Yalçın Küçük’ün ardından
Bazıları derdi ki her devrimci hareketin merkez komitesinde mutlaka bir Yalçın Küçükçü vardır. Yalçın Küçük’ün ilgi alanları çok genişti, iktisattan tarihe, edebiyattan siyasete birçok konuda özgün tezleri vardı. Küfür Romanları kitabında Milan Kundera ile, Bilim ve Edebiyat kitabında Kemal Tahir ile hesaplaşıyordu. Merakta kendine rakip olarak Balzac’ı görürdü. Yalçın Küçük okuduğunuz zaman kafanızda kıvılcımlar çakardı, ufkunuz genişlerdi.
Yalçın Küçük ile yüz yüze tanışmam 1990 yılında Dünya Solu dergisinin İstanbul Cağaloğlu’ndaki bürosunda oldu. Ancak ondan önce Ahmet Zengin ve Şevki Ömeroğlu ile tanışmıştım. Zengin ve Ömeroğlu Devrimci Sol davasından yargılanmış, hapisten yeni çıkmışlardı. Yalçın Küçük’ün çıkardığı Toplumsal Kurtuluş dergisi Temmuz 1987’de yayın hayatına başlamıştı. Küçük’ün Aydın Üzerine Tezler ve Türkiye Üzerine Tezler adlı beşer ciltlik dizileri benim kuşağından birçok sosyalist gibi bende de okuma, araştırma, Marksist teoriyi öğrenme heyecanını artıran kitaplardı. 1989 yılında Küçük, Zengin ve Ömeroğlu ile Dünya Solu adında üç aylık bir çeviri dergisi yayımlamaya başladı. Dergi dünyanın çeşitli ülkelerinden sosyalist yayınlardan seçilmiş makaleleri Türkçeye çeviriyordu. Küçük’ün Aydın Üzerinde Tezlerdeki önemli bir tezi Türk aydınının 1830’larda Tercüme Odasında doğduğuydu. İşte ben de deyim yerindeyse siyasi olarak burada doğdum. Kısa süre sonra Dünya Solu dergisinin sorumlu yazı işleri müdürü oldum. Bunun için Gayrettepe’deki emniyet siyasi şubesine gitmiştim. Oradaki polis memuru önce benim sorumlu müdür olabilmek için 20 yaşımı doldurmadığımı iddia etmişti, demek ki 1990 yılındaydık, sonra da “dünyanın solu mu kaldı” diyerek benimle dalga geçmişti.
Yalçın Küçük sosyalist sol içinde bir zamanlar önemli bir ayrım olan demokratik devrim tezine karşı sosyalist devrimi savunuyordu. Bu benim ona yönelmemde etkili oldu. Küçük, “birinci TİP önemliydi ben önemli bir yerde değildim, ikinci TİP’te önemli bir yerdeydim ama bu kez TİP önemli değildi” demişti. 1977 1 Mayıs’ında Taksim’de 500 bin kişi toplanmıştı ancak bundan bir ay sonraki seçimde TİP İstanbul’da sadece 5 bin oy almıştı. Yalçın Küçük ikinci TİP’in kurulmasında ve seçime girmesinde etkin oldu. Bülent Ecevit’in Küçük’e düşman olmasında bu da rol oynadı. Küçük Eylül 1980’de yayımlanan Bir Yeni Cumhuriyet İçin adlı kitabının önsözünde şöyle yazdı: “1976 yılı ortasında Cumhuriyet yazarlığından ayrılmış olarak, Parti yöneticilerini seçim kararı almaya zorlamaya başladım. CHP yöneticileri bunu biliyordu. 1977 Haziran seçimlerinde TİP’nin seçime girmesinden CHP Genel Merkezi ve destekçileri hep beni sorumlu tuttu. «Yalçın = hırçın» kampanyası da bu yüzden çıktı. Çünkü seçime girmek hırçınlıktı! 1977 yılında bir sosyalist partisinin, sermaye partilerinin karşısında, seçime girerek sosyalizmi propaganda etmesinin bütün onur ve kıvancına talibim.”
