Türkiye'de yargı var mıdır?
Siyaset kurumu ve özellikle iktidarın müdahaleleri ile yargı içindeki dinamiklerin hukuka bağlılığı tartışılır bir durumda iken, yargının varlığı sonucuna ulaşılamaması olağan olmakta ve ülke yargısının geleceği adına kaygılara kapılmak kaçınılmaz olmaktadır.
Bu ne garip bir soru ve başlangıç denmesi çok normal. Çünkü, kocaman bir hukuk sisteminin üstüne oturduğu bir yargı elbette var olacaktır. Peki ama, neden böyle bir soru ile yazıya başladık? Çünkü, var olan yargı nerede ise “yok düzeyine” indirgenmiş durumdadır da ondan. O zaman, yargının varlığını ya da yokluğunu tartışmamız gerekiyor, çünkü “var” dediğimiz noktada “yokluk” ile karşılaşabiliyoruz veya “yok” dediğimiz noktada bir şekilde kendini gösteren bir yargı ile yüzleşebiliyoruz. Ama, fazla umutlanmayın, bu durum ile (Yani, varoluş hali ile!) oldukça ender karşı karşıya gelebiliyoruz. Bu kadar soyut sözlerden sonra somutlaşmamız kaçınılmaz.
Bir hukuk düzeni, öncelikle yasalar ve diğer mevzuatın varlığını gerektirir. Yani, Anayasa ve onun altında kanunlar, tüzükler, yönetmelikler ve daha alt düzeyde ilgili ve yetkili kurum ve kuruluşlar tarafından alınan kararlar v.s. Sonrasında, tabii ki uygulayıcılar, yani her düzeyde idare makamları, adli makamlar ve diğer kamu görevlileri. Konumuz gereği adli makamların üstünde durmak gerekirse, bunların hakim ve savcılar, Savcılıklar, ilk derece hukuk ve ceza mahkemeleri, ayrıca Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi gibi üst mahkemeler olduğunu söylemek olasıdır. Bunlara, idari sistemin yargısal denetimi ile görevli idare mahkemelerini de ekleyebiliriz. Kısacası, bir hukuk düzenini kapsayan bir yargı teşkilatı vardır diyebiliriz, tartışmasız olarak. Peki ama, yasal mevzuatın, yasa uygulayıcılarının ve bir yargı teşkilatının bulunması kabul ediliyorsa, yargının varlığından neden kuşkuya düşülmektedir? Sorunun can alıcı noktası da buradadır.
Bir ülkede yasaların, yasal kurumların ve yasa uygulayıcılarının bulunması, o ülkede hukuk düzeninin sağlam temellere oturduğunu göstermeyeceği gibi, hukukun uygulanış şekli, uygulayıcıların hukuka bağlılığı, özellikle hakim ve savcı konumundaki meslek sahiplerinin bağımsız ve tarafsız olmaları ve adaletin sağlanma derecesi yargının varlığı veya yokluğu konusunda bir hüküm vermeye olanak sağlar. Gelişmiş hukuk sistemlerinde yargının tüm bu ögeleri içerdiği, hukuka uygun kararların verildiği yolunda toplumda bir güven duygusu oluşturulduğu, bu yüzden yargının varlığından kuşku duyulmadığı bilinmektedir. Peki ülkemizdeki durum böyle midir? Toplum ve tek tek insanlarımız yargıya güven duymakta ve ve yargı makamları tarafından verilen kararların adaleti sağladığına inanmakta mıdır? Yoksa, genel olarak aksi mi geçerlidir? Ya, son dönemlerde yapılan anket çalışmalarında yargıya güvenin yüzde 20’ler düzeyine, hatta daha da altına indiği doğru mudur? Bu durum doğru ise, mevcut yargımızı nasıl niteleyeceğiz? Bu durumdaki bir yargıya “elbette vardır” diyebilir miyiz? Ülkemizde hukukun uygulanma şekli ve yargı makamlarının temel insan hak ve özgürlüklerine yaklaşımları ile, adli makamlar tarafından verilen kararların güvenilirliği ve adaletin gerçekleştiğine duyulan inancın oldukça alt düzeyde kalması, sorunun ciddi boyutta olduğunun göstergeleridir. Basit denebilecek suçların soruşturulmaları ve bunların yargılamalarında dahi toplumun güvensizliği çok ileri boyutlardadır. Savcılık ve mahkemelerin kararlarının tartışılması süreklileşmiş, olağanlaşmış, ağır eleştirilerin konusu olmuş durumda iken ve adaletin gerçekleştiğine insanların inancı kalmamışken “yargı vardır” demenin anlam ifade etmesi olası mıdır?
