Reklam
Kategoriler: Köşe Yazıları

Düşman Ceza Hukuku

Reklam

Düşman Ceza Hukuku, Alman Ceza Hukukçusu ve Hukuk Felsefesi uzmanı Profesör Günther Jakobs tarafından ortaya atılmış bir kavram olup daha sonra geliştirilerek hukuk ve siyaset alanlarına aktarılmıştır.

1970’li yıllarda Almanya’da ve kimi ülkelerde gerçekleşen terör ağırlıklı olay ve eylemler nedeniyle, devlete ve topluma yönelen saldırıların oluşturduğu tehlike ve güvenlik kaygılarının etkisiyle ve tehlikenin bertaraf edilmesi amacına yönelik olarak, bu eylemleri gerçekleştiren faillerin temel haklara sahip kişiler olarak değil, bastırılması, ezilmesi ya da yok edilmesi gereken “düşman” olarak görülmeleri ile, insan haklarından yoksun bırakılmaları suretiyle ceza hukukunun konusu haline getirilmeleri öngörülmüştür. Bu suretle, olağan yurttaş kavramının dışına çıkartılarak düşman ceza hukukunun öznesi haline dönüştürülmeleri, soruşturma ve yargılama aşamalarında şüpheli, sanık ve benzeri sıfatlarından yararlanmamaları ve adeta “birey” veya “kişi” olmaktan çıkartılmaları ile, en uygun ve gerekli yöntemlerle bertaraf edilmeleri hedeflenmiştir. Suç işlemiş ve cezaevine alınmış olan fail, kendisine karşı zor kullanılması suretiyle cezalandırılmayı hak etmiş bir kişidir. Uygulanacak zorun olası tehlikeyi ortadan kaldıracak nitelik ve boyutta olması gereklidir. Olağan yurttaş için uygulanan hukuk herkes için uygulanırken, düşman ceza hukukunun konusu olan fail için zora dayalı ve tasfiye amacına dönük uygulamalar yapılmalıdır.

Buradan hareketle, Almanya’da 1970’li yıllarda çok sayıda silahlı eylem gerçekleştiren Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) adlı sol örgütün liderleri olan Andreas Baader ve Ulrike Meinhof’un, bulundukları yüksek güvenlikli cezaevlerinde intihar ettikleri bildirilmiş ise de, cezaevine ip ve kesici aletin nasıl sokulduğunun açıklanmaması, olayların bir tür infaz olduğu kuşkularını doğurmuş, resmi açıklamalar intihar yönünde ise de, Meinhof’un iple kendisini asarak, Baader’in ise, kesici bir alet ile boynunu keserek öldükleri yolundaki tespitler itibariyle, öldürüldükleri yolunda kuşkular bulunduğu kamuoyuna yansımıştır. Bu gerçek ise, olayın bir düşman ceza hukuku uygulaması olduğu sonucuna varılması olasıdır. Zira, örgütün çok sayıda ve toplumda korku yaratan eylemlerinin bulunduğu, bunlar arasında banka soygunu, ünlü bir kapitalistin kaçırılarak öldürülmesi, polis ve kamu görevlilerine ve binalarına yönelik bombalı saldırılar bulunduğu bilinmektedir. Bu olaylar, Jakobs’ un düşman ceza hukuku uygulamasının bir örneği olarak değerlendirilebilir.

Öte yandan, ABD’de yaşanan 11 Eylül saldırıları sonrasında, gerçekleştirilen farklı operasyonlar sonucunda yakalanan islamcı terörist oldukları iddia edilen çok sayıda kişiler toplu olarak, Küba’da bulunan Guantanamo askeri üssüne nakledilerek buradaki cezaevine konulmuşlar. Bir süre sonra, buradaki mahkum konumunda olan çok sayıda kişiye işkence boyutunda kötü muamele yapıldığı, değişik biçim ve yöntemlerle aşağılandıkları, en temel haklardan yoksun bırakıldıkları, adeta insanlıktan çıkarıldıkları, böylece kendilerine düşman ceza hukukunun uygulandığı basına yansıyan yazı ve görüntülerle saptanmıştır. Bu olayın da bir başka uygulama olduğu ve Jakobs’un kuramından esinlendiği anlaşılmaktadır.