1980’lerin sonları ve 1990larında başları Türkiye sosyalistlerin devrim umudunun bugünkünden çok daha fazla olduğu yıllardı. Reel sosyalizmdeki yaklaşan felaketi öngöremiyorduk. Dünya Solu dergisi için SBKP MK teorik yayın organı Kommunist dergisinden çevirmeye değecek yazı bulamıyorduk. Kuşkusuz SSCB’ye nefret saçan sosyalistler de vardı ancak onlar da bir çöküşü öngörmüyorlardı. Yalçın Küçük’ün yazıları bizlere devrim inancı ve bilim sevgisi aşılıyordu. Toplumsal Kurtuluş’ta çıkan yazılarını sosyalist solun her örgütünden insanlar merakla okurlardı. Bazıları derdi ki her devrimci hareketin merkez komitesinde mutlaka bir Yalçın Küçükçü vardır. Yalçın Küçük’ün ilgi alanları çok genişti, iktisattan tarihe, edebiyattan siyasete birçok konuda özgün tezleri vardı. Küfür Romanları kitabında Milan Kundera ile, Bilim ve Edebiyat kitabında Kemal Tahir ile hesaplaşıyordu. Merakta kendine rakip olarak Balzac’ı görürdü. Yalçın Küçük okuduğunuz zaman kafanızda kıvılcımlar çakardı, ufkunuz genişlerdi. Genç sosyalistler bunu kendileri deneyebilirler, açsınlar Tezler’i okusunlar.
1991 yılında Boğaziçi Üniversitesinden bir grup arkadaş Yalçın Küçük ile Büyükada’da gezmiştik. Küçük hepimizle ilgilenmiş bizimle uzun uzun sohbet etmişti.
Küçük 1990larda Kürt hareketini sola çekmeye çalışıyordu. O zamanki Kürt hareketi henüz sosyalist hareketin bir parçasıydı. Nitekim ben de İş Bankasındaki işimi bırakarak Özgür Ülke gazetesinde dış haberler bölümünde bir süre çalıştım. Küçük gazetede “Ne Mutlu Kürdüm Diyene” başlıklı bir yazı yazmıştı. O zaman buna cesaret eden Kürt sayısı çok azdı. Ancak Küçük, o yazısında Kürt milliyetçiliği yapmıyordu, yine kapitalizm eleştirisi yapıyordu ve Kürt hareketini kapitalizmin insanı böcekleştiren etkisine başkaldırdığı için övüyordu. Zamanla Kürt hareketi emperyalizm ve gericilikle uzlaşmaya başlayınca Küçük de oradan uzaklaştı. Paris’te yaşadığı yıllarda bazılarının iddialarının aksine Kürt hareketinden maddi bir yardım almadı.
Benim tarihçi olmamda da Küçük’ün etkisi vardır. Küçük tarihsel olayların sınıfsal özünü canlı bir üslupla anlatıyordu. İsmet İnönü’nün antikomünist bir gerici olduğunu ondan öğrendim. Kurtuluş Savaşı’nın ilk kurşununu Hasan Tahsin’in değil, Hatay Dörtyol’da dedesinin de olduğu birliklerin attığını savunurdu. O zamanlar Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya da sempatim vardı, çünkü Kıvılcımlı da özgün bir tarih tezine sahipti. Ancak Küçük, Aydın Üzerine Tezler 5’te Kıvılcımlı’nın tarih tezinin idealist yöntemini net bir biçimde gösterdi. Bana Kıvılcım Çağla takma adını veren de Y.K. oldu. Kıvılcım, Hikmet Kıvılcımlı’dan, Çağla da soyadım Badem’den geliyordu. Çarlık Yönetiminde Kars, Ardahan, Artvin adlı kitabımı yazmaya beni yönlendiren de onun bazı yazılar oldu. Artaşeş Poğosyan’ın Kars üzerine Rusça kitabının fotokopisini ondan aldım.
Yalçın Küçük Türkiye’nin ilk akademik sovyetologu idi. Rusça öğrenmenin bile tehlikeli sayıldığı yıllarda Rusça öğrenmiş ve İngiltere’de Birmingham Üniversitesinde konuk araştırmacı olarak bulunmuştu. Ben ona özenerek Rusça öğrenmeye başladım. Yıllar sonra hocamızın benim için “Rusçası benden iyidir” demesi büyük gurur vesilesi olmuştu. 2000 yılında ben de Birmingham Üniversitesi Doğru Avrupa ve Rusya Araştırmaları Merkezinde yüksek lisans yaptım. Başvuru için referans mektubunu almak üzere hocayı Gebze cezaevinde ziyaret ettim. Hoca avukat aracılığıyla bana gereken İngilizce mektubu verdi. Yalçın Küçük’ün Birmingham’deki eski arkadaşı, “bir gün Maocu olurdu, ertesi gün Troçkist” dediği akademisyen de merkezin müdürü olmuştu ve şimdi de apolitik bir tip olmuştu. Birmingham’deki hocalar komünist olmama çok şaşırdılar, bir anlam vermediler, bana karşı alttan alta düşmanca davrandılar.
