu durum karşısında kendisini yenilemesi ve yeniden örgütlemesi Parti Konferansımızın ana konusudur.
Böylesi bir durumun teorik ve ideolojik boyutları bulunmakla birlikte karşı karşıya kaldığımız sorun; solun teorik, ideolojik ve programatik bir eksikliğinden ziyade, toplumsal olanaklar açısından politik ve örgütsel görevlerinin yeniden tanımlanmasıyla doğrudan ilgilidir. Bugün Türkiye’de mevcut karşı devrim sürecine yönelik sosyalistlerin verdiği mücadele; tepkisel, günlük ve hareketçi bir siyasal pratikten ibaret kalmış; düzen muhalefetinin parçası olmanın ötesine geçemeyen fasit bir daireye dönüşmüştür. Düzen muhalefetinin güçlenmesiyle birlikte sosyalist hareketin de güçleneceğine yönelik önsel yaklaşım, son 20 yılın bütün pratiklerinde yanlışlanmıştır. Son yıllarda sosyalist hareketin Meclis çatısı altında bulunması dahi solun politik ve toplumsal olarak güçlenip daha etkili hâle gelmesini sağlamamış; tersine bu durum, AKP eliyle kurulan İkinci Cumhuriyet’e meşruiyet kazandırma işlevi görerek “solu” burjuva muhalefetinin destekçisi durumuna düşürmüştür.
Kırk yılı aşkın sürenin ardından 12 Eylül Askerî Darbesi, Türkiye sosyalist hareketinin bugünkü durumunu açıklayan belirleyici ana parametre olmaktan çoktan çıkmıştır. Bugün sosyalist ve devrimci hareketin yaşadığı geri çekilme ve daralma, 12 Eylül’ün ve reel sosyalizmin çözülüşünün genel etkilerini barındırmakla birlikte; asli olarak son çeyrek asırda yaşanan karşı devrim süreciyle açıklanabilir. Öte yandan karşı devrim sürecine direnen geniş toplumsal yığınların Gezi Direnişi’nde ortaya koyduğu büyük halk hareketiyle buluşmayı başarabilen sosyalist hareketin; ne yazık ki Gezi’nin sönümlenmesi ve hemen sonrasındaki karşı devrimin daha güçlü hamlesine yanıt verememesi, bugünkü geri çekilişin temel nedenleri arasında sayılmalıdır. Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir bölümü Gezi Direnişi’ni AKP karşı devriminin nihai yenilgisi olarak görmüş; direniş geri çekilmesine rağmen AKP’nin “her an” iktidardan düşmeye aday olduğuna yönelik yanlış tespitler yapmıştır. Bu sürecin dışında kalmayı siyasetsizlik sayıp Gezi’nin yeniden ayağa kalkacağı beklentisiyle hareket edenler, ülkemizdeki karşı devrimin siyasal ve toplumsal dinamikleri ile emperyalizmin yönelimlerini okuyamamıştır. Bu yaklaşım, Türkiye sosyalist hareketini bir yandan düzen siyasetinin muhalif kanadına yedeklerken, diğer yandan solun örgütlü ve devrimci bir siyasal güç olmasını ertelemiştir. Gezi sonrasında benimsenen ve “AKP gitti gidiyor, bir tekme de biz vuralım” şeklinde özetlenebilecek taktik, geçen yıllar boyunca sonuç vermemiştir. Bu siyasal yönelim, AKP-MHP iktidarının yeni rejimi kurma hamlesi karşısında devrimci safların terk edilmesiyle sonuçlanmıştır.
Türkiye sosyalist hareketinin bir kısmı yaşadığı tıkanmayı eksenini Kemalizm’e kaydırarak, bir kısmı ise Kürt siyasetine çekerek çözmeye çalışmıştır. Sosyalist hareket kendi bağımsız kimliğinden uzaklaştıkça büyümemiş; tersine, söz konusu siyasal hareketlere benzeme ya da genel bir etkisizlik durumu ortaya çıkmıştır.
Komünistlerin bütün bu süreçte yaptıkları uyarıların karşılık bulmamasının ise nesnel nedenleri bulunmaktadır. Özellikle disiplinli ve örgütlü bir parti modelinin inşasını önüne koyan, emekçi sınıflar içerisinde örgütlenmeyi stratejik gören, kararlı ve sistemli bir mücadele hattının kurulmasını savunan komünistlerin karşısında, “günü kurtaran solculuğun” estirdiği rüzgârların geniş kesimlerde karşılık bulması bahsedilen nesnel kuşatmanın bir yanını oluşturmaktadır. Aynı zamanda konjonktürel siyasal rüzgârlara kapılmayıp devrimci siyasette ısrar etmenin maliyetini komünistler geçen sürede fazlasıyla ödemek zorunda kalmışlardır. Komünistler, konjonktürel siyasal rüzgârlara kapılmayıp devrimci siyasette ısrar ederken, yukarıda bahsettiğimiz nesnel kuşatmayı da göğüslemek zorunda kalmışlardır.
TÜRKİYE SOSYALİST HAREKETİ, İKTİDAR PERSPEKTİFİNDEN VE DEVRİM STRATEJİSİNDEN UZAKLAŞMIŞTIR
Meselenin, güncel siyasetin anlık dalgalanmalarına yanıt verme pratiğinden ibaret bir siyasal mücadele olmadığı görülmüştür. Türkiye sosyalist hareketinin önündeki en temel görev, bir devrim stratejisi doğrultusunda kendi iktidar yolunu örgütleme sorunudur. Açıktır ki Parti açısından böylesi bir strateji, Sosyalist Devrim Stratejisi’dir. Türkiye kapitalizminin gelişmişlik düzeyi, iktidarın kapitalist sınıf niteliği ve rejimin burjuvazinin çıplak gerici diktatörlüğü biçimini alması, sosyalist devrimin güncelliğini ve hedefini doğrudan daha da somut hâle getirmektedir.
Geçmiş yıllarda “tamamlanmamış burjuva devriminin tamamlanması” şeklinde ileri sürülen ya da kapitalistleşme derecesi, sınıfın nicel-nitel güçsüzlüğü vb. “objektif koşulların olgunlaşmadığı” gerekçesiyle Milli Demokratik Devrim Stratejisi’nin dayanağı sayılan bütün politik, ekonomik ve toplumsal dinamikler değişmiş ve çoktan geride kalmıştır. Türkiye kapitalizminin gelişim dinamikleri, burjuva sınıfının emperyalist sistemle tam entegrasyonu, Kemalizm’in iktidardan düşüşü ve 1923 Cumhuriyeti’nin çözülüşüyle kurulan “yeni rejim” tablosu, geçmiş dönem tartışmalarını geride bırakmayı gerektirmektedir.
Bununla birlikte 1960’larda oluşan ve 1980’li yıllarda yeniden şekillenen Sosyalist Devrim Stratejisi’nin; İkinci Cumhuriyet rejiminin hem kurumsallaştığı hem de derin bir kriz riskiyle karşı karşıya kaldığı bugünkü konjonktürde yeniden tanımlanması, örgütlenmesi ve somut siyasal mücadele stratejisine dönüştürülmesi zorunludur. İşçi sınıfının değişen yapısı, toplumsal dinamiklerin dönüşümü, Kemalizm’in iktidardan düşerek muhalif bir siyasal konuma geçmesi gibi gelişmeler ile gerici rejime boyun eğmeyen ülkenin ilerici birikimi ve en önemlisi sınıf çelişkilerinin keskinleşeceği bir dönemin potansiyeli düşünüldüğünde, bugün burjuvazinin restorasyon programına sığmayacak bir devrimci mücadele kapasitesinin varlığı daha belirgin hâle gelmektedir.
Bir karşı devrim sürecinin ürünü olarak AKP eliyle kurulan yeni gerici rejime karşı mücadelenin içeriğinin bugün “ileri ve demokratik bir çizgiyi” çağrıştırması, ne yazık ki Türkiye ilerici hareketinin taşıdığı bir çocukluk hastalığıdır. AKP’nin İslamcı çizgisi ve neo-Osmanlıcılığı, onun kapitalist sınıfların çıkarlarını temsil eden bir parti olmadığı anlamına gelmediği gibi —AKP’ye 24 yıldır biçilen misyonda da görüleceği üzere— kapitalist sınıfların ilericilik barutunu çoktan tükettiklerinin de somut karşılığıdır. Burjuva devrimi tamamlanmış, hatta burjuva sınıfı tüm ilerici, demokratik ve devrimci değerlerini geride bırakarak bütün dünya kapitalist sınıfları gibi gericileşmiştir.
Sosyalistlerin görevi burjuvazinin devrimini yapmak olmadığı gibi burjuva devrimini geri getirmek de değildir. 1923 Cumhuriyeti’ne geri dönüş, nesnel ve tarihsel olarak mümkün değildir. Tarihsel koşulları ve süreci içinde gericileşen bir tabloda; demokratik görevler ile yüz yıllık Cumhuriyet’in bütün ilerici kazanımlarını içeren cumhuriyetçi ve ilerici birikim, artık işçi sınıfının omuzlarında geleceğe taşınmak durumundadır. Emekçilerin omuzlarında yükselecek yeni bir cumhuriyet, ülkenin ilerici birikimine yaslanarak kurulacaktır.
Böylesi bir hedefle tanımlanabilecek Sosyalist Devrim Stratejisi’nin güncellenerek yeniden örgütlenmesi, içinden geçtiğimiz konjonktürün bir dayatmasıdır. Artık saflar netleşmiş, burjuvazi bir bütün olarak gericileşmiş, toplumun çok büyük bir bölümü ise işçi sınıfının parçası hâline gelmiştir.
Sosyalist Devrim Stratejisi’nin en önemli olgularından biri olan sınıfın öncü partisi olma sorunu, solun yüzleşmesi gereken temel başlıklardan biridir. Ancak gerici düzen tarafından tamamen kuşatılan sınıf gerçekliğinde “sınıf partisi” hâline gelme sorunu, kabaca sınıfa gitmekten ibaret bir pratik değildir. Sınıf siyaseti ve sınıf partisinin yolu Leninizm’den geçmektedir.
1923 Cumhuriyeti’nin çözülüş süreci, Sovyetlerin çözülüşüyle doğrudan bağlantılı olarak gerçekleşmiş; bugün gelinen nokta itibarıyla bu karşı devrim sürecinin de nefesi tükenmiştir. Sömürünün, gericiliğin, baskının, adaletsizliğin ve eşitsizliğin rejimin temel niteliği hâline geldiği bir dönemde, bu “karşı devrim”e karşı sosyalist hareketin siyasal bir seçenek hâline gelmesinin zamanı gelmiş ve bunun koşulları belirginleşmiştir.
EMPERYALİST DÜNYANIN KRİZİ SINIF MÜCADELESİNİN YÜKSELİŞİNE ZEMİN HAZIRLAMAKTADIR
Dünyada ve Türkiye’de sosyalist hareketin geri çekilişinin nedenlerinin, reel sosyalizmin çözülüşünden sonra sosyalizmin yanlışlandığına ve artık geride kaldığına yönelik kapitalist odakların propaganda söylemleriyle hiçbir ilgisi yoktur. Tersinden emperyalizm ve kapitalizm kendi sınırlarına gelmiştir. Çağımız “ya sosyalizm ya barbarlık” sözünü çağırmaktadır. Reel sosyalizmin çözülüşü sonrası emperyalist-kapitalist sistem yeni bir ütopya sunamazken, dünyada bir kez daha sosyalizm yeniden tek seçenek hâline geliyor. Böylesi bir dönem, aynı zamanda sosyalist hareketin kendisini yeniden örgütleme zamanının geldiğini de göstermektedir.
“Tarihin sonu, ideolojilerin sonu, proletaryanın sonu” şeklinde sıralanacak kapitalist önermeler; tıpkı “imparatorluk çağı, küreselleşme çağı, bilgi çağı” gibi dönemlendirmelerle birlikte emperyalist-kapitalist dünya gerçeği karşısında tel tel döküldü. Bugün de tekno-feodalizm ya da dijital emperyalizm gibi yeni teoriler bir kez daha karşımıza burjuva diktatörlüğünün ve gericiliğin üstünü örterek çıkarılıyor. Ancak emperyalist-kapitalist sistemin yüzüne taktığı bütün maskeler düşüyor, altındaki barbarlık, haydutluk ve çürümüşlük bütün boyutlarıyla karşımıza çıkıyor. Bilişim ve uzay alanları başta olmak üzere teknolojideki gelişmeler, kapitalizmin yenilenmesine değil, insanlığın bir avuç kapitalistin elinde adım adım yıkıma götürüldüğü gerçeğine işaret ediyor. Dünya kapitalizminin içinden çıkamadığı ekonomik kriz; emperyalist haydutlukla, daha fazla sömürü, yoksulluk ve savaşlarla aşılmaya çalışılırken, kapitalizmin son aşaması emperyalizmin sınırlarına dayandığı gerçeği ile karşı karşıya bulunuyoruz.
Reel sosyalizmin çözülüşünden sonra sosyalizmin “itibarını” ayaklar altına almak için elinden geleni ardına koymayan kapitalistlerin, gericilerin ve faşistlerin kutsadıkları “liberal düzen” bugün çatırdıyor. İşsizlik, yoksulluk ve gelir adaletsizliği artmış; kapitalizmin altın çağının bir reklam arası olduğu görülmüş; yeni bir dünya savaşının ayak sesleri duyulurken Amerikan rüyası bitmiş ve Avrupa’nın demokratik değerlerinin, içinde barındırdığı Nazizm’i örten bir kılıf olduğu daha da belirgin hâle gelmiştir. Bugün Avrupa’nın ve eski Sovyet bloku ülkelerinin içinde bulunduğu durum, reel sosyalizmin kazanımlarının değerini gösteriyor; sosyalizmin itibarı yeniden yükseliyor. Emperyalist-kapitalist dünya sistemi insanlığa sadece distopya sunarken, insanlığın ütopyasının bir kez daha sosyalizmden geçtiği gün gibi ortaya çıkıyor. Sosyalizmin sadece sömürge ülkelerde değil, emperyalist merkezlerde de yükselmeye başladığı bu yeni tarihsel dönemde, Sosyalist Türkiye’yi önce bir umut hâline getirmek ve bunun için de toplumsal bir seçenek olarak ortaya koymak, komünistlerin ve Partimizin sorumluluğundadır.
Dünya kapitalizmi, ekonomik krizini aşacak yapısal bir programa sahip değildir. Kapitalist dünyadaki ekonomik kriz, bugün ülkeler arasındaki bütün ilişkileri etkileyen ve değiştiren bir nitelik göstermektedir. Geçmişte yaşanan büyük krizlerin hem nasıl aşıldığı hem de devrimlere nasıl yataklık ettiği bilinmektedir. Örneğin 1873-1897 yılları arasındaki “Büyük Depresyon”dan çıkış, emperyalizmin genişlemesi ve sömürgeciliğin yayılmasıyla mümkün olmuştu. Keza 1929 “Büyük Buhran”ının sonucu İkinci Dünya Savaşı olurken 1970’lerin petrol krizi ise kapitalizmin, işçi sınıfının mücadeleyle elde ettiği bütün kazanımları ortadan kaldıran bir saldırı programına dönüşmüş; kriz, reel sosyalizmin değerlerinin yağmalanmasıyla aşılmaya çalışılmıştır. Bugün ise 2008 krizinden bu yana süren ve “Uzun Depresyon” olarak adlandırabileceğimiz süreç, emperyalist ülkelerin yeni silahlanma stratejisi ve askerî sanayisiyle aşılmaya çalışılmaktadır. Böylesi bir sürecin bölgesel ve sürekli küçük savaşlar doğuracağı, kapitalizmin kriz dinamiklerini besleyeceği ve istikrarlı bir döneme değil, çatışmalı bir geleceğe işaret ettiği açıktır.