Bu noktada, çok ciddi bir sorun da soruşturma ve yargılama yapan makamların bağımsızlık ve tarafsızlık halleridir. Verilen ve kamuoyuna yansıyan karar ve işlemlerde öyle sorunlar yaşanmaktadır ki, hakim ve savcıların bağımsızlıktan uzak ve taraflı kararlar verdikleri, bu kararların siyasi nitelikte ve çoğunlukla siyasi iktidarın istek ve yönlendirmeleri doğrultusunda olduğu gözlenmektedir. Hatta, Anayasa ve usul yasalarına açıkça aykırı kararların büyük bir fütursuzlukla verilebildiği sıklıkla rastlanan bir gelişme haline gelmiştir. Bu hususta dikkate alınabilecek en vahim örnek, son genel seçimlerde milletvekili seçilen Gezi Davası hükümlüsü Can Atalay hakkında verilen kararlar ve yapılan uygulamadır. Cezaevinde cezasını infaz etmekte olan Atalay’ın avukatının yaptığı başvuru üzerine, Anayasa Mahkemesince bireysel hak ihlali bulunduğu yolundaki karar gereği için asıl kararı veren İstanbul 3.Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesi ile, Mahkemece, esas hükmü onayan Yargıtay 3.Ceza Dairesi’ne dosya iletilmiştir. Sonrasında Yargıtay Dairesi tarafından, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir şekilde, Anayasa Mahkemesi kararına uyulmaması, infazın durdurulması ve yargılamanın iadesi işlemi yapılmasının reddine karar verilmiştir. Ayrıca ihlal kararı veren Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunulmasına karar verildiği, kararın bir örneğinin gereği için Anayasa Mahkemesine gönderildiği izlenmiştir. Bir yüksek mahkemenin başka bir yüksek mahkeme üyeleri hakkında suç duyurusu yapması şeklindeki karar, Anayasa’ya açıkça aykırılık bir yana, ülke ve hatta dünya hukuk tarihinde bile görülmemiş nitelikte bir karar örneği olarak tarihe geçmiştir.
Anayasa’nın 11.maddesinde, “Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğu” şeklindeki açık hükme rağmen ve ona tümüyle aykırı ve olasılıkla davanın siyasi özelliğinden kaynaklı olarak, Yargıtay 3.Ceza Dairesi’nin böyle bir karar vermesi, hukuku ve Anayasayı yok saymak anlamına gelmektedir. Peki sonrasında neler olmuştur? Hiç bir şey olmamıştır! Suç duyurusunun gönderildiği Anayasa Mahkemesi Başkanlığı, yetkisi bulunduğu halde kendi üyeleri hakkında hiç bir hukuki işlem yapmamış, soruşturma başlatma yoluna gitmemiştir. Oysa, bir suç duyurusunun gereği, ilgililer hakkında yasal soruşturma yapılmasıdır. Mahkeme, böyle bir suç duyurusu yokmuş gibi davranmayı tercih etmiştir. Ancak, yakın zamanda Anayasa Mahkemesi Başkanının basına yansıyan beyanına göre, Yargıtay 3.Ceza Dairesi, suç duyurusuna dair yazıyı Mahkemeye göndermemiştir. Acaba neden böyle yapmıştır, kararının sakatlığının farkına vardığı için mi ? Yoksa, bir gün yasal sorumluluk altına girmeleri olasılığı nedeniyle mi ? Belli değildir ve herhangi bir açıklama da yoktur. Tüm bunlara rağmen, Yargıtay dairesinin Atalay hakkındaki kararı göndermesi üzerine, TBMM tarafından Can Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesine karar verilmiştir. Yani, bir yandan karar ortada dururken, suç duyurusu hakkında hiçbir işlem yapılmazken, diğer yandan Atalay’ın yasal hakları çiğnenerek milletvekilliği düşürülmüş ve cezasının infazı sürdürülmüştür. Bütün bu sürecin hukuksal olduğunu ileri sürmek olası olmadığı gibi, tam aksine, yargının gırtlağına kadar siyasetin içine battığını söylemek pekala olasıdır. Hakim ve savcıların bağımsız ve tarafsız oldukları iddiası, gerçeklikten uzak başka bir gerçekliğe sürüklenip gitmiştir.
