Türkiye solu ‘harikalar diyarında’: Kürt Sorununda çözüm mü çözülme mi?
Solun mevcut haliyle çözüm masasında hala bulunuyor olması çözümün değil tam olarak çözülmenin yaşandığını bizlere göstermektedir. Siyaset yapmak ve sürece katkı koymak adına pazarlık masasında bulunmayı solculuk sananlar, solu Türkiye’de siyasetsizliğe mahkûm bırakmışlardır.
ARAS ADALI
Türkiye siyasetinin neredeyse son kırk yılı Kürt sorununun nasıl çözüleceğini tartışmakla geçti. Devlete göre 90’lı yıllara kadar Kürt sorununun varlığını bırakın, Kürtlerin varlığı bile kabul edilmiyordu. Öyle ya, Kürt’ün olmadığı yerde bir Kürt sorunundan nasıl bahsedilebilirdi(!)
Neyse ki, “Kürt yoktur, dağ Türkü vardır” söyleminden “Güneydoğu sorunu” tanımlamasına uzanan bu görmezden gelme hali bir yerde çark etmeye mahkumdu.
Çark edildi edilmesine ama bu defa hızını alamayan Türkiye kapitalizmi, “Kürt yoktur” paradigmasını terk edip “binlerce yıllık Türk-Kürt kardeşliği” argümanına sarılarak sonunun bir şekilde çözüldüğünü öne sürdü.
Türkiye kapitalizminin inkâr etmek ile işi oldubittiye getirmek arasındaki sorun çöz(eme)me pratiğinin bir tarihselliğe dayandığını söylememiz gerekiyor.
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Türkiye kapitalizminin kucağında bir ulusal sorunla doğduğunu görmek için derin tespitlere ihtiyacımız bulunmuyor. Fakat sorun, etnik ve kültürel farklılıkların ulus ölçeğinde yeniden harmanlanması gibi basit yöntemlerle zaten çözülemezdi. Kürt sorunu, yalnızca etnik ve kültürel eşitsizliklere değil, aynı zamanda -ve bugün daha çok- sınıfsal eşitsizliklere dayanıyordu.
Türkiye kapitalizmi, sınıfsal yanı gittikçe ağır basan ulusal soruna ilişkin köklü bir çözüme hiçbir zaman sahip olamadı. Hakeza, eşitsizliğin asıl muhatabı olan yoksul Kürt köylüsü, önce Kürt feodalleri için, sonra batı kentlerinde giderek güçlenen Türkiye burjuvazisi için ucuz işgücü kaynağı demekti.
Sol açısından ise ülkemizin etnik ve kültürel çeşitliliği daha en başından beri veri kabul edilmişti. Ancak kuruluş yıllarında solun Kürt ulusal sorununa bakışı bir ayrışmayı değil, feodalizme ve emperyalizme karşı ortak bir konumlanışı gerekli kılıyordu.
KÜRT SORUNUNDA SOLDA FARKLI YAKLAŞIMLAR
Türkiye’de solun Kürt sorununu ele alma biçimi hiçbir zaman tek ve ortak bir yaklaşıma sahip olamadı. Bu farklılığın nedenlerini temel olarak ikiye ayırmak mümkün. Bunlardan ilki yukarıda girişini yaptığımız, kuruluş yıllarındaki nesnelliğe dayanmaktadır. Mustafa Suphi ile başlayan partili komünist geleneğin cumhuriyetin daha ilk yıllarından itibaren sergilediği yaklaşım, Osmanlı’dan kalan feodal yapının çözülmesi ve emperyalist işgalin sonlandırılması üzerine inşa edilmiştir.
Gerici Osmanlı düzenine ve emperyalist işgale karşı bir konumlanışı önceleyen komünist hareket için Kürt toplumunun aşiretçi-feodal yapısı mücadele edilmesi gereken bir olguydu. Diğer yandan, Kürt halkının gericilikle kurduğu güçlü bağlar ve emperyalist müdahaleye daha açık olması gibi nesnel durumlar, sanılanın aksine komünistleri ve Kürtleri cumhuriyetin ilk yıllarda karşıt pozisyonlara itmiştir.
Fakat bu karşıtlık uzun sürmeyecek, 60’lı yıllardan itibaren büyük kentlerde işçi sınıfının bir parçası haline gelen Kürt dinamiği ile sosyalist hareket giderek yakınlaşacaktı.
Komünist hareketin Kürt dinamiği ile ilişkisi bu yıllardan itibaren sınıf çıkarları ekseninde ilerlemiştir. Kürt sorunu sosyalist devrimin sorunsallarından biri olarak ele alınmış, düzen içi çözümler ise toptan reddedilmiştir.