Dünya kapitalizminin ekonomik krizi, aynı zamanda emperyalist sistemin siyasi kriz dinamiklerini de harekete geçirmektedir. Emperyalist sistem, iki kutuplu bir yapıdan çok kutuplu bir dünyaya doğru evrilmektedir. ABD-Çin, ABD-Rusya, AB-Rusya ve AB-ABD arasındaki ilişkiler yeni biçimler alırken ABD emperyalizmi hegemonya mücadelesini sürdürmektedir. Orta Doğu’daki savaşlarda ABD emperyalizminin mutlak bir askerî zafer kazanamaması; Rusya’ya karşı Ukrayna’dan ziyade Avrupa’nın arkasında durduğu savaşta Rusya’ya boyun eğdirilememesi; ticaret savaşlarında Çin’in geriletilememesi ve ABD’nin artık Avrupa’nın güvenliğini tek başına üstlenemeyecek oluşu, iki kutuplu dünyanın sona ermesinin ardından emperyalizmin genişleme döneminin de sonuna gelindiğini göstermektedir. Avrupa Birliği’nin, NATO’nun geleceğinin ve ABD hegemonyasının sarsıldığı bu tabloda; ekonomik ve siyasi kriz dinamiklerinin derinleşeceği, bölgesel savaş ile anlaşmazlıkların artacağı ve sınıf mücadelelerinin tekil olarak her ülkede yeniden yükselişe geçeceği bir gelecek öngörülmelidir.
Türkiye’nin ekonomik ve siyasi dönüşümü ile uluslararası kapitalizmin dönüşümü arasındaki paralellik, emperyalist sistemin ve AKP rejiminin kriz süreçlerinde de belirgin şekilde görülmektedir.
İKİNCİ CUMHURİYETİN KRİZİ
2002 yılında iktidara gelen AKP, ekonomik alanda elindeki bütün kozları kullanmasına rağmen bugün krize yönelik yapısal bir çözüm üretmekte zorlanmaktadır. 2001 krizi sonrası gündeme gelen ve bankacılık sektörünü uluslararası finans kapitalin standartlarına göre yeniden düzenleyen kriz karşıtı programı uygulamayı sürdüren AKP; emperyalizmin finansallaşma evresinin olanaklarını kullanarak küresel piyasalardaki likidite bolluğundan da yararlanmasını bilmiştir. Bununla birlikte Cumhuriyet tarihinin en büyük özelleştirme hamlesini gerçekleştiren iktidar hem uluslararası sermayeye alan açmış hem de ülke değerlerini satarak iktidarına yeni kaynaklar yaratmıştır. Söz konusu kaynakları üretime değil, inşaat ve rant odaklı bir büyümeye aktaran AKP’nin bu ekonomi politikası artık yolun sonuna gelmiştir. Sıcak para çıkışını engellemek amacıyla uygulanan yüksek faiz politikası, emperyalist finans tekellerine faiz ödemesi adı altında ülke kaynaklarının aktarılmasına dönüşmüştür. Bu soygunun kaynağı ise enflasyon ve ağır vergiler yoluyla emekçilerin sırtına yüklenen bedelden başkası değildir. Bir yandan sermaye sınıfını büyütürken diğer yandan emekçi sınıflar nezdinde yarattığı toplumsal rızayla kendi hegemonyasını kuran AKP’nin karşı karşıya kaldığı bu tablo, bugün iktidarı kaybetme ihtimalini doğuran siyasal bir krizin de zeminini hazırlamaktadır.
24 yıllık AKP iktidarı, bir karşı devrim süreci olarak yeni bir rejim inşa etmiş; ancak bu rejimin kurumsallaşması ile rejimin toplumsal bir mutabakatla kabulü arasındaki çelişki giderilememiştir. 1923 Cumhuriyeti’nin birikimini taşıyan toplumsal taban, AKP eliyle kurulan rejime uyum sağlamayan ve direnç gösteren büyük bir gücü ifade etmektedir. Cumhuriyetçi, laik, ilerici ve yurtsever nitelikleriyle öne çıkan bu birikimin yanı sıra bugün ekonomik krizin bedelini ağır biçimde ödeyen emekçi sınıfların da AKP rejimiyle kurduğu bağ zayıflamaktadır. AKP iktidarı artık toplumun çoğunluğunu temsil eden bir güç olmaktan çıkmış, doğrudan sermaye sınıfının çıkarlarını koruyan bir azınlık iktidarına dönüşmüştür.
İkinci Cumhuriyet rejiminin en temel krizi ideolojik krizdir. 1923 Cumhuriyeti’ni yıkan AKP’nin, bunun karşısına koymaya çalıştığı İslamcılık ve Osmanlıcılık birer “devlet ideolojisi” hâline getirilmek istense de bu söylemler, toplumsal ve siyasal gelişmelerin gerisinde kalmış; toplumsal bir mutabakat yaratmak yerine kutuplaşma aracı işlevi görmüştür. Anayasal düzeyde laik bir cumhuriyet olarak tanımlanan devleti İslamcı ve Osmanlıcı bir kimlikle yeniden tarif etmeye kalkan AKP’nin Cumhuriyet’in kurucu paradigmalarını değiştirmesi, uzun süre düzen siyasetinin odakları arasında cereyan eden bir mücadele konusuyken bugün doğrudan devlet ile toplum arasındaki temel bir çatışma ekseni hâline gelmiştir. Bu durum, başlı başına yeni ve kırılgan bir evreye işaret etmektedir.
Burjuvazinin “geleneksel, laik, İstanbul kanadının” karşısına konulan ve AKP rejimi tarafından büyütülen “yeni, İslamcı, Anadolu” burjuvazisi arasındaki “rekabet”, düzenin krizi karşısında yerini ortaklığa bırakmıştır. Burjuvazi; geleneksel-yeni, İstanbul-Anadolu, laik-İslamcı, ticaret-sanayi, mali-sanayi ya da millî-komprador gibi bütün kanatları arasında, farklı düzlem ve boyutlarda iş birliği ile iç içe geçişkenlik kazanmıştır. Bugün burjuvazinin kanatları arasındaki çelişki, sermaye birikim politikaları ile iş birliği yapılan emperyalist tekellerin çıkarları doğrultusunda gündeme getirilen uyum programları arasındaki farktan ibarettir. Bu durumun sektörel yapı, tekelleşme düzeyi, emperyalist odaklarla ilişkiler ve sermaye birikimi bakımından farklılıklar içermesi doğaldır. Ancak burjuvazinin kanatları arasında ilericilik-gericilik gibi toplumsal sınıfları kesen temel bir ayrım bulunduğunu ileri sürmek yanlıştır. Ortadaki mesele; doğrudan kapitalist sınıfların çıkarları, devletin ihtiyaçları ve emperyalist sisteme entegrasyonun yarattığı gerilimler nedeniyle gündeme gelen bir merkezileşme olgusudur.
Başkanlık ile parlamenter sistem arasındaki tartışma; bugün “revize edilmiş başkanlık” ile “güçlendirilmiş parlamenter rejim” seçenekleri üzerinden yürütülmektedir. Bu sürecin orta bir noktada uzlaşacağı açık olmakla birlikte, ortada olsa olsa burjuvazinin revizyonist ve restorasyoncu kanatlarının bulunduğu sabittir. Bu tablo karşısında, günümüz koşullarında burjuvazinin reformist bir kanadının bulunmadığını söylemekte hiçbir beis yoktur.
Burjuvazinin farklı ihtiyaç ve çıkarlarını temsil eden siyasi partiler arasındaki bölünmeler ile iç gündemler bu gözle değerlendirilmeden, düzen siyasetinden emekçi sınıfların ve ülkenin kurtuluşunu beklemek tam bir hayaldir.
Yeni rejimin kurucu partisi AKP, önümüzdeki dönemde iktidarını korumak adına bir yandan siyasette yeni ittifaklar kurmaya çalışırken diğer yandan muhalefet blokunu bölme ve tasfiye etme sürecini başlatmıştır. Düzenin bekası ile kendi iktidarının bekası arasında organik bir bağ kuran AKP’nin toplumsal meşruiyet ve destek kaybı bugün kriz boyutuna ulaşmıştır. İktidara ve düzene karşı biriken toplumsal tepki, kurucu partinin iktidarda kalmasını riske sokarken siyasi kriz yeni rejimin kapısını çalmaktadır. Böylesi bir tabloda muhalefet blokunu dağıtmaya ve ana muhalefeti tasfiye etmeye girişen AKP iktidarı; emperyalist desteği de arkasına alarak baskı, hukuksuzluk ve sansürle tam bir istibdat rejimine dönüşmektedir.
Yeni rejim; üzerinde bir doğum lekesi gibi taşıdığı ideolojik krizin yanı sıra çözemediği ekonomik krizle birlikte derin bir siyasal krize gebedir. İkinci Cumhuriyet rejiminin kurucu partisi AKP’nin iktidardan düşmesi ve yerine muhalefet blokunun gelmesi, basit bir iktidar devri ya da sınıfsal bir süreklilik olarak görülemez. Böylesi bir değişim, ideolojik olarak oturmamış bu rejimde siyasi krizin daha da derinleşmesine yol açacaktır. Yargıyı, akademiyi, bürokrasiyi, devletin çekirdeği sayılan silahlı kuvvetleri ve istihbarat mekanizmasını kendisine bağlayan AKP iktidardan düşse ve yerine İkinci Cumhuriyet’le uyumlu “yeni muhalefet” gelse dahi, bu sürecin ciddi toplumsal ve siyasal fay hatlarını harekete geçirmesi kaçınılmazdır.
DÜZEN SİYASETİNDE TIKANMA
Meselenin bir diğer boyutu ise düzenin “siyasi krizine” paralel olarak “düzen siyasetinde” yaşanan tıkanmadır. Düzen partilerinin temsil ettiği siyasi ve programatik çizgilerin hem bir dönüşüm geçirdiği hem de derin bir tıkanıklık içinde bulunduğu saptanmalıdır. Bu durum, bir yandan düzen partilerinin aynılaşmasını beraberinde getirirken diğer yandan gelecekte Türkiye siyasetindeki düzen güçlerinin yaşayacağı iç krizlerin de nedeni olacaktır. Nitekim son yıllarda düzen siyasetinin belli başlı aktörlerinde görülen bölünme ve ayrışma dinamikleri, salt örgütsel gerekçelerle açıklanamaz; bu durum doğrudan bir siyasal yön belirsizliğiyle ilgilidir.
Siyasal İslamcılık hem dünyadaki hem de Türkiye’deki işlevi ve rolü nedeniyle dünden bugüne bir söylem olarak sunduğu “İslamcı misyonunu ve Batı karşıtı vizyonunu” artık yeniden üretmekte zorlanmaktadır. Tunus ve Mısır başta olmak üzere İhvan Hareketi’nin gerilemesi ve bölgesel gelişmelerle birlikte bir dönem kapanmıştır. Bu hareketin Türkiye’deki temsilcisi olan AKP’nin doğrudan sermaye düzenine ve emperyalist dünya sistemine entegre olan gerçekliği ile baskı, hukuksuzluk, adaletsizlik, yoksulluk, çürüme ve mafyalaşmayla somutlanan 24 yıllık pratiği; siyasal İslamcılığın yüzüne taktığı “ahlakçı, Batı karşıtı, mazlumlardan yana, bağımsızlıkçı” maskeyi söküp atmıştır.
Mısır, Tunus ve Türkiye başta olmak üzere Suriye, Filistin, Afganistan, Irak, İran ve Yemen dâhil olmak üzere siyasal İslamcılığın etkili olduğu tüm ülkelerde toplumsal barış ile istikrarın sağlanamamış olması ise meselenin bir diğer boyutudur. Emperyalizm tarafından “Ilımlı İslam” modeliyle sunulan projenin sonuna gelinmiş; siyasal İslamcıların iktidara taşındığı ülkelerde bu aktörlerin emperyalist tasarımların birer aparatından ibaret olduğu görülmüştür. Radikal İslamcılığın ise doğrudan emperyalist merkezlerce kullanılan taşeron yapılar olarak işlev gördüğü Suriye örneğinde açıkça ortaya çıkmıştır. Radikal unsurların iktidar alanları elde etmesi benzer şekilde emperyalist güçlerin onay ve desteğiyle gerçekleşirken bunun diyeti de söz konusu kesimlerce fazlasıyla ödenmektedir. Radikal İslamcılığın taşeron bir güç olarak kullanılması, ılımlı İslam modelinin ise tarihsel rolünü tüketmesi; siyasal İslamcılığın dünya ölçeğinde hem tıkanmasını hem de zorunlu bir dönüşüm eşiğine gelmesini beraberinde getirmektedir.
Ülkemizde siyasal İslamcılığın yeniden üretebileceği retorik alanı iyice daralmıştır. “Taksim’e cami yapılması”, “Ayasofya’nın ibadete açılması” ve “kamuda türbana serbestlik”, siyasal İslamcılığın hamasi siyasetinin simge talepleriydi. Gelinen aşamada tarikatlar ve cemaatler fiilen yasallık kazanmış, İslamcı mağduriyet edebiyatı tükenmiş, İslamcı iktidarın “faizsiz ekonomi” iddiasının faizci kapitalist sistemden farksız olmadığı anlaşılmış ve bu rejimin yeni kapitalist zengin sınıflar yaratmaktan başka bir karşılığının bulunmadığı açığa çıkmıştır.
Geriye kalan ve sürdürülen tek söylem ise laiklik karşıtlığıdır. Bütün hata, eksik ve krizlerin kaynağı olarak laikliği göstermeyi sürdüren siyasal İslamcılık, önümüzdeki süreçte de laiklik düşmanlığını körükleyerek varlığını buradan üretmeye çalışacaktır. Oysa kapitalizmin doğal ve zorunlu sonucu olan çürüme, mafyalaşma, çeteleşme, uyuşturucu ve toplumsal yozlaşma gibi olguların kaynağını laiklikmiş gibi sunmak, özünde kapitalist düzeni aklamaktan başka bir anlama gelmemektedir.
Bununla birlikte siyasal İslamcılığın ve irticanın yalnızca AKP ile sınırlandırılması doğru değildir. Tarikat ve cemaatler başta olmak üzere irtica; Türkiye’de AKP rejimi bünyesinde kendisine siyasal alan ve emekçi yığınlar içinde taban bulurken diğer yandan holdingleşerek birer sermaye grubuna dönüşmüştür. İrticanın bu sınıfsal ve çelişkili yapısı, krizin faturasını ödeyen emekçi kitlelerin bu düzene sonsuza dek rıza göstermeyeceğine işaret etmektedir.
İslamcı retoriğin elinde kalan son alan ise Filistin davasıdır. Bu başlıkta AKP’nin sergilediği ikiyüzlü tutumu teşhir ederek bu söylem aracını İslamcı siyasetin elinden almak, bugün Türkiye solunun temel görevlerinden biridir.
Benzer şekilde önümüzdeki dönemde ciddi bir siyasal tıkanma yaşaması muhtemel odaklardan biri de milliyetçi-faşist harekettir. Doğrudan Amerikancı gladyo örgütlenmesinin bir aparatı olarak güçlenen ve ırkçılık boyutuna varan bu hareket, antikomünist devlet yapılanmasının vurucu sokak gücü olarak kullanılmış; 1990 sonrasında ise varlığını Kürt düşmanlığı üzerinden üretmiştir.
Bugün gelinen noktada komünizm düzen açısından doğrudan bir tehdit olmaktan çıkmış, Kürt sorunu ise bizzat MHP eliyle düzen içi bir kulvara çekilmeye çalışılmıştır. Önce Türkçü, ardından Türk-İslamcı bir kimlikle kendisini tanımlayan ancak yıllardır reaksiyoner bir tepki hareketi olmaktan öteye geçemeyen faşist hareketin geleceğini hangi siyasal saiklerle kurgulayacağı, çözülmesi gereken yeni bir durumdur.