Yalçın Küçük, küçük hesapların adamı değildi, sosyalistlere karşı kin tutmazdı. Can Yücel’in kendisiyle kavga etmiş olmasına karşın “şair gibi yaşamış iki şairimiz var biri Nâzım Hikmet diğeri Can Yücel’dir” demiştir. Bir TV programında yine Can Yücel’in kendisi hakkındaki sözleri hatırlatılınca “Can bizim canımızdır, ne dese başımızın üstünde yeri var” demişti.
12 Eylül 1980 darbesinden önce genelkurmayın darbe yapacağını ve Erbakan’ı içeri atıp Erbakan’dan daha dinci bir rejimi uygulayacağını öngörmüştü. Küçük’ün 28 Şubat dönemindeki tezi, ABD’nin BOP projesi uyarınca Türkiye’de mutlaka sermayeden yana bir İslamcı iktidar istediği idi. İsrail Türkiye’de İsrail’den daha güçlüdür derdi. CIA ajanı tarikatçı vatan haini Fetullah’ın Samanyolu TV’si Yalçın Küçük’e nefret kusan bir dizi film yaptı. Yalçın Hoca hapse girmekten korkmuyordu, nitekim 73 yaşında Ergenekon kumpasından hapse girdi.
İngiltere’de bir konuşmasından sonra bir solcu onun için “biz hocayı demokrat sanıyorduk ama o Nasrettin Hoca çıktı” demişti. Y. Küçük’ün buna yanıtı da bende derin izler bırakmıştır: “Ben sosyalistim, bana demokrat denmesini hakaret sayarım, Nasrettin Hoca’ya benzetilmek ise benim için büyük bir şereftir”.
Yalçın Küçük dünya çapında ünlü olma hevesiyle alay ederdi. “Bu yazdıklarımı dünyada yalnızca Türkçede okuyabilirsiniz” derdi, öyle ki bizim içimiz sevinçle dolardı, dünyada Marksizmin en devrimci ve en yetkin çözümlemelerini ana dilimizde okuduğumuz için kendimizi şanslı sayardık. Ne var ki hocanın dediğini yapın yaptığını yapmayın sözünü doğrularcasına hocanın kendisi sağcı ve milliyetçilerden gördüğü ilgiye karşı kayıtsız kalamadı, sosyalizmden vazgeçmedi elbette ancak milliyetçilerin hoşuna gidecek temalara yoğunlaşmaya başladı. Sabetaycılık üzerine çözümlemeleri ilk başta çığır açıcıydı ancak kısa sürede iş çığırından çıktı. İslamcı tehlikeye karşı Kemalistlerle eylem birliği yapması da doğruydu ancak orada da doğruda duramadı. “Kemalizm bizi ileriye götürmez, biz de Kemalizmden geriye düşmeyiz” sözü çok doğruydu ancak hoca yanlış kişilerle yan yana anılmaya başlamıştı. Bu yüzden yaşamının son on beş yılında onunla ilişkim kesildi. Tekrar görüşmek istediğimde ise hoca ne yazık ki demans hastası olmuştu. Hiç kuşkusuz siyasette yanlış yapmamak yoktur, Lenin de yanlışlar yapmıştır. Yalçın Küçük’ün bize bıraktığı sosyalist teorik miras birtakım taktik yanlışlardan ibaret değildir. Yalçın Küçük’ten ben sosyalist kalmayı, bilimsel yöntemi, öz ile görünüş arasındaki farkı araştırmayı, kitle kuyrukçuluğu yapmamayı öğrendim. Ondan aldığım sosyalist yöntem öylesine sağlamdı ki kendisi yanlış yaptığında bunu yine onun yöntemiyle görebiliyordum. Dolayısıyla Yalçın Küçük’ün bize mirası kapitalist ideolojiye sıkılmış kurşunlardan oluşan bir cephanedir. Sosyalist Türkiye’nin üniversitelerinden birine onun adının verileceğinden eminim.