Siyasi iktidarın hukuk ve yargı ile oynamasına dair başka bir karar ise, eski bir İstanbul C.Başsavcısının önce Yargıtay’a, bir kaç gün sonra da Anayasa Mahkemesi Üyeliğine seçilmesidir. Kendisi Cumhurbaşkanı tarafından Yargıtay üyeliğine seçilmiş, bu görevinde henüz çalışmadan ve hiç bir karara imza atmadan, bir kaç gün içinde bu kez Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilmiştir. Aday olduğu seçimde başka Yargıtay üyeleri de aday olmasına rağmen, Yargıtay’da hiçbir karara katılmamış bu kişinin seçilmesi oldukça anlamlı olmuş ve kamuoyunun da dikkatini çekmiştir. Aday seçimini yapan Yargıtay üyelerinin tutumu eleştiri konusu olmuş, bağımsız ve tarafsız olarak oy kullandıkları hususunda ciddi kuşku oluşmuş ancak seçim iktidarın istediği doğrultuda sonuçlanmıştır. Bağımsızlık ve tarafsızlık vurgusu yapmanın anlamı kalmamıştır. Yargının tüm bunların neresinde olduğunu sormak hakkımız ve kaçınılmazdır.
Başka bir sorunlu alan da hakim ve savcıların üst denetim ve gözetim organı Hakimler Ve Savcılar Kurulu ile ilgilidir. HSK’nın mevcut yapılanması ve seçim sistemi, bütünüyle iktidarın istek ve yaklaşımlarına yönelik olarak oluşturulmuş ve bu doğrultuda etkinlik gösteriyor olması nedeniyle, hakim ve savcıların Anayasal güvenceleri sıfırlanmış durumdadır. Atama, nakil ve terfileri belli yasal prosedürlere bağlanmış olan hakim ve savcılar, iktidarın istek ve beklentilerine uygun kararlar verdikleri takdirde, tayin ve terfilerinde hiçbir sorun yaşamazlar ve bekledikleri karar ve uygulamalara muhatap olurlarken, iktidarın istek ve beklentilerine uygun karar vermeyenlerin görev yerleri, mahkemelerdeki yetkileri istek dışı olarak değiştirilmekte, doğal yargıç ilkesine aykırı şekilde mahkemelerinin de değiştirilmesi sağlanarak etkisizleştirilmektedirler. Bu yolla iktidar beklenen ve verilmesini istediği karara ulaşma yolunu açmaktadır. HSK, tüm bu gelişmelerin yaşandığı aşamalarda hiç bir şekilde tepki göstermemekte, aksine yapılan söz konusu uygulamalara açık destek vererek meşrulaştırmaktadır. Hukukla ve adaletle bağlı olması, bu kavramlara sahip çıkarak hakim ve savcılar hakkında işlem yapması gerekirken, tümüyle iktidarın istek ve dileklerine bağlanmış bir görüntü vermektedir.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında, Yüksek Seçim Kurulu Başkan ve üyelerine hakaret ettiği iddiası ile açılan bir davada, mahkeme hakiminin karara yönelik yaklaşımının bir şekilde dışa yansıması sonrasında, söz konusu hakimin isteği dışında bir Anadolu iline ataması yapıldıktan sonra, aynı adliyede görevli ve iktidara yakın yaklaşımda olduğu basına yansımış bir başka hakimin tam da karar