Nitekim faşist hareket içindeki bölünmelerin temelinde, geçmişte ve bugün üstlendiği görevler arasındaki keskin farklar yatmaktadır. Bu tablo, milliyetçi-faşist siyasetin yeni arayışlarını gündeme getirecektir. Özellikle derinleşen ekonomik krizin yarattığı toplumsal yıkım, İslamcı iktidara yönelik biriken tepkinin milliyetçi-faşist bir kanala akması riskini artırmaktadır.
Kemalizm ve cumhuriyetçilik ise tarihsel bir yol ayrımındadır. Yüz yıl önceki ulusal kurtuluş savaşının ve Cumhuriyet’in kuruluşunun ürünü olarak doğup gelişen Kemalizm, Birinci Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi olarak artık devletin resmî ideolojisi olmaktan çıkmıştır. Kültürel ve tarihsel bir değer şeklinde yeni rejimde varlığını sürdürmesi ise ayrı bir olgudur. Kemalizm’in de temsil edildiği; daha geniş anlamda cumhuriyetçi, ilerici, seküler ve yurtsever geniş kitleler bugün doğrudan düzenin muhalif saflarına geçmiştir. Siyasal İslamcı iktidarın dönüştürdüğü devlette ve yeni rejimde Kemalizm, artık muhalif bir duruş biçimini almıştır. Bu çizginin yıllardır siyasal temsiliyetini üstlenen CHP’nin yaşadığı dönüşüm ve bölünmeler ile “Cumhuriyet’in bekçisi” sayılan ordunun tasfiye edilerek yeni rejimin silahlı kuvvetleri hâline getirilmesi, Türkiye’de Kemalizm’in geçmişteki rolünü ve işlevini temelden farklılaştırmaktadır.
Kemalizm’in kapitalist sınıfları, tersinden bakıldığında ise burjuva sınıfının Kemalizm’i taşıdığı dönem geride kalmıştır. Kemalizm’in yüz yıl önce temsil ettiği değerlerle bugün rejimin muhalif tarafında konumlanan Kemalizm’in temsil ettiği değerlerin güncel siyasal koordinatları değişmiştir. Dün Türkiye burjuva devriminin politik ve ideolojik öncüsü olan Kemalizm’i bugün ilericilik barutunu tüketmiş kapitalist sınıf ideolojisi çerçevesinde tanımlamak zorlaşmıştır.
Bu özgün durumun temel nedenleri arasında 1923 Cumhuriyeti’nin doğuş koşulları, Bolşevik Devrimi’yle ilişkisi, emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı vermesi, saltanatı ve hilafeti tasfiye etmesi gibi tarihsel olgular yer almaktadır. Bu koşullar, Kemalizm’in sola doğmasına yol açmış ve onun özgünlüğünü meydana getirmiştir. Kapitalist yolu seçerek kapitalizmi kurmayı ve “millî burjuvaziyi” yaratmayı hedefleyen Kemalizm’i, 1908’de başlayan Türkiye burjuva devrimi sürecinin siyasal hareketi olarak tanımlamak yerindedir.
Tarihsel olarak ilerici kabul edilen ve burjuva demokratik devrimin öncülüğünü yapan Kemalizm ile bugün iktidara taşıdığı sermaye sınıfı arasındaki mesafe giderek açılmıştır. Kemalizm’den geriye kalan cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, devrimcilik ve laiklik ilkelerini kapitalist sınıfla ya da bu sınıfın günümüzdeki çıkarlarıyla ilişkilendirmek pek mümkün değildir. Türkiye burjuvazisinin ulusal günlerde Atatürk’ü anması ve 12 Eylül rejiminin de etkisiyle Atatürk’ü putlaştırarak sahiplenmesi, Kemalizm’in temsil ettiği değerlerle uzaktan yakından ilgili değildir.
Ulusal kurtuluşçuluk niteliğiyle Kemalizm, yüz yıl önce oynadığı rolü yeniden oynayamaz. “İkinci bir Kuvayımilliye” mücadelesi emperyalizme karşı verilecekse bu mücadelenin kapitalist sınıfları karşısına almadan yürütülmesi imkânsızdır.
Kemalizm bir yandan yol ayrımına girerken diğer yandan kendisini Atatürk’ün partisi olarak gören Y-CHP ve Yeni Parti başta olmak üzere siyasal hareketlerin Kemalizm’in ilkelerinden bütünüyle kopması, Kemalizm’i kültürel, ideolojik ve siyasal olmak üzere üç farklı düzleme ayrıştırmıştır. Siyasal düzlemde temsiliyeti giderek zayıflayan Kemalizm, ideolojik düzlemde geniş toplumsal muhalefetin ortak değerlerinden biri hâline gelmiş; kültürel düzlemde ise burjuvaziden orta sınıflara kadar toplumun geniş kesimleri tarafından sahiplenilen bir olguya dönüşmüştür.
Kemalizm, politik alanda düzenin solunda kendine yer bulmuşken bugün düzenin solunda Kemalist siyasetin tasfiye edilmesi, en genel anlamıyla solda bir boşluk doğuracaktır. Türkiye’de sosyalizm, kendisini Atatürkçü olarak tanımlayan geniş yığınların da içinde yer aldığı cumhuriyetçi ve ilerici birikim üzerinde yükselerek gelişecektir. Doğaldır ki bu sürecin temel kaldıracı emekçi sınıflar olacaktır.
Kürt siyasi hareketinin düzene entegrasyonu, yıllardır Kürt siyasetiyle iş birliği içinde bulunan kesimler açısından yeni bir durum ortaya çıkarmaktadır. Yoksul Kürt köylülerine yaslanan Kürt siyasi hareketi, bugün temsil ettiği sınıfsal dinamikler bakımından da bir değişim geçirmektedir. Yoksul Kürt emekçileri genel olarak proletaryanın saflarında birikerek Türkiye işçi sınıfının organik bir bileşeni hâline gelirken Kürt siyasi hareketi de kentli milliyetçi Kürt küçük burjuvazisinin ve orta sınıfların partisine dönüşmektedir.
Kürt siyasetindeki bu başkalaşım, politik düzlemde AKP eliyle kurulan yeni rejime entegrasyon süreciyle birlikte ilerlemektedir. Uzun zamandır bu yönde bir eğilim gösteren Kürt siyasi hareketinin, İkinci Cumhuriyet rejimine paralel bir politik-ideolojik eksene geçtiği görülmelidir. CHP laik-ulusalcı çizgiden liberalizme kayarken Kürt siyasetinde de benzer bir dönüşüm yaşanmakta; radikal demokratlıktan liberal demokratlığa doğru bir geçiş gözlenmektedir.
Bu geçişin ve değişimin, başta Kürt emekçileri ve Kürt aydınları olmak üzere geniş kesimler arasında ciddi bir sol boşluk doğuracağı açıktır. Ancak bu boşluğun yalnızca “Kürtlerin hakları” ekseninde doldurulması mümkün görünmemektedir; zira bu alan, Kürt milliyetçiliği tarafından zaten büyük ölçüde doldurulmuştur. Türkiye’de sosyalizm, Kürt emekçilerinin ve ilericilerinin mücadele birikimine yaslanarak ve onları sosyalizm mücadelesine kazanarak yükselecektir.
Liberalizm, hiçbir dönemde güçlü bir politik harekete dönüşememiştir. Ancak ideolojik etkisi ve nüfuzu, düzen siyasetinin hemen hemen bütün aktörlerinde görülmektedir. Genel olarak emperyalist güçlerin ideolojik üretim merkezlerinden beslenen liberal siyaset, düzen siyasetinin ihtiyaç duyduğu teorik ve ideolojik gıdayı sağlayan bir işlev görmüştür. Özellikle Cumhuriyet karşıtı duruşuyla bir yandan İslamcı hareketin, diğer yandan Kürt siyasi hareketinin ideolojik ve teorik referans noktalarından birini oluşturmuştur. İslamcı ve Kürt siyasi hareketlerinin bugün kimlik siyaseti ekseninde ortaklaşmasının altında da böyle bir olgu yatmaktadır.
Liberal siyasi çizgi, AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte ülkenin askerî-bürokratik vesayetten kurtulacağı ve demokratikleşeceği yönünde bir öngörüde bulunmuştur. Ancak bu öngörü, AKP’nin istibdat rejiminin ortaya çıkmasıyla birlikte çökmüştür. Liberal aydınların doğrudan hapse atıldığı AKP iktidarı döneminde liberal siyaset, bir yandan AKP’ye ilişkin hayal kırıklığı yaşarken diğer yandan Kemalizm’i yeniden keşfederek günah çıkarmaya yönelmiştir. Bununla birlikte, Türkiye’de dönüşümün anahtarını bir kez daha Kürt sorununun çözümünde gören liberal siyaset, Kürt siyasi hareketi ile gerici-faşist AKP-MHP iktidarının ortaklaşması karşısında ikinci bir “Yetmez ama Evet”çiliğe soyunmuştur.
Geçmişte sosyalist hareketlerin likidasyonunda oynadığı rolü benzer biçimde düzen muhalefetinin tasfiyesinde de oynayan liberal çizgi, karşı devrime verdiği destek nedeniyle tarihsel ihanetinin hesabını vermemiştir. Liberalizmin Türkiye siyasetindeki siyasetler üstü konumu değişirken bu çizginin etkisi, esas olarak Y-CHP ve Yeni Parti’de olduğu kadar Kürt siyasetinde de kendisini gösterecektir.
Liberalizmin yeni bir dünya ve yeni bir gelecek tasavvuru konusunda artık yeni bir önerisi kalmamıştır. Demokratikleşme hedefini Avrupa Birliği’ne üyelik ve Kürt sorununun çözümüyle sınırlayan liberalizm, Avrupa Birliği “değerlerinin” aşınması ve Kürt sorununda “çözümün” de İslamcı-faşist AKP-MHP iktidarının eliyle gerçekleşmesi karşısında söyleyecek sözünün sınırlarına gelmiştir.
TÜRKİYE İŞÇİ SINIFININ DEVRİMCİ ROLÜ
Siyasal gelişmeleri ve süreçleri sınıflar üstü ve sınıf mücadelesi dışı bir çerçevede ele almak mümkün değildir. Mevcut sorunların tümü, son kertede sınıf mücadelesinin türevleri ve yansımalarıdır. Ülkenin siyasal ve toplumsal dinamiklerini belirleyen temel olgu da yine sınıflar mücadelesidir.
Gençlik ve kadın hareketleri, gericilik karşıtlığı ve benzeri toplumsal ve siyasal dinamikler, son kertede sınıfsal bir zemine dayanmaktadır. Bu anlamda toplumsal dinamiklerle sınıfı aynı düzlemde, eşit kategoriler olarak ele almak da onları karşı karşıya koymak da doğru değildir. Toplumsal dinamikler sınıfsal bir zeminden yükselirken siyasal dinamikler de sınıf mücadelesinin çelişkilerinden doğan gündemler tarafından belirlenir.
Bu dinamiklerin doğrudan sınıfın ekonomik mücadelesine karşılık gelmemesi, ülkedeki siyasal ve toplumsal süreçlerin sınıflar üstü ya da sınıf mücadelesi dışı bir çerçevede ele alınabileceği anlamına gelmez. Bununla birlikte, her türlü siyasal ve toplumsal dinamiğin aynı zamanda sınıfları kesen bir boyut taşıması, siyasal mücadelenin toplumsal düzlemini tarif eder.
Sosyalistler, işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını temsil ederken toplumun bütününe seslenerek siyaset yapmak durumundadır. Çünkü geniş emekçi yığınlar toplumun dışında değil, toplumsal yaşamın merkezindedir. Sınıf, yalnızca üretim sürecindeki konumuyla değil, karşıt sınıfla mücadelesi içinde de tanımlanır. Bu mücadelenin toplumsal boyutu, işçi sınıfına seslenmenin zeminini ve çerçevesini oluşturur.
İşçi sınıfının örgütlü ve politik bir güç olarak siyasal ve toplumsal bir aktöre dönüşmesi, sınıf mücadelesinin fay hatlarında ortaya çıkan dinamikleri belirlemesi açısından büyük önem taşır. Bugün örgütlü ve politik bir güç hâline gelemeyen işçi sınıfının düzen siyasetinin hegemonyası altında kaldığı açıktır. Bu fasit dairenin kırılması, işçi sınıfının siyasete müdahale etmesine; bu müdahale ise sınıfın politik gücünün örgütlenmesine bağlıdır. İşçi sınıfının ayağa kalkması ve siyasal bir özne hâline gelmesi için devrimci siyasete ihtiyaç vardır.
Türkiye işçi sınıfının yapısı, kapitalizmin dönüşümüyle birlikte değişirken bu süreç sınıfın nicel ve nitel gücünün azalmasına değil, tersine artmasına yol açmıştır. Bugün Türkiye işçi sınıfı geçmişe kıyasla sayıca daha büyük, ancak örgütlülük bakımından daha zayıftır. Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunu işçi sınıfı oluşturmaktadır.
İşçi sınıfının örgütsüzlüğünü ve sendikal zayıflığını aşmak, mevcut sendikaların yetersizliklerini ve sınırlarını geride bırakmak, ancak sınıfın politik gücünü inşa etmekle mümkündür. İşçi sınıfı, kendi politik gücünü oluşturmadan örgütsüzlüğün ve sendikal bürokrasinin etrafına ördüğü zincirleri kıramaz. Komünistlerin temel görevi, işçi sınıfının siyasal partisini örgütlemektir.
Böylesi bir örgütlenmede öncelik sıralaması, öznel tercihlere bırakılamaz; siyasal mücadelenin nesnelliği bunu belirler. Sınıfı önce örgütleyerek siyasal ve toplumsal dinamikleri yönlendirmek ya da siyasal dinamikler üzerinden sınıfa ulaşmak, öznel bir tercih meselesi olmaktan öte, pratikte belirleyici bir anlam taşımaz. Komünistlerin temel görevi, sınıfın siyasal örgütlülüğünü, siyasetini ve hareketini yaratmaktır. Böylesi bir örgütlenmenin stratejik hedefi, sınıfın öncü kesimleriyle buluşmaktır.
İçinden geçtiğimiz kesitte, işçi sınıfının ve geniş emekçi yığınların karşı karşıya kaldığı sorunlar büyüyüp netleşirken kitlelerin sola yüzünü dönmemesinin temel nedeni, tek başına solun “üst siyaset” ile meşgul olması değildir. Genel olarak kimlik siyasetiyle malul hâle gelen Avrupa solunun emekçilerle buluşamamasının sebebi liberal-kimlikçi politikalar iken, Türkiye’de bunun karşılığı solun “siyaset üretimindeki” yetersizliğidir. İşçi sınıfını kuşatan ideolojik hegemonyayı kırmadan, yalnızca ekonomik taleplere sıkışmış bir mücadeleyle sınıfın devrimci örgütlenmesini sağlamak mümkün değildir.
AKP KARŞI DEVRİMİNE KARŞI SOSYALİST MÜCADELENİN İKİLİ GÖREVİ
Sosyalist mücadelenin belirleyici etkenlerinden biri sosyalist hareketin ve örgütlenmenin güçlenmesi, bir diğeri ise nesnel koşulların devrimci süreçler lehine gelişmesidir. Türkiye’nin devrim ve karşı devrim güçlerinin objektif konumlarından ve mücadele süreçlerinden bağımsız bir sosyalizm mücadelesi yürütmek mümkün değildir. Bununla birlikte AKP’nin karşı devrimci iktidarına karşı yürütülen ve bu iktidarın geriletilmesini hedefleyen “mücadele stratejisi”, çoğu zaman sosyalist devrim hedefinin karşısına konulan ve sosyalist mücadelenin geri çekilmesini savunan bir anlayışla ele alınmaktadır. Karşı devrimin geriletilmesinin yolunun ya yalnızca bir “demokrasi mücadelesi”nden ya düzen muhalefetine destek vermekten ya da sosyalist hedefleri erteleyip geniş muhalefet hareketine eklemlenmekten geçtiğini iddia eden, yılların birikimi olan bir siyasi ezber bulunmaktadır.