Bir diğer yaklaşım ise özellikle 70’li yıllarda başlayıp, 12 Eylül sonrasında cisimleşen farklı bir eğilimi yansıtmaktadır. Kürt sorununun çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesinin bir uğrağı olarak kavranmakta, sorununun çözülmesi halinde demokrasinin ve solun önünün açılacağı varsayılmaktadır.
12 Eylül’ün ardından, 90’larla birlikte Sovyetlerin de çözülmesiyle sosyalist hareketin giderek mevzi kaybetmesi, Kürt siyasi hareketinin bu alanı doldurmasını da beraberinde getirdi. Faşist darbenin mağdurları olan sosyalistlerin ve Kürtlerin mücadele zemininde yan yana gelmeleri ise işin doğal bir sonucuydu elbette.
Kürt siyasi hareketi 1984 yılından itibaren silahlı mücadele aşamasına geçerek, 12 Eylül’ün ardından dağınık halde bulunan Türk ve Kürt sosyalistlerinin önemli bir kısmını ulusal hareket saflarına dahil etti. Doğrudan ulusal harekete katılmayan ancak Kürt hareketiyle dayanışma içinde bulunmayı tercih eden sosyalistler ise 90’lı yıllarda yükselen sosyalizm eleştirisinin de etkisiyle devrimci olmayan reformcu bir yolu izlediler.
90’lı yıllarda sola damgasını vuran bu reformcu-demokrat çizgi olmuştur. Önce Türkiye’nin demokratikleşmesi gerekiyordu, sosyalizm ise sonraki işti…
Liberal tezlerin de etkisiyle sosyalizm, demokrasinin en ileri ancak en uzak aşaması olarak sunuldu. Daha yürünecek çok yol vardı. Toplumsal ve siyasal alanda sosyalizm yerine; demokrasi, insan hakları ve sivil toplum gibi kavramların öne çıkarılması moda haline getirildi.
Başımıza ne geldiyse ulus devletin tekleştirici politikaları yüzünden gelmişti. Kapitalist devlet değil, “derin devlet”ti tüm kötülükleri yapan. Keza, AB ülkeleri de kapitalistti ancak demokrattılar. Biz de AB’ye girsek, ordu vesayeti ortadan kalksa… Denilmekteydi.
Ortaya atılan liberal tezlerle Türkiye soluna gerçeklikten uzak, ölçüsüz ve absürt bir “harikalar diyarı” yaşatılıyordu. Sınıf bilinci ve sınıf mücadelesi yerini kimlik siyasetine, başı sonu belirsiz bir demokrasi arzusuna terk etmişti.
Fakat toplumda oluşan öfkenin bir şekilde enerjisini boşaltılması gerekiyordu. Kürt sorununun varoluş nedeni derin devlette, ordu vesayetinde, demokratikleşme sorununda arandı.
Bunların birçoğu gerçek vakalardı elbette; mafya, çete düzeni, ordunun müdahaleleri, baskı, zulüm, işkence… Fakat kapitalist devletin bundan fazlası olmayacağı gerçeği hep göz ardı edildi.
BİRİNCİ ÇÖZÜM SÜRECİ: DÜZEN KÜRT SORUNUNU ÇÖZÜYOR MU?
Beklenen demokratikleşme dalgası 90’lı yıllarda bir türlü gelmemişti. Fakat 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesiyle sivilleşme ve demokratikleşme söylemleri yeniden solun gündemini meşgul etmeye başladı. AKP’nin ordu vesayetini kaldıracağı, sistemi sivilleştireceği algısı liberal sol tarafından pazarlanmaya başladı. AKP’nin 2005 yılında AB ile tam üyelik müzakerelerine başlaması, liberal sol cenahta coşkuyla karşılandı. Türkiye AB’ye girerek demokratikleşecek, Kürt sorunu da vesileyle çözülmüş olacaktı!
Solun bir bölmesi açıktan olmasa bile AKP iktidarının bu adımlarına teşne durumdaydı. AKP döneminde devlet ile Kürt siyaseti arasında yürütülen çözüm denemeleri bu gelişmelerin oluşturduğu rüzgarla başlatılacaktı.
2009 yılında başlayan ve 2013 yılında et kemiğe bürünen birinci çözüm süreci bu gelişmelerin ürünleriydi. Ancak Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme için önce bazı adımların atılması isteniyordu.
2010 Anayasaya Referandumu sivilleşmenin bir adımı olarak AKP tarafından solun önüne kondu. AKP, 12 Eylül ile hesaplaşılacak, Kenan Evren yargılanacak, Balyoz ve Ergenekon Davaları ile ordu vesayetini sona erdirecekti! Beklenti bu yöndeydi.
