İstanbul meydan muharebesi

Önümüzdeki tablo bu olduğuna göre, bu tabloyu yutmak da, hesapsız kitapsız işlere ulusu sürükleyen AKP’nin kaderidir; merkezi yönetimde AKP olduğuna göre, kendi kazdığı kuyuya düşmüş oldu. Bu durum CHP için ise fevkalade büyük ve tarihi şans olarak görülebilir. Ancak CHP’nin bu süreci çok dikkatle izlemesi ve zaman zaman ulusa uyarıcı sinyaller vererek uyarması gerekir. Zira bu hassas geçişi AKP bir siyasi örgüt olarak bir kez daha fırsat ve ayağa kalkış olarak değerlendirmeye çalışabilir.

Bu yaşıma geldim, Demokrat Parti’nin iktidara geldiği günü de hatırlıyorum. Tüm olumsuzlukları ile tarihe geçemeye aday böyle bir seçim görmedim, dilerim bir daha böyle bir şey görmem! Bu ülkenin bir vatandaşı olarak, vatandaşların en üst siyasi makama taşımaya layık gördüğü siyasilerin böylesi yasa dışı, usul dışı davranışlarından hicap duyuyorum. Umarım, yabancı elçilikler bu tuluatı kendi ülkelerine rapor etmemişlerdir!

Ayıptır; Türkiye’nin siyasi tarihine sürülmüş kara leke olarak geçecek son seçim tuluatı, adeta meydan muharebesi olarak yaşandı. Konu yerel seçim olduğuna göre, tüm devlet erkânının İstanbul sokaklarını işgalin manası neydi? Tüm parti bir adayı desteklemeye neden bu kadar ihtiyaç duydu, adaya mı güvenilmiyordu, yoksa amaç akıllarına göre millete gözdağı mı vermek idi? İlkokula talebe kaydı gibi tüm veli ve vasilerin adayın yanında olması, başlı başına seçinin kaybının gerekçesidir. Ankara adayı da başlı başına bir fecaat oldu! Her ne hal ise, AKP için sonuç tam bir hezimet oldu. Umarım, Türk siyasi tarihine kapkara bir leke olarak geçecek böylesi adaylık ve eşi benzeri görülmemiş haksız ve usulsüz devlet destekli seçim sonucunda alınan ders işe yarar.

Bu anlamsız ve usulsüz tuluata yol açan sebep neydi? Sebep çok açıktır: İstanbul cumhurbaşkanlığı kapısıdır; İstanbul inanılmaz rant kaynağıdır; İstanbul, bir türlü hazmedilemeyen geçen seçimin intikam alanıdır, vs.. Kimden intikam alınacak idi? Oylarıyla karar veren halk olduğuna göre, halktan mı intikam alınacaktı? Hırsın ve kinin aklın önüne geçtiği koşullarda ortaya çıkan hazin manzara!

Meydan muharebesini, Osmanlı’dan devralınan “kulluk” kefenini yırtmayı başaran halkımız kazanmıştır. Evet, son seçimde halk kazandı. Baskıya, ayrıştırılmaya, ulusal serveti soygun vururcasına ele geçiren azınlık zümresine karşı halk kazandı. Ve kazanılarak devralınan yönetimlerde geçmiş icraatlar açığa çıktıkça mevki ve makama görev aşkıyla gelenlerin hangi gerçek aşka soyunmuş oldukları faş edilecektir. Meydan muharebesinin kazanılmış olması, yeni anayasa macerasını da, “çatlasanız da, patlasanız da inadına yapılacak” saygısız sözleri ile lanse edilen İstanbul Kanal projesini de umalım tarihe gömecektir. Bu ifadeler işin bir yanının kısa bir tanımıdır. Fakat bir de işin ikinci yanı vardır ki, o da. AKP’nin yüzüne gözüne bulaştırdığı projesinin ulusa yüklediği sosyal ve ekonomik yüktür.
Bu projeye ve ülkede oluşturduğu ve ileri zamanlarda da devam edecek olan tahribata geçmeden bir noktanın daha aydınlığa kavuşturulması gerekmektedir. O da şudur: hani hep iddia edilirdi ya, seçimi kaybedenin şanı, bulunduğu makamdan istifa etmesini gerektirir. Olmadı, demek makama oturanların bizzat kendi sözlerine ve kendilerine atfettiği değer bu imiş!

31 Aralık günü yapılan seçimde AKP’ye verilen mesajın hem ekonomi, hem de genel politikaları ile ilgili olduğunu, CHP’ye verilen mesajın ise, doğal olarak ekonomi alanı ile ilgili değil, daha çok politik alanı ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Seçim sonuçlarının çok kaba genel değerlemesine bakarsak, AKP’nin “metal yorgunluğu”, CHP’nin ise “ayağa kalkış” temposu içinde olduğu ileri sürülebilir. Denebilir ki, her iki burjuva partisinde de, olumsuz ve olumlu yönleriyle küresel krizin etkisi sezilmektedir. AKP’nin ülkeyi küresel krizin savurmalarıyla ekonomi dün üst perdeden reddedilen liderlere muhtaç duruma soktu; CHP ise, belki henüz tam olarak algılamasa da küreselleşmenin nasıl bir sömürgeleştirme olduğunu umarım idrak etme durumuna gelmiştir. Bu ilk saptamaların geçerliliği koşulunda AKP sınıfta kalmış olarak sahneyi terk edecektir. CHP ise, bir burjuva partisi olarak, anti-küreselleşmeci politikaları halka nasıl anlatacak, kapitalist sistem içinde dış destek olmadan, yeni teknolojiyi geri sanayi yapısına nasıl monte edecek ve ekonomiyi nasıl ayağa kaldıracak gibi çok çetrefil sorunlarla karşı karşıya kalacaktır.