Ancak ülke ve dünya tarihinin neredeyse hiçbir kesitinde başarıya ulaşamamış olan bu strateji; ağırlıklı olarak seçim odaklı ele alınmakta, düzen partilerinin seçim hesaplarına alet edilen bir ezbere dönüştürülmektedir. Ülkedeki genel sağa kayışa dur diyecek bağımsız bir seçenek yaratılmaksızın yürütülen topyekûn sağcılaşma siyaseti, bugün “en geniş cephe” ve “demokrasi mücadelesi” adı altında kutsanmaya devam etmektedir. Bu anlayışın sonucu ise sosyalist hareketin her seferinde kendi temel görevlerini ertelemesi, adım adım etkisizleşmesi ve ideolojik olarak kan kaybetmesidir. AKP’nin ve karşı devrimin geriletilmesinin asli ve tek yolu; karşısında konumlanan düzen muhalefetini koşullu ya da koşulsuz desteklemekten geçmemektedir.
Sosyalizmin çıkarları ile karşı devrimin geriletilmesi mücadelesi arasında bir önem ya da öncelik hiyerarşisi yoktur. Karşı devrimin geriletilmesine yol açacağı iddia edilen adımların, sosyalist siyaseti etkisiz, belirsiz ya da önemsiz hâle getirecek koşul ve dayatmalar içermesi peşinen kabul edilemez. Karşı devrimci sürecin karşısında yer almak, bu sürecin geriletilmesi adına düzen siyasetinin dümen suyuna girmeyi zorunlu kılamaz. Sosyalist siyaset; bir yandan karşı devrimin geriletilmesinin ve nesnel koşulların devrim dinamikleri lehine gelişmesinin yanında yer alırken diğer yandan bu gelişmelerin kalıcı mevzilere dönüşebilmesi için sosyalizmin çıkarlarını her daim başa yazmak durumundadır.
1923 Cumhuriyeti’nin dönüşümü, reddedilmesi ve yıkılışıyla biçimlenen AKP’nin 24 yıllık iktidarı, bir karşı devrim süreci olarak tanımlanmalıdır. Cumhuriyet’in tarihsel kazanımlarının tasfiyesini hedefleyen bu süreç, aynı zamanda karşı devrimci tahkimatın derinleşmesi demektir. Burjuvazinin bütünüyle gericileşmesi ve 1923 Cumhuriyeti’nin ilerici kazanımlarını artık sırtından atılması gereken bir yük olarak görmesi; söz konusu birikimin, doğrudan sosyalizmin kuruluş zemini hâline gelmesini sağlamıştır. Bu tablo, Türkiye sosyalist hareketi için hem içine doğduğu tarihsel bir nesnellik hem de devrimci bir olanak olarak değerlendirilmelidir.
AKP iktidarının son bulması ve AKP anayasasının durdurulması önümüzdeki görevlerin başında gelmektedir. Bu görev, aynı zamanda karşı devrimin yenilgiye uğratılması ve yeni bir devrimci dönemin açılması anlamına gelecektir. Partimiz; AKP’ye ve karşı devrim sürecine kararlılıkla karşı çıkarken, bu sürecin karşısında yer alan toplumsal güçleri devrim saflarına çekmenin ve yeni bir cumhuriyet mücadelesinin parçası hâline getirmenin olanaklarını hesap etmek durumundadır. AKP’nin gerici rejimine karşı durmanın otomatik olarak düzen cephesine yedeklenmek anlamına gelmediğini bir kez daha vurgularken, düzen muhalefetinin her bir yalpalamasını ve ilkesizliğini kitlelere teşhir edecek devrimci, bağımsız ve sol bir odağın varlığı hayati önem taşımaktadır.
KARŞI DEVRİM SÜRECİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ ÜZERİNE: ÖZGÜNCÜLÜK HASTALIĞI
Karşı devrim karşıtı mücadelenin bir gereği olarak sürekli tekrarlanan “geniş cephe” ya da “demokrasi mücadelesi” ezberinin en önemli dayanak noktalarından biri “özgüncülük” iddiasıdır. AKP’li yılların ülke tarihinin en özgün dönemi olduğunu, 24 yıllık iktidar pratiği düşünüldüğünde içinden geçilen kesitin tarihsel bir kırılma noktasına ve “son viraja” tekabül ettiğini öne süren bu anlayış sorunludur. Zira bu “özgünlük” tespiti; sermayenin dönüşüm ihtiyaçlarının bir sonucu olarak biçimlenen karşı devrim sürecini sanki kapitalist gelişmenin ve rejim dinamiklerinin dışında, “normal dışı” bir olguymuş gibi sunmaktadır.
12 Eylül’den AKP’ye uzanan karşı devrim süreci; tarihsel bir sapma, normal dışına çıkma ya da bir kural ihlali değil, doğrudan Türkiye kapitalizminin gelişim dinamikleri ile emperyalizmin yönelimlerinin zorunlu bir sonucudur. Karşı devrimin ürettiği gericilik ve baskı, bu açıdan sermaye sınıfının yüzüne taktığı “demokratik” maskenin düşmüş hâlinden başka bir şey değildir. Türkiye’de burjuvazinin bu yalın ve çıplak hâlini “özgünlük” olarak tarif eden ve buradan siyaset üreten her hat, reformizmin sınırlarının dışına çıkamaz.
Bütün bunlarla birlikte, AKP iktidarına yönelik “özgüncülük” tespitlerine rağmen bu iktidara karşı özgün bir mücadele perspektifi sunulamamakta; aksine, geçmiş yılların “demokrasi mücadelesi” ezberi sürdürülerek düzen siyasetine yedeklenmeye devam edilmektedir.
DEMOKRASİ SORUNU VE SOSYALİST MÜCADELE
Türkiye’de sol siyasal mücadelenin uzun süredir iki ayrı programla yürütülmesi tarihsel bir vakadır. Sosyalist bir hat yerine demokratik bir program etrafında yürütülen mücadelenin eninde sonunda düzen siyasetinin bir parçasına dönüşmesinin işten bile olmadığı, Partimizin temel teorik saptamalarından biridir.
Öte yandan demokrasinin, tek başına toplumsal kurtuluşu sağlamayacağı; kendi başına bir ekonomik ve toplumsal sistem olmadığı açıkça vurgulanmalıdır. Demokrasinin, kapitalizm koşullarında sandık temsiliyeti kılıfıyla sermayenin sınıfsal diktatörlüğünün üstünü örten bir işlev gördüğünü 250 yıllık kapitalizm tarihi fazlasıyla göstermiştir. Bununla birlikte halkın devlet yönetimine katılımı anlamında demokrasinin, ancak ve ancak sosyalist bir sistemde gerçek anlamını kazanacağı yalnızca teorik bir doğru değil, aynı zamanda tarihsel ve pratik bir gerçekliktir.
Sosyalizmin karşısına demokrasinin konulması, özellikle liberal siyasetin hakikati ters yüz ederek ileri sürdüğü ideolojik bir tezdir. Sosyalist siyaseti antidemokratizmle yaftalayıp demokrasiyi ideal bir hedef gibi sunan liberalizm, tam bir illüzyon yaratmaktadır. Kapitalizm koşullarında asla gerçekleşmeyecek sanal bir “demokratizm” illüzyonu üreten bu çizgi, özünde kapitalizmin temel niteliği olan burjuva sınıf diktatörlüğünün üstünü örtmektedir.
Halkın kendi kendisini yönetebilmesi için öncelikle eşit ve özgür olması gerektiği gerçeğini hasıraltı eden liberal demokrasi anlayışı, doğrudan sosyalizmin karşısına dikilerek antikomünizmin ideolojik çerçevesini çizmektedir. Sosyalistler demokrasiye karşı değildir; ancak demokrasinin sosyalizmin karşısında alternatif bir seçenek olduğunu öne süren liberal tezin, gerçekte sosyalizmle mücadelenin ideolojik bir aracına dönüştürülmek istendiği tarihsel bir vakadır.
Türkiye solunda görülen “demokrasicilik”; açık ki sosyalizmin yerini alan ya da onu önceleyen bir işlevle tanımlanmış ve kavranmıştır. Sosyalizm yerine demokrasi, sosyalist iktidar hedefi yerine “demokrasi cephesi” siyaseti; dün tamamlanmamış burjuva demokratik devrimi teziyle gerekçelendirilirken, bugün faşizme, gericiliğe ya da AKP’nin karşı devrimine karşı mücadelenin yegâne zeminiymiş gibi sunulmaktadır.
Faşizme, gericiliğe ya da AKP’ye karşı mücadele etmek açısından demokrat bir hatta durmak asgari bir çizgi sayılabilir; ancak bu durum, sosyalizmin yerine demokrasiyi ikame etme zorunluluğunu doğurmaz. Öte yandan en geniş ortaklık veya cephe siyasetini kurabilmek adına azami sosyalizm programını geri çekip asgari demokrasi programını öne çıkarmak, sanki siyasetin kaçınılmaz bir kuralıymış gibi sunulsa da özünde oldukça geri bir yaklaşımdır. Nitekim bugüne kadar bu yaklaşım hiçbir tarihsel kesitte başarıya ulaşamamış; mücadeleyi geri bir çizgiye çektiği gibi sosyalist hareketi de giderek sosyal demokrat, hatta sıradan liberal-demokrat bir çizgiye hapsetmiştir.
Demokrasi, kendinden menkul soyut bir rejim değil, iktidarın sınıfsal karakteriyle tanımlanabilecek bir olgudur. Bugüne kadar kapitalist egemenliğin üstünü örten bir kılıf işlevi gören demokrasinin bütün ilerici kazanımlarının, doğrudan işçi sınıfının tarihsel mücadelesiyle elde edildiği bir kez daha vurgulanmalıdır. Örgütlenme, ifade ve basın özgürlüğü ile seçme ve seçilme hakkı biçiminde somutlanan demokratik hak ve kazanımlar; işçi sınıfı mücadelelerinin sonucu, bu anlamıyla da devrimci ve sosyalist mücadelenin birer ürünüdür. Ülkedeki demokratik hak mücadeleleri karşısında komünistlerin temel görevi, bu süreçlerin karşısında konumlanmak değil, devrimci mücadeleyi ileri taşımaktır. Tam da bu nedenle komünist partinin temel görevi; sosyalist hattın güçlendirilmesi ve örgütlenmesidir.
TÜRKİYE SOSYALİST HAREKETİNİN GÜÇSÜZLÜĞÜNÜN NEDENİ İDEOLOJİK İLKELERİ DEĞİLDİR
Türkiye sosyalist hareketinin güçsüzlüğüne ve toplumsal etkisizliğine gerekçe olarak sunulan unsurların başında, sosyalist hareketin “kapsayıcılık” sorunu gelmektedir. Bu tezin temel olarak iki boyutu bulunmaktadır:
Birincisi; sosyalist hareket, geniş toplumsal kesimlere seslenirken ve bu kitlelerin siyasal duyarlılıklarına hitap ederken ciddi bir ideoloji-siyaset ikilemi yaşamaktadır. Sosyalist hareket, somut siyasal mücadele başlıklarını ideolojik hat üzerinde siyaseten yeniden üretmek yerine; tersine, siyaset yapmayı sekteye uğratacak biçimde siyasetin yerine ideolojiyi ikame etmektedir. “Salt ideolojik doğrularla” hareket eden bu yaklaşım, Türkiye solunun kendi dışındaki siyasal ve toplumsal dinamiklerle bağ kurmasının ve kitlelerle rezonans yakalamasının önündeki en büyük engellerden biridir.
Farklı toplumsal ve siyasal dinamiklere işçi sınıfı adına seslenebilmenin, onlarla temas kurabilmenin ve kitlelerin yüzünü sınıf partisine döndürebilmesinin yolu, somut ve devrimci bir siyaset üretiminden geçmektedir. Bu anlamıyla Türkiye sosyalist hareketi, kendi dışındaki her dinamik ve hareketle ilişki kurarken onları yalnızca soyut bir ideolojik eleştiriye tabi tutmakta; bu eleştirel tutum ise kaçınılmaz olarak kitlelerle araya mesafe koyan bir ayrışmaya dönüşmektedir. Somut siyasal müdahalenin ve seslenişin karşısına soyut ideolojik kalıpların konulması, sosyalist hareketin kendi dar kabuğunu kırmasını engellemektedir.
Meselenin ikinci boyutu ise bu defa tersinden bir mantıkla siyasal yaklaşım ile ideolojik duruşun birbirine eşitlenmesinin vaaz edilmesidir. Bu yaklaşımda siyasal düzlemden ideolojik alana kayılarak sosyalist hareketin ilkeli ideolojik duruşu, toplumsallaşmasının önündeki temel engelmiş gibi tarif edilir. Daha doğrusu “kapsayıcılık” sorunu, siyasal müdahale araçlarındaki yetersizlikle değil, ideolojik katılık veya tavizsizlik gibi niteliklerle açıklanmaktadır. Böylece sosyalist hareketin; “daha fazla Kemalist, daha fazla Kürt hareketine eklemlenen, daha fazla liberal-özgürlükçü ya da dinî inançlara daha saygılı bir hat izlemediği için” küçük ve etkisiz kaldığı tezi öne sürülmektedir.
Sosyalist hareketin kendi dışındaki toplumsal ve siyasal dinamiklerle kuracağı bağ, devrimci siyaset zemininden çıkarılıp ideolojik bir taviz alanına çekilmekte; nihayetinde en büyük sorunun Kemalist, liberal ya da muhafazakâr “olamamak” olduğu iddiası gündeme getirilmektedir. Bu reformist tezin pratik yansımalarından biri de sosyalist hareketin kitlelerle buluşamamaktaki temel probleminin bir “dil ve üslup sorunu” olduğu yönündeki bir diğer ezber olarak karşımıza çıkmaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken en kritik nokta; sosyalist hareketin siyasal gündemlere dönük öncelikleri ile “gündemlerin” siyaseti belirleme derecesi ve sınırlarıdır. Sosyalist hareket, siyaset dışı bir kulvarda kalarak var olamaz; ancak mücadele stratejisi, kesinlikle burjuva siyasetinin gündemleri peşinde sürüklenmek değildir.
Sosyalist hareketin kendi dışındaki siyasal, toplumsal ve sınıfsal dinamiklerle ideolojik kesişim alanları dar olsa da siyasal kesişim alanları son derece geniş olabilir. Dolayısıyla devrimci hat; hem ideolojik mücadeleyi tavizsiz sürdürmeyi hem de somut politik mücadeleyi eş zamanlı olarak yükseltmeyi gerektirmektedir.
Sosyalist hareketin toplumsallaşmasının önündeki en büyük engellerden biri de egemen ideoloji karşısında etkin ve güçlü bir ideolojik mücadelenin yürütülememesidir. Başta kültür ve sanat alanı olmak üzere ideolojik üretimde sosyalist hareketin gerilemesi, burjuva ideolojik merkezlerin gerisinde kalması ve akademik alanın siyasal mücadelenin tamamen dışına düşmesi bu durumun somut göstergeleridir. Bu tabloda piyasa ilişkilerinin bütün alanları kuşatmasının payı büyük olduğu kadar, reel sosyalizmin yenilgisi sonrasında Marksizm-Leninizm’e yönelik toplumsal düzeyde yaşanan inanç ve güven kaybının da ciddi bir etkisi vardır. Kastedilen bu güven kaybı, sosyalist kadroların kendisinden ziyade, geniş kitleler nezdinde oluşan genel bir algıya işaret etmektedir.
Reel sosyalizmin çözülüşünün ardından kapitalizmin inşa ettiği egemen ideolojik aygıtlar, antikomünizmin toplumsallaşması için sistemli bir çaba yürütmüştür. Ancak gelinen aşamada kapitalizmin insanlığa vaat ettiği geleceğin otoriter/totaliter rejimlerden ibaret olduğu bütünüyle açığa çıkmış; öyle ki liberalizm bile kendi krizini aşabilmek adına “işçi sınıfı liberalizmi” gibi kavramları tartışmaya açmak zorunda kalmıştır.