AKP’nin cumhuriyetin tasfiyesi için attığı adımlar ve kurulmak istenen yeni rejimin gerici karakteri ise demokratikleşme ve sivilleşme hedefinin yanında önemsiz detaylar olarak görülüyordu.
“Yetmez ama evet” söylemi dönemin en meşhur sloganıydı. Liberal sol tarafından ortaya atılan “yetmez ama evet” sloganı AKP iktidarına doğrudan destek anlamına gelirken, Kürt siyasetinin referandumda “boykot” kararı alması ise AKP’ye zımni destek demekti.
Kürt siyasetinin AKP’ye zımni desteği çözüm masasının kurulmasıyla açık işbirliğine dönüştü. Öyle ki, 2013 yılında Türkiye tarihinin en görkemli ve kitlesel sokak eylemleri olan Gezi Direnişi’ne Kürt siyaseti kayıtsız kalacak, eylemler “sivil darbe girişimi” olarak mahkûm edilerek iktidarı sallanan AKP’ye can simidi olunacaktı.
Her şey çözüm sürecinin başarıya ulaşması için yapılıyordu. Çözüm sürecinin sonunda barış gelecek, bunun karşısında duranlar ise Ergenekonculukla, vesayetçilikle acımasızca suçlanacaktı.
Fakat istenen sonuç alınamadı. AKP’yle yürütülen tüm pazarlıklara rağmen, birinci çözüm süreci 2015 yılına gelindiğinde sona erdi. Dolmabahçe Mutabakatı’nın yırtılıp, masanın dağılmasının ardından Kürt siyasetine dönük yeni bir baskı dönemi açıldı. HDP’ye karşı kayyum siyaseti yürürlüğe girdi. HDP Eş Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı olan Selahattin Demirtaş dahil birçok siyasetçi hapse atıldı.
Türkiye kapitalizminden beklenen demokratikleşme adımları bir türlü gelmedi fakat; cumhuriyetin tasfiyesi ve bugün AKP’nin kurduğu istibdat rejiminin temelleri ta o yıllarda atılmış oldu.
İKİNCİ ÇÖZÜM SÜRECİ: BU SEFER OLACAK MI?
Şimdilerde AKP-MHP iktidarının “terörsüz Türkiye” başlığıyla gündeme getirdiği yeni bir çözüm süreci yaşanıyor. TBMM çatısı altında kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” ise süreci Meclis ekseninde yürüterek, kamuoyunu sürece adapte etmekle meşgul.
İkinci çözüm süreci olarak özetleyebileceğimiz yeni Kürt açılımı ise ilkinden farklı bir konjonktürde hayata geçirilmeye çalışılıyor.
Bu farklılıkların ilki, AKP iktidarının 2015’e göre devlet içinde daha belirleyici bir konuma ulaşmış olasıyla ilgili. 2017 yılında uygulamaya koyulan başkanlık sistemiyle 1923 Cumhuriyet’i tasfiye edilmiş ve düzen tam bir “istibdat rejimi”ne dönüşmüş durumda.
Diğer bir noktaysa, Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla başlatılan yeni süreçte Abdullah Öcalan’ın doğrudan muhatap ve kurucu lider olarak pazarlık masasında bulunmasıdır. AKP meseleyi “en tepede” bitirme kararı alarak, süreci bir an önce tamamlamayı istemektedir.
Fakat bu gelişmelerin hiçbiri yeni bir çözüm sürecinin başlatılmasını için gerekli nedenlere dayanmamaktadır. Türkiye’de ne 90’lı yılardaki gibi bir silahlı çatışma dönemi ne de 2005 yılındaki gibi bir AB katılım süreci yaşanmaktadır.
O halde çözüm masasının ikinci kez ve alelacele kurulmasını neye bağlamalıyız?
Örneğin, çözüm sürecinin asıl neden yapılmak istenen yeni anayasa olabilir mi?
AKP’nin anayasayı kökten değiştirmek istediğini ve yeni rejimin anayasasını yazmak istediğini hepimiz biliyoruz. Ancak kararları zaten işine geldiği gibi uygulanan bir anayasa için AKP’nin bu siyasi riske katlanması pek gerçekçi görünmüyor. Yanlış anlaşılmasın, anayasayı değiştirmenin önemsiz olduğunu kastetmiyoruz. Fakat anayasa bağlamında AKP için “Kürt kartı” dışında birçok seçeneğin ve yolun olduğunu söylemeliyiz.
O halde yeni çözüm sürecini tetikleyen asıl nedeni iç dinamiklerde değil dış dinamiklerde aramak en doğrusu olacaktır.