Bir süre sonra, Jakobs’un kuramının eleştiri ve suçlamalar ile karşılaşması kaçınılmaz olmuş ve bu konuda yeniden bir makale yazarak, 11 Eylül saldırıları sonrasındaki açıklamalarında, konuyu daha çok hukuk biliminin sorunları üzerinden ele aldığını, yurttaş ceza hukuku ile düşman ceza hukukunun kesin çizgilerle ayrıştırılması gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca cezanın bir tür zor uygulaması olduğunu, mahkumun ceza infazı sırasında dışarıda suç işlemeyeceğini, üstelik uygulanan zorun hukukun parçası olan kişiye karşı değil, tehlikeli bireye karşı uygulanan bir yöntem olduğunu vurgulamıştır. Toplumda yaygın olan özgürlük/güvenlik ikileminde güvenliğin ağır bastığı bir yaklaşımı benimsediği anlaşılmaktadır. Prof. Jacobs’un kuramı dünya genelinde ilgi ile karşılanmış, farklı ülkelerde değişik uygulama ve tartışmaların konusu olmuştur. Bununla birlikte, eleştiriler sürüp gitmiştir. Dahası, düşman ceza hukukunun farklı ülkelerde değişik biçim ve görüntüler altında uygulamaya konulmaya devam ettiği gözlenmektedir.

UYGULAMADA YAŞANANLAR VE ETKİLERİ

Terör eylemleri gerçekleştiren suç şüphelileri ve sanıklarına yönelik uygulandığı belirtilen düşman ceza hukuku, genel olarak demokrasiden uzaklaşan ve anti demokratik bir niteliğe bürünen ülkelerde daha yaygın bir uygulama alanı bulmaktadır. Buna göre, terör eylemi niteliğinde olmayan suçlar hatta vahim özellikte olmayan suçlar yönünden de benzer uygulamalara gidildiği gözlenmektedir. Siyasi suç kavramının bu çerçeveye alınmaya çalışıldığı, böylece siyasi hasımların tasfiye edilmesi veya etkisizleştirilmesi yoluna gidildiği sıklıkla rastlanan olgular olarak ortaya konulmaktadır. Yakın zamanda, Rusya lideri Putin’e karşı yürüttüğü muhalefet kampanyası sonrasında suç işlediği iddiasıyla tutuklanan muhalif lider Aleksey Navalny’nin 2024 yılında cezaevinde ölümü sonrasında zehirlenerek öldürüldüğü iddiaları ortaya atılmış, yönetimin iddiaları reddetmesi ile, bu konuda yeterli ve sağlıklı bir soruşturma yapılmadan ölüm olayı belirsizliğe terkedilmiştir. Oysa, aynı Navalny’nin 2020 yılında da zehirlendiği ve tedavisi sonucu hayatının kurtulduğu bilinmektedir. Olayın,özelliği itibariyle bir düşman ceza hukuku uygulaması olabileceği kuşkusu sürüp gitmektedir.

Bu uygulamalar, siyasi rakipleri kesin biçimde tasfiye etmeye yönelik olup bir de pasifleştirme ve etkisizleştirme amacı gütmektedir. Bu yöntemler arasında en dikkat çekici olanı; hukuk ve yargının kullanılmasıyla ilgili siyasetçi ve çevresindeki kişilerin toplum nezdinde itibarsızlaştırılmaları, halkın nefretini üzerlerine yönlendirerek suçluluk izlenimi yaratılması, bu suretle dürüst olmayan ve güvenilmez kişiler oldukları yolunda görüntüler oluşturulmasıdır. Böylece, ilgili siyasi kişiliğin etkisizleştirilmesi ve onun yönünden oy kaybının gündeme gelmesi kaçınılmaz olmakta, iktidarda bulunanların güçlerini sürdürmeleri sağlanmaktadır. Özellikle anti demokratik yönetimlerin iş başında olduğu ülkelerde bu uygulamalar daha yoğun görülmektedir. Bunlardan birisi olduğunu gözlediğimiz ülkemizde, ağırlıklı olarak siyasi muhaliflere yönlendirilen soruşturma ve yargılamalarda, temel hukuk kavram ve ilkeleri bertaraf edilerek hukuksallıktan uzak, keyfi, Anayasa ve yasalara aykırı işlem ve kararlar oluşturulmaktadır. Hakkında soruşturma açılan bir kişinin, yasada yer alan olağan davet yöntemi olan çağrı belgesi ile çağrılması yerine hakkında gözaltı kararı verilmekte, böylece zabıta tarafından yakalanması ve adliyeye götürülmesi mümkün olmakta ve suçluluğuna dair toplumda bir izlenim oluşturulmakta, evrensel bir hak olan masumiyet karinesi ortadan kaldırılmaktadır. Soruşturma usullerine uyulmamakta, aykırılıklar üzerinden sürdürülen soruşturmalar hak kayıplarına ve ilgililerin maddi-manevi zararlarına yol açılmaktadır. Belediye Başkanı sıfatı olması nedeniyle özel soruşturma yöntemine tabi olan suç şüphelisi hakkında yetkili makamın izni olmadan soruşturma açılıp gözaltı ve tutuklama kararları verilmekte, izin alınması işlemi daha sonra gerçekleştirilmektedir. Oysa bu izin soruşturma şartıdır ve yasa gereğidir.