DEVRİM KÜRT SORUNUNA SIĞMIYOR
Türkiye sosyalist hareketinin yaşadığı geri çekilmenin gerekçelerinden biri olarak, solun Kürt sorununa yaklaşımındaki eksiklik gösterilmektedir. Bu anlayışa göre Türkiye’nin içinde bulunduğu krizin temel nedeni Kürt sorunu sayılmakta; hatta Kürt sorununun çözümünün, ülkedeki emek-sermaye çelişkisinin çözülmesini de sağlayacak yegâne politik ve toplumsal zemin olduğu iddia edilmektedir.
Geçmişte işçi sınıfı ile yoksul köylünün ittifakı temelinde ele alınan Kürt hareketiyle “stratejik ittifak” olgusu bugün geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü radikal demokrasiden liberal demokrasiye yönelen Kürt siyasi hareketi, AKP eliyle kurulan İkinci Cumhuriyet rejimine entegre olma kulvarına girmiştir. Doğrudan “düzenle barışma” anlamına gelen bu entegrasyon süreci; Kürt hareketiyle sosyalist hareket arasındaki ittifak arayışlarını hem stratejik hem de somut politik düzeyde çoktan hükümsüz kılmıştır.
Kürt siyasetinin yüzünü AKP’ye dönmesi bugün yeni bir “çözüm süreci” tartışmasıyla birlikte yeniden gündeme gelirken, bu yönelimin aslında gecikmiş bir adım olduğu ayrıca vurgulanmalıdır. Oslo ve Dolmabahçe süreçleri ve özellikle Suriye’nin kuzeyinde Amerikan emperyalizmiyle doğrudan yürütülen iş birliği hatırlandığında; Kürt hareketinin rotasını çoktan değiştirdiği ve İkinci Cumhuriyet rejimiyle entegrasyon sürecine girdiği açıkça görülecektir.
Gezi Direnişi’nin ardından Türkiye solundaki bazı kesimler tarafından koşulların değiştiği, Kürt hareketinin demokratik muhalefetin doğal bir parçası hâline geldiği ve cumhuriyetçi-seküler kitlelerle Kürt dinamiğinin “Saray rejimine karşı” ortaklaştığı iddia edilmiştir. Bu söylem eşliğinde Kürt siyasetiyle kurulan ittifak bir “yeni demokrasi ittifakı” olarak sunulmuş ve HDP listelerinden seçimlere girilmiştir. Ancak Kürt siyasi hareketinin gerçekte nasıl bir çizgiye yerleştiği bugün bir kez daha netleşmiştir: Karşımızda kendisini “ekolojik-feminist sosyalizm” olarak tarif eden, özünde ise doğrudan kimlikçi ve liberal-demokrat bir hat bulunmaktadır. Gelinen aşamada komünistlerin bu süreçte aldığı ilkeli tutum ve yaptığı tarihsel uyarılar bütünüyle doğrulanmıştır.
Kürt sorununu merkeze almayı Kürt siyasetiyle yakınlaşmak olarak özetleyen tezin, sosyalist mücadele açısından önsel ve kaçınılmaz bir doğru olmadığı ampirik olarak kanıtlanmıştır. Uzun süredir Kürt siyasi hareketiyle ittifak içinde bulunan veya bu ittifakı stratejik bir zorunluluk olarak savunup gereklerini uygulayan örnekler; bu süreçte sosyalist hareketi büyütmek bir yana, ciddi bir kimlik erozyonuna uğramış ve likidasyona yol açan bir durumla karşılaşmışlardır. Sosyalistlerin Kürt siyasetini sola çekme “amacıyla” kurdukları bu ilişkinin bedeli, Kürt hareketi tarafından içerilerek örgütsel ve ideolojik olarak “çözülmek” olmuştur.
Öte yandan Kürt siyasetinin tarihsel bir iddiası olarak öne sürülen “Kürt sorununun çözümünün Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacağı” ya da “Kürt devriminin Türkiye devriminin öncülü olacağı” tezi zaman içinde yanlışlanmıştır. Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim, Suriye’nin kuzeyinde yaşanan süreç ve Türkiye’deki “çözüm süreci” pratikleri; Türkiye’de sola alan açmamış, aksine ABD, İsrail ve AKP’nin gerici rejiminin stratejik çıkarlarıyla uyumlu bir hatta oturmuştur. Kürt hareketinin “mevzi kazanımı” olarak sunduğu gelişmelerin hiçbiri, Türkiye’deki emek-sermaye çelişkisinin çözümü doğrultusunda devrimci siyasete bir alan açmamıştır. Kürt sorununda son 50 yılda yaşanan gelişmeler, Kürt milliyetçiliğinin yükselişiyle birlikte buna tepkisel olarak Türk milliyetçiliğini de tırmandırmıştır. Türkiye’de gerici-faşist tahkimatın güçlenmesinde, Kürt siyasetinin izlediği şiddet yöntemleri ve ayrılıkçı hattın da doğrudan etkisi olmuştur.
Bugün sosyalist hareketin toplumsal bir güç hâline gelememesinin nedeni Kürt sorununa duyarsız kalması değildir; aksine Türkiye devriminin Kürt sorununa sığmadığı açıkça ortaya konmalıdır. Bu devrimin en kritik bileşenlerinden biri olan Kürt emekçilerinin Türkiye proletaryasının organik bir parçası hâline gelmiş olması, meselenin yalnızca ulusal bir sorundan ibaret olmadığını, özünde doğrudan bir sınıf sorunu olduğunu çok daha net bir biçimde göstermektedir.
CUMHURİYETÇİLER SOSYALİZM SAFLARINA
Türkiye sosyalist hareketinin toplumsal bir güç hâline gelebilmesinin bir diğer yolu olarak, sosyalizmin geri çekilip Kemalizm ile ikame edilmesi önerilmektedir. Oysa Türkiye sosyalist hareketinin ülkenin ilerici birikimi ve cumhuriyetçi kitlelerle arasındaki mesafeyi kapatması gerekliliği ile sosyalizmin adeta bir “sol Kemalizm” anlayışıyla eşitlenmesine yol açacak ideolojik ve programatik bir esneklik kesinlikle aynı şey değildir. Sosyalizmi sol Kemalizm olarak okuyan ya da sosyalizmi erteleyip sol Kemalizm’i bir aşama olarak öne süren tezlerin Türkiye’de sosyalist hareketi büyütebileceği iddiası, bilimsel olmadığı gibi ampirik olarak da doğru değildir. Bugün “sosyalist-Kemalist ittifak” adı altında sunulan yaklaşım, özünde sosyalizmin sol Kemalizm’le ikame edildiği aşamacılığın güncellenmiş bir versiyonundan ibarettir. Bununla birlikte sosyalist hareketin —12 Eylül sonrası liberal ve Kürtçü ideolojik etki nedeniyle— Kemalizm ile kurduğu “arızalı” ilişki; artık sağlıklı, kompleksiz ve doğrudan devrimin sınıfsal çıkarlarına göre yeniden tanımlanmak zorundadır.
Öncelikle Kemalizm’in Kürt siyasetine reaksiyon olarak yükseltilen milliyetçi kanadı, Kemalist toplumsallığın yekpare ve türdeş bir ideolojik şekillenişe sahip olmadığını gösteren olguların başında gelir. Her ne kadar tarihsel ve kurumsal anlamda milliyetçilik doğrudan kontrgerilla örgütlenmesinin bir uzantısı olan faşist hareketin geleneğinden beslense de bugün yüzünü Atatürk’e dönerek “seküler milliyetçilik” biçiminde somutlanan sağ bir yorum, azımsanmayacak bir toplumsal tabana kavuşmuştur. Bu kesimin katı antikomünist karakteri nesnel bir veri olarak kabul edilmelidir. Ancak bununla birlikte —ve çok daha önemlisi— cumhuriyetçi, laik, bağımsızlıkçı, devletçi ve halkçı duyarlılıklara sahip geniş toplumsal kesimlerin, en genel anlamıyla sol ideolojiye ve devrimci fikirlere uzak olmadığı gerçeği cesaretle ortaya konmalıdır. Öte yandan Kemalizm’in bugün kurumsal veya homojen bir siyasal hareket olmaktan ziyade kitlesel toplumsal muhalefetin simgesel bir bayrağına dönüşmüş olması, sosyalist hareketin yok sayamayacağı tarihsel ve siyasal bir özgüllüktür.
Düne kadar Kemalizm ile arasındaki ideolojik mesafeyi tanımlayarak siyasal tutum alan sosyalist hareket açısından bugün seslenilebilecek geniş bir ilerici ve cumhuriyetçi toplumsal zeminin mevcudiyeti; sosyalist siyaset alanının daralmasına değil, aksine hareketin kitleselleşme ve toplumsallaşma olanaklarının güçlendiğine işaret etmektedir.
Bugüne kadar sosyalist hareketin Kemalizm’e yönelik yaklaşımı temel olarak üç olgu üzerinden biçimlenmiştir: Reddiye, tamamlamak ve aşmak. Bu üçlü formülasyon, tarihsel olarak sosyalist hareket ile Kemalizm arasındaki tanımı ve mesafeyi belirleyen ana çizgi olmuştur. Kemalizm’i, Türkiye burjuva devriminin kurucu ve ilerici bir siyaseti olarak değil, bütünüyle gerici burjuvazinin bir ideolojisi sayıp doğrudan faşizmle eşitleyen anlayış; reddiyeci bir tutum olarak belirmiş ve ağırlıklı olarak Maocu geleneklerin politik doğrusu olarak şekillenmiştir. Türkiye’de dinci gericilerin ve liberallerin Kemalizm’e dönük tarihsel reddiyesi ile bu sol anlayışın kesişmesi; aslında bugün Kürt siyasetinin, liberalizmin ve dinciliğin ortaklaştığı hattın tarihsel-ideolojik referansını oluşturmuştur.
Kemalizm’in bütünüyle gerici bir kapitalist ideoloji olarak görülmesine dayanan reddiyeci-kopuşçu teze karşılık; 1950 karşı devrimi sonrasında Cumhuriyet devrimlerinin yarıda kaldığı yönündeki saptama, sosyalist hareket ile Kemalizm arasındaki mesafeyi kapatmıştır. Bu doğrultuda yarım kalan burjuva demokratik devrimini tamamlama görevini sosyalist hareket üstlenmiş ve Milli Demokratik Devrim (MDD) tezi tam da bu teorik yaklaşımın bir ürünü olarak şekillenmiştir. Ancak “Kemalist devrimin yarıda kalması” tezi ile “sosyalist Türkiye” hedefi arasında beliren gerilim, tarihsel olarak Türkiye sosyalist hareketinin temel bölünme dinamiklerinden biri hâline gelmiştir. Bu gerilim, aynı zamanda solun CHP ile kurduğu mesafeyi ve ideolojik sınırları belirleyen ana faktörlerden biri olmuştur.
Kemalizm ile sol arasındaki ilişkinin bir diğer boyutu ise bu defa tersinden, “sol Kemalist” bir eksen üzerinden tanımlanmıştır. Bu yaklaşım; ülkenin ancak sosyalizmle kurtulabileceğini, fakat sosyalizme de ancak Kemalizm geçilerek varılabileceğini savunan tezdir. Söz konusu anlayış, özünde Kemalizm ile sosyalist hareket arasında doğrusal ve zorunlu bir korelasyon kurulması anlamına gelmektedir.
Türkiye sosyalist hareketinin Kemalizm karşısında sergileyeceği ilkeli ve devrimci tutum ise “reddiye” ve “tamamlama” çizgilerinin ötesinde, onu “aşmak” olarak tarif edilebilir. Genel olarak kapitalizmden sosyalizme geçişin nesnel koşullarının varlığı üzerine inşa edilen bu görüş; Kemalizm’i ülkenin ilericilik tarihinin tarihsel ve önemli bir momenti olarak değerlendirirken, bugün kapitalizmi aşmanın tek yolunun doğrudan sosyalist devrimden geçtiği tezini öne sürer. Söz konusu yaklaşım; sosyalizme geçmeden kapitalizmin aşılamayacağını, burjuva devriminin tarihsel sınırlarına ulaştığını, Türkiye burjuvazisinin demokratik görevleri yerine getirmesinin ontolojik olarak imkânsızlaştığını ve gericileşmesinin kaçınılmaz olduğunu formüle eder. Bu durum, Türkiye kapitalizminin eşitsiz gelişimin doğrudan bir sonucudur.
Bugün karşı karşıya kaldığımız sosyalist hareket ile Kemalizm arasındaki ilişki, geçmiş yılların dar tartışma kalıplarının ötesindedir. Geçmişte “Kemalist devrimi” tamamlamak üzere öne sürülen “demokratik-ilerici-ulusal cephe” formülü, bugün İslamcı faşizme karşı mücadele gerekçesiyle yeniden gündeme getirilmektedir. Ancak bu yaklaşım, özünde sermaye düzeninin restorasyoncu kanadına yedeklenmekten ve bağımsız devrimci hattı tasfiye etmekten başka bir anlama gelmemektedir.
CHP’nin politik çizgisi ve programı itibarıyla doğrudan sermaye sınıfının bir partisi olduğu hem 1980 öncesinde hem de sonrasında net bir biçimde görülmüştür. Kapitalist Türkiye’yi inşa etme ve milli burjuvaziyi yaratma hedefinin, CHP’nin diğer ilkeleri kadar asli bir karakteri olduğu kesinlikle unutulmamalıdır. 80 öncesinde bizzat sosyalist hareketi düzen kanallarına çekme işlevi gören bir partinin, bugün AKP eliyle kurulan İkinci Cumhuriyet rejimini köklü biçimde dönüştüreceğini beklemek ise tarihsel bir yanılsamadır. CHP; sermaye sınıfının ve kapitalist sistemin ihtiyaçlarını kavrayabilen, emperyalist dünya sisteminin yönelimlerine göre kendisini hızla uyumlaştıran bir sermaye partisidir. Bakü Kurultayı ve TKP’nin kuruluşundan hemen sonra ilan edilen Halkçılık Beyannamesi, TİP’in Meclise girdiği 1960’ların ortasında CHP’nin kendisini “ortanın solunda” tanımlaması ve 1970’lerde sosyalist hareketin yükselişi karşısında ortaya atılan “Düzen Değişmeli” söylemi; CHP’nin ancak solun basıncı altında ve hangi tarihsel koşullarda sola çekildiğinin somut örnekleridir. Dün sosyalist solu düzen sınırlarına çekme işlevini üstlenen CHP, bugün de toplumsal direnci ve muhalefeti rejimin restorasyonuna eklemleme göreviyle hareket etmektedir. Kılıçdaroğlu dönemi “Yeni CHP” çizgisinin gerçek tarihsel anlamı tam da budur.
Bugün “eski CHP”nin misyonu bütünüyle tamamlanmıştır. Dönem dönem CHP için dile getirilen “kurucu ayarlara dönüş” söylemi; ülkenin geldiği aşama, kapitalizmin gelişmişlik düzeyi, emperyalist sistemle kurulan bağımlılık ilişkileri ve sermayenin nesnel çıkarları bağlamında imkânsızdır. Yüz yıl önce kurulan Cumhuriyet’in aynı biçimde tekrarı mümkün olmadığı gibi CHP’nin geçmişe dönerek Kuvayımilliye çizgisine çekilmesini beklemek de tarih ve sosyoloji dışıdır. Kaldı ki Kemalizm’in asli kadrolarının mirasçıları bile bugün CHP saflarını terk etmiş; Yeni Parti adıyla sermayenin restorasyoncu kanadının Altılı Masa ve “Y-CHP” gibi birer parçası hâline gelmişlerdir. Tarihsel olarak Cumhuriyet’in ve Kemalizm’in oynadığı ilerici rol üzerinden bugün yeniden devletçi, laik, cumhuriyetçi ve bağımsızlıkçı ilkeler etrafında bir “milli burjuvazi” yaratma şansı bulunmamaktadır. Tarihsel olarak 1923 Cumhuriyeti’nin bütün kazanımları ve ilericiliği, bugün ancak sosyalist bir Cumhuriyet’in programında yaşatılabilir. Türkiye sosyalist devrimi, 1923 Cumhuriyeti’nin tarihsel ve ilerici birikiminin üzerine basarak yükselecektir.