Çözüm sürecinin Aralık 2024’te Suriye’de Beşşar Esad’ın devrilmesinin hemen ardından yeniden başlatılması tesadüf sayılmamalıdır. Esad’ın devrilmesi, Lübnan Hizbullah’ının ve İran’ın etkisinin zayıflatılması ve İsrail’in Gazze ve Suriye başta olmak üzere bölgede etkisini giderek artırması yeni bir dönemin açıldığını bizlere gösteriyor.
ABD emperyalizminin müdahaleleri sonucunda meydana gelen bu değişimlerin, Türkiye’ye yeni roller biçmesi ise kaçınılmaz görünmektedir. Türkiye kapitalizminin genişleme arzusu, yeni Osmanlıcı ideolojinin hedefleri ve emperyalizmin bölgesel planları Kürt sorunun bir şekilde çözmeyi zorunlu kılmaktadır.
Türkiye’nin “iç cephenin güçlendirilmesi” olarak kodladığı sürece zayıf karnı olarak gördüğü Kürt sorunundan başlaması bu nedenle daha anlaşılır gelmelidir.
Diğer yandan Kürt meselesi Türkiye dışında, Suriye, Irak ve İran’ı doğrudan etkileyen ve emperyalizmin müdahale alanlarını kesen bir fonksiyona sahip. Kürt siyasetinin oluşan bu “olanaklardan” kaçınması düşünülemezdi.
Özetle, emperyalizmin bölgedeki kurmak istediği yeni dengelerde Türkiye’ye ve Kürt siyasetine yer olduğu düşünülmüş ve tarafların çözüm masasına birlikte oturması sağlanmış bulunuyor.
TÜRKİYE SOLU: ÇÖZÜM MÜ ÇÖZÜLME Mİ?
Şimdi biraz da tartışmalara sol mahalleden bakmaya çalışalım. Öncelikle Türkiye solunun bir bölmesinin sürece “katkı koymak” gerekçesiyle Komisyon’a dahil olması bir akıl tutulması olarak görülmelidir. Ortada adlı adınca emperyalizm tarafından kurulan bir masa bulunmaktadır. Buraya “Kürt barışı” gerekçesiyle soldan su taşımanın alemi de gereği de yoktur.
Kaldı ki, Türkiye’de siyasi baskının giderek arttığı, Suriye’de silahların konuştuğu bir ortamda halkların barışmasından, Kürtlerin özgürleşmesinden nasıl söz edilebilir? Hele, Suriye’deki son gelişmelerin ardından, Kürtlerin özgürlüğünün ABD veya İsrail eliyle sağlanamayacağı bir kez daha gün yüzüne çıkmışken…
Çözüm masasını hala terk etmeyen devrimci demokrasinin, liberal solun ve Kürt siyasetinin bugün Öcalan’a “umut hakkı” talebi dışında elle tutulur bir argümanı bulunmamaktadır.
Başka bir eksende ise ulusalcı solcuların Suriye’deki gelişmelere alkış tuttuğuna değinmeden geçmemek gerekiyor. Kürt siyasetini emperyalizmin aparatı olarak gören ulusal solun, cihatçı HTŞ’yi milli kuvvet olarak görmesi ise başka bir yerden emperyalizm destekçiliğine çıkmaktadır. Hatırlatmak isteriz, emperyalizmin bu senaryosunda “sistemin dışında” bir aktör bulunmamaktadır. Meseleye dahil olan tüm aktörler emperyalizmle bir şekilde iltisaklıdır.
‘HARİKALAR DİYARI’NDAN KURTULMAK’
Solun mevcut haliyle çözüm masasında hala bulunuyor olması çözümün değil tam olarak çözülmenin yaşandığını bizlere göstermektedir. Siyaset yapmak ve sürece katkı koymak adına pazarlık masasında bulunmayı solculuk sananlar, solu Türkiye’de siyasetsizliğe mahkûm bırakmışlardır.
Oysa başka bir yol ve seçenek hala mümkündür. Emin olalım, bu yolda ne Türkiye solu ne de Kürtler şimdi olduğunda daha fazla mevzi kaybetmeyecektir.
Örneğin, Kürt sorununda sosyalizmi hedeflemeyen bir çözümün bulunmadığı tüm seçenekleri tercih listemizin dışına çıkarmakla işe başlayabiliriz. Türk ve Kürt emekçilerinin memleketlerine birlikte sahip çıkma iradesini göstermesi diğer tüm seçenek ve yollardan daha gerçekçi bir çözümü bizlere sunacaktır.
Harikalar diyarı ve yol demişken, “Nereye gittiğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin bir önemi yoktur.” cümlesini hatırlatarak bitirelim. Kürtlerin ve Türklerin nereye gitmek istediklerini bildikleri bir Türkiye için ‘sınıf’ta birleşme vaktidir.