Bu durumda, CHP cenahında partinin önünde açılan bu çetin yolun yanında bir de dışa açılan tehlikeli bir yol vardır. Dışa açılan bu kanadı CHP iyi kollamalıdır. Zira AKP döneminde ülkemizde cirit atmış emperyalistler doğal olarak yeni potansiyel aktörlere yanaşmaya çalışırlar. Dünya kapitalizmi alan kaybederken, ileri ülkelerin çevresel konumlu ülkelere ekonomik kanallardan baskı kurması kaçınılmazdır. Bu nedenle, CHP’nin emperyalistin giriş kapısını sıkı kollamasını gerekmektedir. Ancak, AKP’nin ülkeyi sürüklediği koşullar ve acilen çözüm bekleyen derin ihtiyaçlar vardır. Türkiye derin krize sürüklenmektedir ve buradan çıkış acil dış kaynağı gerektirmektedir. Bu koşulda, dış kaynağın çekilmesi sürecinde faiz yükselişine bağlıdır. Eğer faiz yükselişinden kaçınılırsa, dolar yine hızla yükselişe geçer. Görülüyor ki, her iki savruluş da içte fiyatları yükseltici ve ekonomiyi daraltıcı etkiler oluşturur.

 

Önümüzdeki tablo bu olduğuna göre, bu tabloyu yutmak da, hesapsız kitapsız işlere ulusu sürükleyen AKP’nin kaderidir; merkezi yönetimde AKP olduğuna göre, kendi kazdığı kuyuya düşmüş oldu. Bu durum CHP için ise fevkalade büyük ve tarihi şans olarak görülebilir. Ancak CHP’nin bu süreci çok dikkatle izlemesi ve zaman zaman ulusa uyarıcı sinyaller vererek uyarması gerekir. Zira bu hassas geçişi AKP bir siyasi örgüt olarak bir kez daha fırsat ve ayağa kalkış olarak değerlendirmeye çalışabilir. Süreç şöyle çalışabilir ya da bizzat AKP tarafından çalıştırılabilir. Türkiye’nin içinde bulunduğu zor ekonomik koşula emperyalist uygun bir el uzatabilir. AKP de, kurtuluş hamlesiyle bu nazik eli memnuniyetle tutmaya çalışabilir. Düşünce şu olabilir ki, bu el ülkeye biraz kaynak sağlayarak ekonomide geçici pembe tablo oluşumuna yol açabilir. İşte düğüm noktası burasıdır. AKP bu pembe elma şekerini halka yükseliş diye satarsa erken seçim önümüze gelebilir. Erken seçimin sonucuna doğal olarak hepimiz saygılı oluruz, fakat mesele bununla bitmez. Gelen kaynak AKP’yi bir yerlere taşıyabilir, fakat ülkeyi giderek daha derin ekonomik batağa saplayabilir. Bunun da ötesinde, yabancı firmalar ekonomiye hâkim olabilir, hatta ülkenin askeri tesisleri ya da fabrikaları dahi ele geçirilebilir. Kısacası, burada tüm boyutlarıyla saptayamayacağımız külfetler karşılığında halka sunulacak elma şekeri AKP’yi yine iktidara taşıyabilir. Böylece, gerek anayasa değişikliği gerekse hayallerindeki kanal konularına yeni yollar açılmış olabilir. Siyasilerimiz dünya zenginleri arasında daha üst mevkilere tırmanabilir. İşte CHP’nin parlamentoda atik davranarak, fakat onun ötesinde, özellikle de sahada halkla olan temasını daha da sıklaştırarak bu oyunu halka anlatıp, halkın birlikteliği ile AKP’nin ulus aleyhine girişebileceği tuzağı önlemesi mutlak gündemde olmalıdır.

Son seçimde halkımız sol partilere teveccüh etmedi. Halkın bu mesajını sol partilerin alması kaçınılmazdır. Verilen mesaj şudur ki, sol demek devamlı tartışmalarla kendi içinde bölünmek demek değildir. Sol demek, 200 yıl öncesinin politikalarını olduğu gibi günümüz sanayi yapılanmasına uyarlamaya çalışmak değildir. Sol partilerin sistem, ekonomi ya da hemen hemen her alanda zengin tartışma yapmaları çok doğaldır. Ancak, bu tür tartışmalar parti içinde hiç kimseye devamlı mevki ya da makam oluşturamaz. Sol tartışmalar geçmişin teorik, özellikle de felsefi zenginliği üzerinde günümüzün yapay zekâ konusundan blockchain meselelerine kadar tüm konuları sol görüşte işlemeli ve özümsemelidir. Ayrı bir yazı konusu olan bu meselenin böylesi ucundan sergilenmesi bile sol partilerin gerek örgütlenme, gerek politikalar bağlamında şimdilerde ne kadar geride olduğunu ve yürünecek ne kadar uzun yol bulunduğunu ortaya koymaktadır.

Umalım, halkımızın demokratik ayağa kalkışı sönmeden devam eder ve ülkeyi soyanlara ve soyanlara kapıyı açan siyasilere yönelik bu ateş sönmeyip, devamlı yükselerek, demokrasi doruğuna taşınır.