Olağan soruşturma yöntemi, bir suç ihbarı veya şikayetin gerçekleşmesi sonrasında soruşturmaya başlanması iken, bu gerekliliğe tümüyle aykırı olarak, uyuşturucu madde kullandığı/bulundurduğu/temin ettiği iddiasıyla kişiler hakkında hiçbir soruşturma işlemi yapılmadan, sabahın çok erken saatlerinde kişilerin evleri basılmakta, aramalar yapılmakta ve gözaltı işlemleri gerçekleştirilerek, Adli Tıp Kurumu’na sevk edilmeleri sonrasında uyuşturucu taramasından geçirilerek, ele geçen uyuşturucu yoksa ancak o zaman serbest bırakılmaktadırlar. Bu tür işlemlere tabi tutulan kişilerin kamuoyunda tanınan, ünlü ve genel olarak muhalif kimlikleri ile bilinen kişiler olmaları dikkate alındığında, masumiyet karinesinin çiğnenerek kişilerin itibarsızlaştırılmalarının hedeflendiği yolunda güçlü bir izlenim doğmaktadır. Olağan soruşturma yöntemleri uygulanmadan yapılan bu uygulamalar, Anayasa ve Ceza Yargılama Yöntemi Yasası’na aykırı olduğu gibi, tazminatı gerektirebilecek bir eylem niteliğindedir.

Sorunlu ve hukuksallıktan uzak uygulamaların sıklıkla görüldüğü bir başka alan ise, sulh ceza hakimliklerince verilen tutuklama kararlarıdır. Çoğunlukla tutuklamayı gerektirmeyen suçlardan dolayı sulh ceza hakimlikleri rastgele tutuklama kararları vermekte, tutukluluk süreleri uzun tutularak adeta bir tür önden cezalandırma uygulamasına gidilmekte ve ağır mağduriyetler yaratılmaktadır. Yakın zamanda, Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunu işlediği iddiasıyla 16 yaşında bir çocuk tutuklanmış, açılan dava sonrasında yaklaşık 1 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilmiş ve yargılama sonucu mahkemece beraatine karar verilmiştir. Tutuklama kararını veren hakimin, geçmişte avukatlık yapan bir eski AKP ilçe başkanı olduğu da dikkat çekicidir.

Öte yandan, AİHM’in 2024 yılında verdiği Vedat Şorli/Türkiye kararında, Cumhurbaşkanı’na hakaret suçları yönüden sözleşmeye aykırılık saptanarak, Cumhurbaşkanı’na özel statü tanıyan ve cezayı ağırlaştıran Türk Ceza Yasası’nın 299.maddesinin yeniden düzenlenerek, bireylere yönelik hakaret suçuna dair TCK’nın 125. maddesi kapsamına alınması yolunda öneride bulunulmuş, ancak aradan geçen zamana rağmen iktidar tarafından hiç bir değişiklik yapılmadığı gibi, mahkemeler tarafından da önceki uygulama aynen sürdürülmekte ve Anayasa’nın 90/son maddesine aykırılık oluşturan kararlar verilmeye devam edilmektedir.