Bu doğrultuda bugün Kemalizm ile sosyalizm arasındaki ilişki tek taraflı bir reddiye düzleminde ele alınamaz; böylesi bir tutum Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal gerçekliğinden kopmak anlamına gelir. Aynı şekilde Kemalist devrimin tamamlanması ya da burjuva demokratik devrimine öncelik verilmesi meselesi de politik olarak gündemden çoktan düşmüştür. Bizzat CHP tarafından açılan kapitalist yolda büyüyen ve semiren “milli burjuvazi”, bugün emperyalizmle tam bir iş birliği hâlinde dinci-gerici AKP’yi iktidara taşımış ve Kemalizm’in yüzyıl önceki tarihsel değerlerini sırtından çoktan atıp tasfiye etmiştir. Sosyalist hareket, tam da bu nedenle 1923’ün cumhuriyetçi ve ilerici birikimini devrimci bir anlayışla sahiplenerek “Yeni bir Sosyalist Cumhuriyet” şiarını önüne koymak zorundadır. Dolayısıyla sol Kemalizm ile eşleşen veya ona yedeklenen bir çizginin, özünde sosyalizmi temsil etmek bir yana, hareketi geriye çekeceği son derece açık bir gerçektir.
Dün Kemalizm’i “tamamlama” çizgisine karşı Kemalizm’i “aşmak” fikri etrafında şekillenen sosyalist devrim stratejisi; bugün Kemalist ve cumhuriyetçi toplumsal kesimlerin rejim karşısında muhalefette konumlandığı gerçeğini dikkate alarak kendisini güncellemek zorundadır. Bugün ile geçmiş arasındaki en temel stratejik fark tam da burada yatmaktadır.
“Sosyalist-Kemalist ittifak” adı altında dillendirilen yaklaşım ise özünde sol Kemalizm’e yönelerek ya da “sosyalizme varmanın yolu Kemalizm’den geçer” dar tezine sıkışarak ele alınmaktadır. İttifakların somut siyasal aktörler arasında gerçekleştiği gerçeği ortadayken, bugün “Kemalizm’i hangi aktör temsil etmektedir?” sorusunun güncel siyasal bir yanıtı bulunmamaktadır. Geçmişte “ilerici ordu” ya da CHP olarak gösterilen Kemalist siyasi özne bugün mevcut değildir. Dün orduya atfedilen “ilericilik” rolünün Türkiye solu açısından nasıl ağır bir hüsranla sonuçlandığı kesinlikle unutulmamalıdır. 12 Mart ve 12 Eylül askeri müdahaleleri ile CHP’nin bütün siyasi tarihi boyunca üstlendiği misyon; sermaye devletinin sınırları dışına çıkmadığı gibi, solun toplumsal yükselişini “zor ve ikna” yöntemleriyle engellemekten ibaret olmuştur. Bugün kendisini ağırlıklı olarak Kürt sorunu üzerinden milliyetçi tepkisellikle temsil eden kesimlerle yan yana gelerek “sosyalist-Kemalist bir ittifak” kurulamayacağı, böyle bir hatta dayanarak sosyalizmin ileriye taşınamayacağı bizler açısından gayet nettir.
Ayrıca “sosyalist-Kemalist ittifak” söylemi adına sosyalist iddiaları geriye çekerek kendisini sol Kemalizm ile tanımlayan bu çizginin, toplumsal ve siyasal bir güç hâline gelemediğini son 40 yıllık somut pratik açıkça göstermiştir.
Bugünün devrimci partisinin örgütlenme çizgisi ve Türkiye devriminin yolu; doğrudan ve tavizsiz bir sosyalizm perspektifinden, “Sosyalist Türkiye” şiarından ve sosyalist iktidar hedefinden geçmektedir. Sosyalist devrim stratejisinin güncellenmesi ve bugünün koşullarında yeniden üretilmesi bakımından temel fark ise geniş Kemalist kitlelerin artık rejim karşıtı toplumsal muhalefetin zeminini oluşturmasıdır. Bu toplumsal zeminin sosyalizm potasında birleştirilerek devrimci bir mücadele kulvarına sevk edilmesi, devrimci partinin önündeki acil ve temel görevdir. Komünistlerin Kemalizm’e ve Cumhuriyet’e bakışlarını güncel siyasal ihtiyaçlar doğrultusunda bu devrimci kavrayışla yeniden tanımlaması, siyasal bir pragmatizm değil, somut devrim arayışının zorunlu bir sonucudur.
Parti; dinci gericilerin ve liberallerin temsil ettiği reddiyeciliğe, geçmişte devrimci demokrasinin savunduğu “Atatürk devrimlerini tamamlama” (CHP ile ortak bir demokrasi cephesi kurma) çizgisine ya da sosyalizme varabilmek için önce Kemalizm’i veya demokrasiyi şart koşan aşamacılığa prim veremez. Aksine parti; Cumhuriyet’i ve onun tarihsel kazanımlarını bağrında taşıyan ve aşan bağımsız bir sosyalist iktidar perspektifine sahiptir.
Kemalizm’i; bir yandan ülkenin ilerici burjuva devrimine imza atan bir ulusal kurtuluş hareketi olarak, diğer yandan ise kapitalist Türkiye’yi inşa etme ve milli burjuvaziyi yaratma hedefiyle diyalektik ve tarihsel bir perspektif içinde ele almak gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında sosyalizm, sol Kemalizm ile eşlenemeyeceği gibi; Kemalizm’i bugünün kurtuluş reçetesi olarak görmek de onu bütünüyle bir “sermayenin gerici ideolojisi” sayıp reddetmek de isabetli ve devrimci yaklaşımlar değildir.
Sosyalizmin kitlesel bir siyasal kuvvet olarak sahneye çıkması için ülkenin sınıf mücadelesinde solda duran en geniş toplumsal kesimlere seslenme, onları kapsama, örgütleme ve harekete geçirme sorumluluğu komünistlerin önündeki en acil görevdir. Bu görevin yerine getirilmesi sürecinde yürütülen siyasi mücadelenin pivot ayağı ise Sosyalist Devrim Stratejisi’dir.
Son olarak Kemalizm’in milliyetçilik anlayışının, doğrudan ırkçı-Turancı bir milliyetçilikten farklı olduğu açıktır. Bununla birlikte Cumhuriyet’in kuruluşu, aynı zamanda ulusal ve üniter bir devlet yapısının inşası olarak gerçekleşmiştir. Bugün AKP’nin üniter ve ulusal devleti tasfiye edip neo-Osmanlıcı ve ümmetçi yeni bir rejim kurma hamleleri karşısında, seküler-milliyetçi ve ulusalcı tepkilerin çıkma olasılığı yüksektir. Komünistler; cumhuriyetçi ve ilerici kitlelere seslenirken, aynı zamanda faşizmin de beslenme zeminine dönüşebilecek bu türden reaksiyoner milliyetçilikle ideolojik olarak mücadele etmek zorundadır. Sosyalistlerin emperyalizme karşı üniter devleti ve bağımsızlığı savunması ise onların bu milliyetçi sapmalara karşı yürüteceği mücadelede en güçlü ideolojik silahlardan biridir.
Sosyalistler; ilerici, cumhuriyetçi ve Kemalist geniş kitlelere seslenirken sempati kazanmak adına milliyetçi ve geri siyasal tutumlara karşı ilkesiz bir tavırsızlık içinde olamaz. Siyasal esneklik adına ideolojik hattı geriye çekme tehlikesi, tam da bu tür pragmatik yaklaşımlarla ortaya çıkmaktadır. Bugün belirleyici olan reaksiyoner milliyetçi refleksler değil, doğrudan emperyalizme ve sermaye düzenine karşı yürütülen anti-kapitalist mücadeledir. Öte yandan ülkemizde milliyetçilik çift yönlü bir dinamik olarak karşımızda durmaktadır. Ne Türk ne de Kürt milliyetçiliği zemininden Türk ve Kürt emekçilerinin tarihsel birliği çıkabilir. Aksine Türk ve Kürt emekçilerinin, halkın soldan, emekten ve laiklikten yana olan kesimlerinin gerçek ortaklığı; ancak yeni bir Sosyalist Cumhuriyet mücadelesi ve ortak bir yurtseverlik kültürü zemininde mümkündür.
LİBERALİZM VİRÜSÜNE KARŞI MÜCADELE YÜKSELTİLMELİDİR
Bir dönemin “özgürlük” talebi, ağırlıklı olarak liberalizm tarafından sahiplenilmekte ve sosyalizme karşı ideolojik bir eleştiri silahı olarak kullanılmaktaydı. Ancak reel sosyalizme karşı yürütülen bu “hür dünya” retoriği artık bütünüyle geride kalmıştır. ABD ve Avrupa Birliği’nin temsil ettiği ideolojik değerlerin gerçek bir özgürlük yaratmadığı; mülteci krizinde sergilenen insanlık dışı tutumlarda ve Rusya-Ukrayna savaşı sürecinde köpürtülen Rus düşmanlığında net biçimde görülmüştür.
Bununla birlikte “özgürlük” tartışmaları bağlamında ele alınması gereken bir diğer olgu ise “kimlik siyasetidir”. Sınıf siyasetinin yerine ikame edilen ya da sınıfla eşdeğer tutulan, doğrudan cinsiyet ve etnik kimlik zemininde yürütülen bu hat; Avrupa ve Amerika’da liberal, sosyal demokrat, çevreci ve feminist çevrelerin yaşadığı ideolojik ve siyasal yenilginin en temel nedenlerinden biridir. Batı’da liberalizmin sarıldığı etnik ve cinsiyet temelli kimlikçilik, aslında liberal siyasetin sosyalizme ve sınıf mücadelesine karşı geliştirdiği “özgürlük” söyleminin gelip dayandığı tıkanma noktasını simgelemektedir. Sınıfsal ve toplumsal bir eşitlik/özgürlük mücadelesi yerine “farklılıkları” mutlaklaştırıp öne çıkarmayı özgürleşme sanan bu yaklaşımın, özünde emekçi sınıfların tarihsel birliğine ve ortak mücadelesine büyük zararlar verdiği ortadadır. Dolayısıyla söz konusu ideolojik çizginin masum bir hak arayışı olduğunu düşünmek için hiçbir gerekçe bulunmamaktadır.
Emperyalist merkezler tarafından üretilen kimlikçilik ve “liberal özgürlükçülük” söylemleri üzerinden “kimliksel farklılıkları” merkeze koyan siyasetin, bugün Türkiye’de toplumsal bir marjinalleşmeye tekabül ettiği açıkça görülmelidir. Kendisini ağırlıklı olarak cinsel kimlik politikaları üzerinden tarif eden bu çevrelerin; ülkede derinleşen sömürüye, yoksulluğa, gericiliğe, eşitsizliğe ve geleceksizliğe karşı bir çözüm üretmeleri mümkün değildir. Aksine bu kesimlerin, Türkiye’de sınıfsal ve örgütlü mücadeleye dönük karşıtlığın da ana merkezlerinden biri hâline geldikleri ayrıca saptanmalıdır.
Geçmiş yıllarda yalnızca kadın özgürlüğü ve cinsiyet eşitliği üzerinden değil; aynı zamanda ekoloji, çevre ve hayvan hakları başta olmak üzere çeşitli temalarda beliren sivil toplumcu (STK’cı) hattın toplumsal mücadelelerdeki başarısızlığı net bir biçimde ortadadır. Sosyalist ve devrimci çizginin bu alanlara dair bütünlüklü bir çözüm önerisinden yoksun olduğunu düşünmek ise büyük bir yanılsamadır. Kapitalist sömürüye ve emperyalist sisteme karşı ilkesel bir tutum almadan kadın sorunundan cinsiyet ayrımcılığına, ekolojik yıkımdan hayvan haklarına kadar hiçbir alanda kalıcı bir çözüm üretmek mümkün değildir. Bu yaklaşım asla bir “sınıf indirgemeciliği” olarak görülemez; aksine sorunları kaynağında kavrayan bütünsel ve devrimci bir siyasetin sağladığı tarihsel bir avantaj olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye sosyalist hareketine geçmişte sivil toplumculuk, bugün ise “ağlar” biçiminde sirayet eden gayri siyasal örgütlenme modellerinin tıkanıklığı ampirik olarak ortadayken; söz konusu “sivil toplumculuğun” ve fonlanan yapıların arkasında bizzat emperyalist devletlerin ve uluslararası finans-kapitalin bulunduğunu da açıkça vurgulamak gerekmektedir.
Sosyalist hareketin temel sorunu, iddia edildiği gibi “özgürlük alanlarına sırtını dönmesi” veya sivil toplum siyasetiyle yeterince yakınlaşmaması değildir. Açıktır ki böylesi bir tezi; sosyalist siyaseti “arkaik” gören, devrimci tutumun karşısında konumlanan ideolojik bir çizgi temsil etmektedir.
Asıl mesele; sosyalistlerin siyasal sorunlar kadar toplumsal, ekonomik, kültürel ve ekolojik bütün alanlara dönük kapsamlı ve bütünlüklü bir programa sahip olup olmadığıdır. Aksi takdirde her başlık üzerinden özerk alanlar yaratıp her sorunu bir kimlik politikasına dönüştürerek ne ortak bir mücadele zemini kurulabilir ne de bütün bu krizlerin kaynağı olan sermaye düzenine ve kapitalizme karşı bütüncül bir hat örülebilir. Sosyalist devrim hattı; parçalanmış mücadeleleri birleştirir, ortaklaştırır ve doğrudan tek bir hedefe —kapitalist sömürü düzenine— yoğunlaştırır.
Öte yandan, emperyalist merkezlerde üretilen kimlikçi siyasetin Türkiye’ye doğrudan aktarılmasının sınırlılıkları bulunurken; gericilik karşıtı laiklik mücadelesinin, emekçi kadınların kurtuluşunun ve Kürt sorununa dönük devrimci yaklaşımın kimlik siyasetiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Sosyalistlerin toplumsal dinamiklere seslenme, onları kapsama ve örgütleme anlayışı ile liberallerin kimlikçi yaklaşımları arasında temelden büyük bir fark vardır.
Zaman zaman kimlikçiliğin karşısına koyulan sınıf siyasetinin, dar bir uvriyerizme kayarak katı bir ekonomist mücadeleye evrilmesi ise sarkacın diğer ucundaki tehlike olarak görülmelidir. Sınıfın bizzat toplumsal bir olgu olması, toplumsal krizlerin bütün yükünü hissetmesi ve aynı zamanda sermayenin yoğun ideolojik kuşatması altında bulunması; sınıf siyasetinin kendinden menkul dar işçi gündemlerine hapsedilemeyeceğinin en somut kanıtıdır. Bugün ülkemizde işçi sınıfının yakıcı gündemi sömürü, eşitsizlik, yoksullaşma ve işsizlik iken; sınıf çelişki ve çatışmalarının çoğunlukla doğrudan dar emek başlıklarıyla değil, dolayımlı politik gündemler üzerinden şekillendiği gerçeği gözden kaçırılmaması gereken temel bir teorik doğrudur.