aşamasında görevlendirilmesi ile, mahkumiyet kararı oluşturulması, bu yaklaşımların tipik örneklerinden birini oluşturmaktadır. HSK, bu olayda da görevini gereği gibi yapmamış ve siyasetin beklentilerine uygun bir uygulama yapmıştır. Üst yargı örgütünün bu tarz uygulama ve yaklaşımları yaygınlaştığı gibi, hakim ve savcıların mesleki güven duygularını sarsarak, bağımsız karar alma yeteneklerini zayıflatmakta, hatta ortadan kaldırmaktadır. Güvenilir bir yargının varlığının tartışma konusu olmasının nedenlerinden birisi de, bizzat HSK’nın güvenilmezliği ve oluşturduğu karar ve uygulamalardır.
Kamu adına yasal soruşturma yapma yetkisi bulunan Cumhuriyet Savcılıklarının durumuna da değinmek gerekirse, orada da ciddi sorunlar bulunduğu görülmektedir. Soruşturmaların yasal yöntemlere uyularak yürütülmesi Ceza Yargılama Usulü Yasasının emredici hükmü iken, bu gerekliliklere uyulmamakta, çoğunlukla polis ve jandarmaya bırakılan soruşturmaların rastgele ve usul hükümlerine aykırı şekilde oluşturulmasına göz yumulmakta, Cumhuriyet Savcılarınca soruşturma ile ilgili olarak kolluğun denetimi yapılmamakta ve yapılan soruşturma işlemlerinin yetersizliği veya hukuka aykırılığı nedeniyle ilgililerin mağduriyetlerine yol açılmaktadır. Bunların etkisi ile, açılan davaların önemli bir kısmı (doğru veya yanlış!) beraat kararları ile sonuçlanmaktadır. Soruşturma aşamalarında Savcılığın isteği üzerine verilen tutuklama, adli kontrol, ev hapsi, el koyma ve müsadere gibi kararların hukuka uygunluğu tartışma ve eleştiri konusu olmakta, ayrıca görevden uzaklaştırılan belediye başkanı ve kimi kamu görevlilerinin yerlerine kayyum ataması yapılması da ayrı bir soruna işaret etmektedir. Toplumun yargıya yönelik güvensizliği en üst düzeye ulaşmış durumda olup güvenilir bir yargı kalmadığı anlayışı egemen olmuş durumdadır.
Bütün bunlardan sonra, baştaki soruya dönersek, “Türkiye’de Yargı Var mıdır” sorusunun yanıtı, kuşkusuz “vardır” olmayacak, var olan yargıya ne ölçüde “yargı” denilebileceği tartışılır bir niteliğe bürünecektir. En azından “güvenilir” bir yargının bulunmadığı, daha doğrusu kalmadığı tartışmasızdır. Siyaset kurumu ve özellikle iktidarın müdahaleleri ile yargı içindeki dinamiklerin hukuka bağlılığı tartışılır bir durumda iken, yargının varlığı sonucuna ulaşılamaması olağan olmakta ve ülke yargısının geleceği adına kaygılara kapılmak kaçınılmaz olmaktadır. Demokratik bir ülkede güvenilir ve etkin bir yargının varlığı pekala olası olduğundan, gelecek adına sorumluluk yüklenmek durumunda olan tüm kesimlerin “Türkiye’de Yargı Vardır” dedirtecek bir düzene ulaşma yolunda çabalar sarf etmesi kesin bir zorunluluktur.