Hakimliklerce verilen tutuklama kararları gerekçesiz olmakta veya yetersiz gerekçeler ile (Tipik örnek, yurtdışından kendi rızası ile gelen şüphelinin “kaçma şüphesi bulunduğu” gerekçesiyle tutuklanmasıdır.) gerçekleştirilmektedir. Ayrıca tutuklananların muhalif kişilikleri dikkat çektiği gibi, çoğunlukla genç üniversite öğrencileri, gazeteciler, akademisyenler, mühendisler, doktorlar gibi meslek sahipleri de bulunmaktadır. Bu konuda o kadar ileri gidilmiştir ki, olağan koşullarda iktidar yanlısı olan büyük sermaye örgütü TÜSİAD’ın başkanı ile meclis başkanı da gözaltına alınmışlar, polis nezaretinde adliyeye sevkedilip iktidar uygulamalarına yönelik eleştiri niteliğindeki beyanları nedeniyle yargılanmışlardır. Yakın zamanda cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Tüm bu uygulamaların değerlendirmesi yapıldığında, siyasi iktidarın muhalifleri yönelik ve hatta her türden suç oluşturmayan eleştiri mahiyetindeki beyan ve açıklamalara karşı düşman ceza hukuku yöntemlerini en sert biçimiyle uygulayarak toplumu zapturapt altına alma ve sürekli baskı ortamı yaratarak iktidarını sürdürme eğiliminde olduğu anlaşılmaktadır. Anti demokratik yol ve yöntemlerin ne kadar etkili olacağı, toplumsal/siyasal muhalefetin direnme ve karşı koyma yeteneği ve eylemselliği ile belirlenecektir.

Düşman Ceza Hukuku, kavram olarak da uygulama yöntemleri olarak da, benimsenecek bir düzeni temsil etmemekle birlikte, ülkemiz dahil demokratik hukuk uygulamalarından uzaklaşmış, mevcut siyasi iktidarların sürekliliğini sağlama amacı güden, hak ve özgürlükleri önemli ölçüde sınırlayan, yer yer yasa dışılığa prim veren, ağır mağduriyetler yaratan bir süreci ifade etmektedir. Günümüz dünyasında, özellikle büyük sermayenin ve kapitalist düzenin egemenliğini sürdürme yol ve yöntemlerinden olduğunu söylemek olasıdır. Ancak, halkların direnme gücü ve yeteneğinin bu tür anti demokratik uygulamaları sonlandıracağı umudunun her zaman var olduğu unutulmamalıdır.

Reklam

Önceki Haberler

İran’a yönelik saldırıların Amerikan halkına bir haftalık maliyeti 11,3 milyar dolar

ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı savaşının ilk haftasının ABD’ye 11.3 milyar dolara mal…

12 Mart 2026 11:53

Eylem Tok’un iade süreci durduruldu

Eyüpsultan’da Oğuz Murat Acı’nın hayatını kaybettiği kazanın ardından ABD’ye kaçan Eylem Tok ve oğlu Timur…

12 Mart 2026 11:42

İBB davasında dördüncü gün: Ümit Polat savunma yapacak

Silivri Cezaevi’ndeki duruşma salonunda görülen İBB davasında ilk 3 gün tartışmalarla ve gerginliklerle geçti. 107’si…

12 Mart 2026 11:34

Ocak ayında 195 bin 576 kişi işsiz kaldı: Fon başvurularının yarısı karşılanamadı

Sivas Milletvekili Ulaş Karasu, Ocak 2026’da 195 bin 576 kişinin işsiz kaldığını belirterek İşsizlik Sigortası…

12 Mart 2026 10:46

Hukukçu İbrahim Fikri Talman yazılarıyla Yurtsever’de

Yargıçlar Sendikası Eski Başkan Yardımcısı İbrahim Fikri Talman, yazılarıyla Yurtsever Haber'de

12 Mart 2026 10:15

İtalyan Lisesi’ndeki öğretmenlerin grevi devam ediyor

Özel İtalyan Lisesi'ndeki öğretmenlerin grevi devam ederken Beyoğlu İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü grev kırıcılığı yapıyor.

12 Mart 2026 09:34
Reklam