LAİKLİK MÜCADELESİ VE GERİCİLİK KARŞISINDA KOMÜNİSTLERİN GÖREVLERİ
Sosyalist siyasetin karşısına çıkarılan bir diğer argüman ise “Müslüman çoğunluklu bir ülkede” komünizmin imkânsızlığı iddiasıdır. Düzen muhalefeti CHP’nin iktidara gelebilmek için sağa esnemekten başka seçeneğinin olmadığına dair tezler de tam olarak bu teslimiyetçi ön yargının ürünüdür. Sosyalist hareketin toplum nezdinde din karşıtı “marjinal” bir konuma hapsedilmeye çalışılması nedeniyle; laiklik mücadelesinin geriye çekilmesi gerektiği ve emekçilere yalnızca dar ekonomik gündemler üzerinden ulaşılabileceği vaaz edilmektedir. Oysa gericilik bir inanç biçimi değil, inançları istismar eden siyasal bir harekettir. Kapitalizm öncesinden bugüne taşınan politik bir kurum olarak bugünün toplumsal formasyonunda hesaba katılması gereken önemli bir aktördür. Ancak bugün, bu gerici niteliğinin ötesinde, doğrudan kapitalist güçlerin komünizme karşı taşeronluğunu üstlenen siyasal dinciliğin —tıpkı ordunun OYAK örneğindeki gibi— tarikat ve cemaatler aracılığıyla holdingleşerek bizzat sermaye grubuna dönüştüğü saptanmalıdır. Sermaye devletinin vurucu gücü, emperyalizmin taşeronu ve sömürünün ideolojik aracı olan gericilik; bugün aynı zamanda sermaye birikim rejiminin organik bir bileşenidir.
Gericiliğe karşı mücadele, bu doğrultuda sermaye düzenine karşı mücadeleyle doğrudan bağlantılıdır ve doğrudan burjuvazinin siyasal temsiliyetine karşı yürütülen mücadelenin asli bir parçasıdır. Ülkemizde siyasal İslamcılık ise, anti-komünist özü ve emperyalizmin taşeronluğunu üstlenmesiyle karşı devrimci tahkimatın en temel odak noktasını oluşturmaktadır. Tarikatlar ve cemaatler biçiminde örgütlenen siyasal İslamcılık, bugün devlet aygıtının bütününe yerleşmiş durumdadır. Türkiye burjuvazisi, 1923 Cumhuriyeti’nin yerine “İkinci Cumhuriyet” rejimini inşa ederken tarihsel olarak gerici odaklarla iş birliği yapmıştır. Bugün de iktidarını gericilikle kurduğu bu organik ittifak üzerinden sürdürmektedir.
Laiklik mücadelesi bu açıdan gericiliğe olduğu kadar sermaye düzenine karşı da yürütülen; aydınlanmanın olduğu kadar emekçi sınıfların kurtuluşunu hedefleyen sosyalist mücadelenin temel programatik taleplerinden biridir. Türkiye’de gericilik-ilericilik ve irtica-laiklik tartışmalarının bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca kesintisiz sürmesi nedeniyle, bu başlığın Türkiye sosyalist devrim mücadelesinde özgün bir yere sahip olacağı son derece açıktır. Batı Avrupa ya da Latin Amerika ülkelerindeki duruma kıyasla; Türkiye, İran ve Mısır başta olmak üzere kapitalizmin görece zayıf halkası olan ülkelerde laiklik ile sosyalizm mücadelesi arasındaki bu diyalektik ilişki çok daha güçlü bir biçimde karşımıza çıkmaktadır. İslamcılığın anti-Amerikancı bir karakter taşıyıp taşımadığı ya da emekçi kitlelerin mücadelesinde bir yer tutup tutamayacağı, her ülkenin somut sınıf mücadeleleri tarihi içinde ayrı ayrı ele alınmalıdır. Ancak ülkemizde siyasal İslamcılık; tarihsel ve olgusal olarak Amerikancı, sol düşmanı ve katıksız bir biçimde sermaye yanlısıdır.
Bu gerçekler ışığında, emekçi sınıfların din ve vicdan özgürlüğü gibi hassas bir konudaki tutumu son derece net olmalıdır: Komünistler inanç ve ibadet özgürlüğünden yana, gericiliğe ise tavizsiz bir biçimde karşıdır. Bu yaklaşım, partinin bütün siyasal ve örgütsel faaliyetlerinde temel bir ilke olarak benimsenmelidir. Emekçilerin din ve inanç dünyası ile siyasal mücadele alanı bir ve aynı şey değildir. Partimiz, işçi sınıfını ve emekçileri din, mezhep veya inanç farklılıklarına göre asla bölmez. Bununla birlikte inanç ve ibadet özgürlüğünü savunmak; laikliği, sosyalist siyasetin en temel programatik ve eylemsel mücadele başlıklarından biri kılmanın önünde bir engel değil, aksine onun tamamlayıcısıdır.
Bir kez daha vurgulamak gerekir ki sosyalist siyasetin geniş kitlelerle buluşmasının önündeki gerçek engel, toplumun “Müslüman çoğunluklu” yapısı ya da sosyalistlerin dine dönük ilkesel tutumu değildir. Aksine asıl mesele, emekçi sınıfların yakıcı taleplerine yanıt verebilme, kitlelere ulaşma, onları kapsama ve örgütleme kapasitesindeki yetersizliklerdir. Anti-komünizmin kitleler nezdinde ürettiği “din düşmanlığı” iftirasına karşı parti; duruşunu her alanda açıkça ortaya koymaktan çekinmemeli, bu ideolojik dezenformasyonla çok daha etkin ve kararlı bir biçimde mücadele etmelidir.
DÜZEN MUHALEFETİ İLE MESAFE AYARI
Türkiye sosyalist hareketinin tarihsel ve “genetik” sorunlarından biri, CHP ile kurduğu mesafeyi ayarlayamamasıdır. Bu mesafe sorununun temel kaynağı ise sosyalist siyasetin başat mücadelesinin bağımsız bir sınıf hattı yerine dar bir “demokrasi mücadelesi” olarak kurgulanmasıyla doğrudan ilintilidir. 12 Eylül öncesinde CHP’nin faşizme karşı birleşik cephenin doğal bir unsuru olarak görülmesi anlayışı darbe sonrasında da sürdürülmüş; özellikle AKP’nin karşı-devrimci hamlelerine karşı CHP’nin desteklenmesi adeta fiili bir siyasal stratejiye dönüştürülmüştür. Nitekim 2019 yerel seçimleri sonrasında Türkiye solunun önemli bir kesiminin adeta CHP’nin bir yan örgütüne ve destekçisine dönüşmüş olduğu açık bir olguyken; bu hat üzerinden sosyalistlerin kitleselleştiğini veya siyasal bir güç kazandığını iddia etmek kesinlikle mümkün değildir.
Kemalizm’in tarihsel özgünlüğü ile CHP’nin bir sermaye partisi olarak üstlendiği rol bir ve aynı şey değildir. Dahası, bir ideoloji ve siyasal çizgi olarak Kemalizm’in bugün CHP tarafından temsil edildiğini iddia etmek de imkânsızdır. Metnin önceki bölümlerinde vurgulandığı üzere; Türkiye kapitalizmi, gelişim süreci içerisinde Kemalizm’i egemen bir siyasal hat ve resmi devlet ideolojisi olmaktan çıkarmıştır. Sosyalist hareket, cumhuriyetçi birikimi ve dinamikleri kapsama mücadelesi yürütürken; bir düzen partisi olan CHP ile arasındaki ideolojik ve örgütsel mesafeyi net bir biçimde açmak zorundadır. Gerek bugün izlediği restorasyoncu çizgi gerekse sınıfsal karakteri nedeniyle CHP’nin, tarihsel mirası olan Altı Ok’a dahi sahip çıkamadığı gerçeği açıkça ortaya konmalıdır.
Türkiye’de CHP destekçiliği ya da CHP ile ittifak kurma siyaseti, dünden bugüne sosyalist hareketi büyütmemiş; aksine onu çoğunlukla sağa çekerek ideolojik olarak ekseninden çıkarmıştır. 12 Eylül’ün hemen öncesindeki cephe siyaseti, darbe sonrası dönemdeki pratikler ve son olarak Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığına verilen destek; Türkiye sosyalist hareketinin kurumsal ve bağımsız bir siyasi kimlik örememesinin en temel nedenleri arasındadır. Tarihsel bir olgu olarak CHP’nin “ortanın solu” söylemine yöneldiği dönemler, aslında sosyalist hareketin toplumsal bir güç olarak yükseldiği kesitlerle doğrudan bağlantılıdır. Ancak CHP’nin gölgesinde kalındığı ve ona yedeklenildiği koşullarda bağımsız bir solun gelişemeyeceği gerçeği özel olarak saptanmalı ve ders çıkarılmalıdır.
Sosyalistler, burjuvazinin herhangi bir kanadıyla ittifak ilişkisine girmezler. Ülkenin devrim ile karşı-devrim arasındaki güç dengelerinde koşulların devrimin çıkarları lehine gelişmesini gözeten bir hat izlerken; sosyalizmin bağımsız örgütlenmesini ve kitlesel bir siyasal kuvvete dönüşmesini ertelemenin devrimin tarihsel çıkarlarının aleyhine olduğunu net bir biçimde ortaya koyarlar.
Bugün komünistlerin önündeki en temel ve önemli görev, sosyalizmin bağımsız siyasal ve örgütsel hattının inşa edilmesidir.
CHP VE KÜRT SİYASETİ ARASINDA SIKIŞAN SOSYALİST PRATİK
Bugün Türkiye sosyalist hareketindeki genel tablo; CHP ile Kürt siyasal hareketi arasına sıkışmış bir sol pratikten ibarettir. Neredeyse Türkiye sosyalist hareketinin bütün ana akım odaklarını kapsayan bu tablo, sosyalistlerin hem güncel hem de stratejik mücadele hattını doğrudan belirler hâle gelmiştir. Söz konusu tıkanıklığı açıklayan ana unsur, tek başına rejimin ağır karşı-devrimci baskıları değildir. Asıl problemli nokta; ana mücadele hattının “demokrasi” söylemiyle sınırlandırılması ve aşamacı devrim anlayışının örtük ya da açık biçimde sürdürülmesidir.
Kürt siyasal hareketinin belirlediği “çatı örgütlenmeleri” içinde konumlanarak veya seçim odaklı iş birlikleriyle bu hareketin adeta sol kanadına dönüşen yapılar ile CHP’nin miting otobüslerine çıkan ve düzen partisinin kitle eylemlerine destek olmaktan çekinmeyen anlayışların, bağımsız bir sosyalist siyasal kimlik inşa etmesi imkânsızdır. Ortada Kürt siyasal hareketiyle kurulan eşitlikçi bir ilişki bulunmadığı gibi; CHP ile geliştirilen temas da dayanışma çizgisini çoktan aşarak doğrudan bir “yan örgüt” ilişkisine evrilmiş durumdadır. AKP-MHP ittifakının gerici ve faşist blokuna karşı mücadele adı altında hem DEM Parti’nin hem de CHP’nin siyasal kulvarında varlık göstermeye çalışan Türkiye sosyalist hareketi, ne yazık ki bağımsız bir hat yerine bu odaklara bağımlı bir varoluşu seçmiştir.
Haziran Direnişi sürecinde sosyalist hareketin sergilediği tarihsel başarı, ne yazık ki bugün bizzat Haziran Direnişi örnek gösterilerek sağa ve düzen içine doğru bükülmek istenmektedir. Ülkemizin en büyük kitle hareketi olarak kabul edilmesi gereken Haziran Direnişi’nde sosyalist siyaset; düzen muhalefetinin yedek bir bileşeni olarak değil, kendi bağımsız kimliğiyle sürecin en meşru aktörü ve pek çok alanda öncüsü hâline gelebilmiştir. Haziran Direnişi’nin doğduğu tarihsel zemin, dinamikler ve bu sürecin objektif koşulları elbette ayrıca tahlil edilmelidir. Ancak bu objektif zeminin bir parçası olarak düzen muhalefetinin de bulunması, sosyalistler tarafından düzen siyasetine devrimci/ilerici bir öznellik atfedilmesine asla gerekçe oluşturamaz. Haziran Direnişi sürecinde sosyalist hareketin sergilediği kitlesel öncülük, dinamizm ve toplumla kurduğu organik bağ, ne yazık ki sonrasında solda kalıcı bir niteliksel sıçramaya ve kitlesel örgütlülüğe dönüşememiştir.
Gezi’nin nihai zafere ulaşamamasının ve geri çekilmesinin ana nedeni, işçi sınıfının üretimden gelen gücünün harekete geçirilememesidir. Sosyalist hareketin bağımsız bir sınıf partisi olarak örgütlenmesi gerekliliği, bu deneyimle bir kez daha tarihsel bir ders olarak önümüzde durmaktadır. Buradan iki temel ara sonuç çıkmaktadır:
Sonuç olarak; toplumsal dinamikler ile sınıf siyaseti arasındaki ilişki bir karşıtlık üzerinden değil, birbirini besleyen diyalektik bir korelasyon üzerinden ele alınmak zorundadır.
Yukarıdaki çerçeve doğrultusunda, Türkiye solunun Haziran Direnişi’ndeki tarihsel başarısının ana kaynağı kendi bağımsız kimliğiyle sürece müdahale edebilmesi iken; Haziran sonrasında solun önemli bir kesimi bu deneyimden tam tersi, yanlış bir sonuç çıkarmıştır. Sosyalist bir odak olmanın yolu her ne kadar Birleşik Haziran Hareketi ile açılmaya çalışılmışsa da, solun bir kısmı Gezi’den hemen sonra düzen muhalefetinin parçası olacak stratejik bir yaklaşım geliştirmekten geri durmamıştır. Genel olarak “emperyalizmin çökmesine varacak bir kriz içinde olduğu, Türkiye’nin ağır bir siyasi ve ekonomik kriz yaşadığı ve AKP’nin her an iktidarını kaybedeceği, böylesi bir dönemde AKP’nin iktidardan düşmesinin en acil görev olduğu, bunun için düzen muhalefetiyle işbirliği yapılması, Saray rejimine karşı ortak bir cephe kurulması, Kürt siyasi hareketi ile CHP arasındaki ayrımların geçmişte kaldığı ve artık rejim karşıtlığında buluşulduğu, Kürt siyaseti – Gezi siyasetini birleştirmek gerektiği, AKP’nin gidişinde yeri olmayanların gelecekte yeri olamaz” şeklinde özetlenebilecek pragmatik ve “hareketçi” tezler öne sürülmüş; böylelikle sosyalist hareket, bağımsız bir hat örmek yerine “genel muhalefet dalgasının” sıradan bir bileşeni haline getirilmiştir.
Bu yolun sonunun doğrudan CHP’ciliğe ve Kürt siyasal hareketine yedeklenmeye çıktığı yakın dönemde açıkça görülmüştür. CHP’nin “İkinci Cumhuriyet” rejiminin muhalefet partisine, Kürt siyasal hareketinin ise AKP eliyle inşa edilen yeni rejimin kurucu ortaklarından birine dönüşme gerçekliğinin kavranamamış olması, Türkiye sosyalist hareketinin bir kesiminin tarihsel bir yanılgısı olarak kayıtlara geçmiştir. Bu geçmişle radikal bir yüzleşme ve hesaplaşma yürütülmeden bağımsız bir devrimci gelecek inşa edilemez. Komünistler, bugün yeni ve bağımsız bir mücadele hattı örerken hem sırtlarında geçmişin bu türden siyasal bagajlarını ve yüklerini taşımamaktadır hem de tarihsel tespit ve saptamalarıyla bir kez daha haklı çıkmanın devrimci özgüvenine sahiptir.
BAĞIMSIZ SİYASAL HAT VE İRADE TEŞEKKÜLÜ
Sosyalizmin bağımsız siyasal hattını örgütlemenin en temel gerekçesi, burjuva siyasetine yedeklenmeye dönük eleştirilerin çok ötesinde, sosyalizmin siyasal bir seçenek haline gelebilmesinin biricik yolu olmasıdır. Açıktır ki kitleselleşme ve toplumsallaşma sorunu yaşayan sosyalist hareket için toplumsal bir güce dönüşmenin yolu, öncelikle bağımsız bir siyasal odak olmaktan geçmektedir. Tarihsel olarak sosyalist hareketin yaşadığı tasfiye (likidasyon) süreçlerinin zeminini, çoğunlukla düzen siyasetiyle kurulan bu bağımlılık ilişkileri oluşturmuştur.
Örgütlenme ve propaganda alanının genişlemesi ihtiyacını ülkenin “demokratikleşmesi” şartına bağlayan, bunu sağlamak için de düzen muhalefetini desteklemeyi meşrulaştıran mantık silsilesi, iki temel olguyu birbirine karıştırmaktadır: Örgütlenme ve propaganda serbestiyetinin siyasal mücadele açısından önemi ile ülkenin demokratikleşme süreçlerinin devrimci mücadeleye sağlayacağı yararlar konusunda bir tereddüt yoktur. Ancak bu demokratikleşmenin düzen muhalefeti eliyle gerçekleşeceğine dair kabul ve kapitalist düzenin demokratikleşebileceğine dönük illüzyon tamamen yanlıştır. Bir ülkede demokrasinin sınırları ve gelişim derecesi doğrudan sınıf mücadelelerinin seyriyle, siyasal mücadelenin şiddeti ise yine doğrudan sınıf mücadelesinin sertliğiyle belirlenmektedir.
Türkiye sosyalist hareketinin toplumsal bir seçenek haline gelmesinin en temel yolu; bağımsız bir siyasal irade olarak kitlelerin karşısına çıkması, Sosyalizm Programı’nı topluma kararlılıkla anlatması ve sosyalist seçeneği emekçi sınıfların yegâne kurtuluş programı haline getirmesidir. Böylesi bir siyasal irade ortaya koymaksızın üretilecek her türlü siyaset, düzen siyasetinin konjonktürel rüzgârlarına yanıt vermenin ötesinde bir anlam taşımamaktadır.
Partimiz; sosyalizmin bağımsız bir siyasal odak haline gelmesi ve bir güç olarak toplumun karşısına çıkması doğrultusunda sosyalistlerin iş birliğini ve güç birliğini savunmaktadır. Ancak her şeyi bu birliğin gerçekleşmesine bağlamak ve sosyalistlerin ittifakını tek çıkış yolu olarak görmek şeklinde özetlenecek bir mücadele perspektifi olamaz.
SINIFA KARŞI SINIF SİYASETİ VE SOSYALİST HAREKETİN GÖREVLERİ
Sosyalist mücadelenin bugün en yakıcı ihtiyacı; devrimci stratejinin adım adım örülmesi, bu stratejinin sunduğu önceliklerin, tercihler ile zorunlulukların doğru kavranmasıdır. Bu stratejik hattın özünde ise devrimin tarihsel öznesini ve işçi sınıfının öncü siyasi partisini örgütlemek yatmaktadır. Türkiye’nin nesnel koşullarının —gerek kapitalist gelişmişlik düzeyi, gerek işçi sınıfının nicel ve nitel gücü, gerekse siyasal iktidarın niteliği bakımından— belli bir aşamayı temsil ettiği açık ve somut bir gerçektir. Ancak bugün bu nesnel koşullara müdahale edebilmenin ve toplumsal krizin yarattığı siyasal olanakları devrimci bir siyasal kanala akıtmanın önündeki en büyük engel, devrimci öznenin henüz yaratılamamış olmasıdır. Türkiye sosyalist hareketindeki en temel tarihsel boşluk ve aşılması gereken ana halka tam olarak burasıdır.
Geçmişte Türkiye solunda yürütülen devrim stratejisi tartışmaları esas olarak objektif koşulların olgunlaşıp olgunlaşmadığı ekseninde biçimlenmişken, bugün asıl meselenin bu nesnel koşullara müdahale edecek devrimci öznenin inşası olduğu tarafımızca net bir biçimde kavranmaktadır. Ne var ki geçmişin o köklü strateji tartışmaları, günümüz Türkiye’sinde ne yazık ki söylemsel bir kimlik sorununa indirgenmiştir. Özellikle sosyalist devrim stratejisi, gereklerinin kararlılıkla yerine getirildiği canlı bir mücadele çizgisi olmaktan çıkarılmış; aksine soyut bir siyasal kimlik beyanının ötesine geçemez hâle gelmiştir. Zira bir yandan sosyalist devrim hattını söylem düzeyinde savunup, diğer yandan fiiliyatta doğrudan aşamacı devrim anlayışının ürünü olan pratiklerin arkasına takılmak sosyalist devrimciliği kâğıt üzerinde kalan bir kimlik deklarasyonundan daha ileriye taşıyamaz.
Ekim Devrimi’nin hemen ardından dünya kapitalist sisteminin içinde bulunduğu derin ekonomik ve siyasi kriz, Komintern tarafından “sınıfa karşı sınıf” siyasetiyle ele alınmış, bu süreç ağırlıklı olarak sosyal demokrat partilerle yaşanan ideolojik ayrışma ve mücadele ekseninde şekillenmiştir. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında sosyal demokrat partilerin sergilediği şovenist tutum karşısında “sınıfa karşı sınıf” hattı tarihsel ve devrimci bir çıkış niteliği taşısa da fiiliyatta doğrudan burjuvaziyle tutuşulan bir kavgadan ziyade komünistler ile sosyal demokratlar arasındaki çatışmanın ana konusu hâline gelmiştir. Avrupa tarihinde komünistlerin bu “sınıfa karşı sınıf” hattını, faşizmin İtalya ve Almanya’da iktidara gelişinin ardından ve İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde —bu kez “Halk Cephesi” formülüyle— sosyal demokrasi ve radikal demokratlarla ittifak siyasetine dönüştürdükleri hatırlanmalıdır. Ne var ki bu çizgi, dünden bugüne “faşizme karşı demokrasi cephesi” formülasyonuyla taşınmış; hatta “burjuvazinin ilerici kanatlarının desteklenmesine” varacak kadar kendi mantıksal sonuçlarına ulaştırılarak, konjonktürel bir esneklik olmanın ötesinde teorileştirilmiş ve kalıplaşmış bir programatik anlayışa dönüştürülmüştür.
Komünist hareketin geçmişte deneyimlediği bu tarihsel kesitlerin ve birikimlerin, günümüz koşullarında doğrudan doğruya değişmez birer “teorik doğru” kabul edilerek bugüne taşınmasının ciddi sınırları ve sakıncaları bulunmaktadır.
SOSYALİST DEVRİM STRATEJİSİNİN YENİDEN ÜRETİMİ VE ÖRGÜTLENMESİ ÜZERİNE
Sosyalist devrim hattı, ülkemizde yeniden üretilmeli ve değişen toplumsal, ekonomik ve siyasal koşullara göre güncellenmelidir. İşçi sınıfının varlığı ya da yokluğuna dair geçmiş tartışmalar, 1970 yılındaki 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi ile tarihsel olarak kapanmıştı. Bugün Cumhuriyet devrimlerinin “yarıda kaldığına” yönelik tespitler; burjuvazinin tamamen gericileşmesi, yeni rejimin kurumsallaşması, kurucu parti CHP’nin ve ordu kurumunun geçirdiği niteliksel dönüşümle birlikte artık geçerliliğini yitirmiştir. Ülkenin “yarı feodal” olup olmadığı tartışması, orta gelişkinlikteki kapitalist Türkiye gerçekliği karşısında geride kalmış; toprak reformu meselesi ise tarımdaki derin kapitalistleşme düzeyi ve Kürt siyasal hareketinin düzen içi kanallara entegre olmasıyla aşılmıştır. İşçi sınıfının zayıflığına ya da deneyimsizliğine dair iddialar ise son yarım asırlık siyasal mücadele tarihi göz önüne alındığında çoktan anlamını yitirmiştir.
Türkiye’de burjuvazinin bir sınıf olarak eksiksiz ve tam boy iktidarı mevcuttur. Ülkedeki feodal kalıntılar tamamen kapitalist sisteme entegre olmuş, eski toprak ağaları birer kapitaliste dönüşerek burjuva sınıfıyla bütünleşmiştir. İşçi sınıfı ise nicel olarak muazzam bir büyüme kaydetmiştir; bu süreçte sanayi proletaryası istikrarlı bir biçimde genişlerken, hizmet sektörü çok daha hızlı bir artış göstermiş ve neticede Türkiye nüfusunun ezici çoğunluğu proleterleşmiştir. Kent nüfusu kır nüfusunu çok uzun zaman önce geride bırakmış; geçmişin yoksul Kürt köylüsü de proleterleşerek Türkiye işçi sınıfının organik ve ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir.
Ülkedeki ekonomik büyümeye paralel olarak sömürünün derinleşmesi; işsizlik, güvencesizlik ve yoksulluğun kitleselleşmesi, emekçi sınıfların sınıf bilincine ve mücadeleye yönelik duyarlılığını artıran güçlü bir potansiyel barındırmaktadır.
Bu doğrultuda sosyalist devrim stratejisinin güncellenmesi, aşağıdaki temel maddeler ekseninde değerlendirilmelidir:
HAREKETÇİLİK KARŞISINDA PARTİLİ SİYASET VE MÜCADELE
Türkiye sosyalist hareketinin uzun yıllardır yürüttüğü tarihsel bir tartışma artık geride kalmıştır. Devrimci siyasal bir hareketin partileşme perspektifi ile partinin bizzat kitlesel bir siyasal hareket yaratma görevi arasındaki ikilik, Türkiye sosyalist hareketi açısından ampirik olarak kapanmıştır. Parti örgütlenmesini erteleyerek tabandan yukarıya, yerelden merkeze, toplumsal muhalefeti aşamalı olarak birleştirerek siyasal bir güç olma biçiminde özetlenebilecek “hareketten partiye” stratejisi devrimci demokrasinin tasfiyesi ve çözülmesiyle sonuçlanmıştır.
Bugün işçi sınıfının bağımsız ve kendi politik gücünü inşa etme görevini birinci öncelik sayan komünistler; partiden topluma doğru genişleyen ve kendi kitle hareketini bizzat yaratan bir hat üzerinden ilerleyeceklerdir. Komünistlerin asli görevi, ucu açık toplumsal muhalefet ağları kurmak ya da parti dışı yapılardan başlayarak aşağıdan yukarıya, çevreden merkeze doğru bir parti örgütlemeye çalışmak değildir. Geniş toplumsal kesimlere ulaşmanın önünde parti formunun “dışlayıcı” ve “engelleyici” bir yapı taşıdığı iddiası, sivil toplumcu ve liberal bir hurafeden ibarettir. Farklı muhalefet alanlarının ve parçalı kimlik dinamiklerinin mekanik bir toplamından Marksist-Leninist bir partinin çıkması imkânsızdır.
Parti; işçi sınıfının en gelişkin örgütlenme biçimi, en ileri aracı, formu ve siyasal gücüdür. Parti örgütlenmesini ikinci plana atacak, onu erteleyecek veya gölgeleyecek her türlü örgütsel arayış komünistler açısından tali niteliktedir. İşçi sınıfının öncü politik partisinin inşası ile bu öncü gücün daha geniş kitlelere ulaşma, seslenme, kitleleri kapsama ve harekete geçirme amacıyla gündeme getireceği araçlara, bu stratejik hedefin ötesinde özerk anlamlar yüklemek köklü bir hatadır. Bu doğrultuda; kadın, gençlik ve aydın hareketleri başta olmak üzere farklı toplumsal katmanların “sınıf mücadelesinden, sosyalist örgütlenmeden ve devrimci siyasetten bağımsız” müstakil bir örgütlenme zemini bulunmamaktadır. Bu tür kitle örgütlenme araçları, partinin toplumsal alandaki etkisini artırmak üzere konjonktürel ve taktiksel olarak gündeme gelir.
SOSYALİZMİ TOPLUMSAL BİR SEÇENEK HALİNE GETİRECEĞİZ
Partimiz; bugün sermaye sınıfının çıplak ve gerici sınıf diktatörlüğü altında cumhuriyetin ve aydınlanmacı değerlerinin yaşatılmasının imkânsız olduğunu, bu değer ve kazanımların ancak sosyalizmle hayata geçirilebileceğini teyit eder. 1923 Cumhuriyeti’nin tarihsel mirası geleceğe ancak sosyalizmle taşınabilir; ülkemizdeki geniş cumhuriyetçi kitlelerin “yeniden cumhuriyet” arayışı ve özlemi ise ancak ve ancak “Yeni bir cumhuriyet, Sosyalist Cumhuriyet” ile gerçekliğe kavuşabilir.
Partimiz, sosyalizmin toplumsal ve siyasal alanda somut bir seçenek hâline gelmesi için ülke çapında “Sosyalist Cumhuriyet, Sosyalist Türkiye” şiarını çok daha gür bir sesle yükseltecek; sosyalizmin kitleler nezdinde yeniden bir umut ve tek kurtuluş yolu olması yönünde kararlı, yaygın ve yoğun bir siyasal mücadele yürütecektir.
Partimiz, bütün siyasal ve örgütsel faaliyetlerini sosyalist iktidar hedefi doğrultusunda yürütme iradesini bir kez daha ilan eder. Sosyalist iktidarı belirsiz ve uzak bir hedef olarak değil, somut bir devrimci kurtuluş programı olarak ele alan Partimiz; emekçi sınıfların kurtuluş için “Sosyalist Türkiye” projesini toplumsal alanda tanıtmak, kitlelerle buluşturmak ve örgütlemek üzere kendisini konumlandırır.
Partimizin bugün önündeki en önemli görev, Sosyalist Devrim Hattı’nın içinden geçtiğimiz tarihsel kesitte yeniden inşasıdır. Partimiz; bu hattı geriye çekecek, esnetecek ya da öteleyecek her türlü siyasal yaklaşımı reddeder. Kendisini düzen içi bir muhalefet odağı olarak değil, işçi sınıfının bağımsız politik öncü gücünü inşa etme tarihsel misyonuyla tanımlar.
Partimizin en temel hedefi, sosyalizmi kitleler nezdinde yeniden toplumsal ve siyasal bir seçenek hâline getirmektir. Reel sosyalizmin çözülüşünün ardından yıpratılmaya çalışılan sosyalizm fikri; başta genç kuşaklar ve işçi sınıfı olmak üzere, yeni bir devrimci atılımla emekçi sınıfların ortak umudu ve bu ülkenin kurtuluş reçetesi hâline getirilecektir.
Ülkemizde sosyalizm, uzun süredir bağımsız bir siyasal çizgi olmaktan çıkarılarak bulanıklaştırılmış; ya Kürt siyasal hareketinin gölgesindeki bir unsura ya da sol Kemalizm ile ikame edilen ideolojik bir kimliğe dönüştürülmüştür. Türkiye solunun bu makûs talihini kırmak tarihsel bir zorunluluktur. Partimiz (TKH), sosyalizmin bağımsız siyasal hattını örgütlemek ve devrimci odağını inşa etmek misyonuyla hareket eder. Ülkemizde sosyalizmin yeniden umut ve kitlesel bir güç hâline gelmesinin yolu; amasız, fakatsız ve tavizsiz bir biçimde “Sosyalist Türkiye, Sosyalist Cumhuriyet” demekten geçmektedir!
Bu haber en son değiştirildi 28 Ekim 2026 13:00 13:00
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i protesto ettikleri için tutuklanan TİP üyesi Nehir Dizdar ve Nevin…
Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Vakfı'ndan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla yapılan açıklamada laikliğin önemine…
Yeni Yugoslavya Komünist Partisi (NKPJ), 25 Ekim'de gerçekleştirilen parlamento seçimlerinin ardından yaşanan hükümet değişikliğinin, Sırbistan'daki…
AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın emekli aylıklarında iyileştirme yapılacağını duyurmasının ardından Prof. Dr. Aziz Çelik, 2027 bütçesini…
Gazeteci İsmail Saymaz, Türkiye ile Azerbaycan arasında Oktay Saral'ın açıklamalarıyla başlayan gerilimin perde arkasına ilişkin…
Yeni Parti Erzincan Milletvekili Mustafa Sarıgül, parti üyeliğinin askıya alınması için parti yönetimine başvuracağını duyurdu.…