"İyi çar, kötü boyarlar" efsanesi geri mi dönüyor?
İktidarların, karar ve eylemlerin sonuçları açısından taşıdığı sınırlı sorumluluk inancı şaşırtıcı bir biçimde oldukça yaygın. Yalnızca coğrafi olarak söz etmiyorum, aynı zamanda tarihin farklı dönemlerinde ve farklı toplumsal ilişkilerde de görülebilen bir olgu bu. Üstelik bu düşüncenin kaynağı sadece “dinsel” kabuller değil. Söz konusu düşünce toplumsal ilişkilerin ve tarihsel süreçlerin bir bütünü olarak bu düşüncenin ortaya çıkıyor. İktidarların sahip oldukları geniş yetkilerle birlikte, bu yetkilerin ortaya çıkardığı sonuçların maliyetleri sınırlı bir şekilde üstlenmesi, yetkiler ile sorumluluklar arasında bir asimetriye sebebiyet vermektedir. Sonuçta ortaya bir yetki-sorumluluk asimetrisi çıkıyor.
Bu asimetrinin tek görüldüğü yer mutlakiyetçi rejimler değil. Mutlakiyetçi ya da meşruti, monarşilerde ortaya çıkabilen, hükümdarın siyasal sorumluluğunu görünmez kılan, siyaseti ve iktidarın toplumsal meşruiyetini “Kaf Dağı’nın ardına atan” bir anlayış daha var: “Naif monarşi”. Naif monarşilerin özünde iktidar sahibinin özünde kötü bir eyleminin olamayacağı, eğer kötü bir eylem ortaya çıkıyorsa da bunun sorumlusunun monarkı da aldatan zümrelerin işi olacağı düşüncesi bulunur.
Tarih boyunca söz konusu anlayış farklı toplumlarda gözlemlense de bu anlayışı çok net özetleyen “iyi çar, kötü boyarlar” efsanesi bulunmaktadır. Efsane Rusya’nın siyasal, toplumsal, tarihsel koşulları etrafında şekillenmiştir. Özellikle geniş köylü kitlelerinin “efendilerinden” duyduğu öfkeyi, iktidardan ve bizzat bu iktidarın sahibi Çar’dan sakınmasının temel sloganı olmuştur. Böylece yüzyıllar boyu çarlık imgesi, geniş köylü kitlelerinin yerel efendilere (boyarlara) ve aristokratlara olan öfkesi, koruyucu bir supap işlevi görmüş, Çarlık rejiminin toplumsal sistemini oluşturmuştur.
Elbette her efsane gibi “iyi çar, kötü boyarlar” efsanesi de sosyal ve ekonomik gelişmeler karşısında aşınmaya başladı. Çarlık, 20.yüzyılın başında kapitalizmin Rusya’daki gelişimi ile birlikte toplumsal ve siyasal gelişimin gerisinde kaldı. Ardı ardına gelen savaşlar, işçi sınıfının siyasal mücadelesinin yükselişine yol açan toplumsal ve siyasal koşulları yaratırken, toprak sorunu vb. meselelerde çarlığın toplumsal dayanaklarını zayıflattı. Çarlık, “koruyucu baba” figüründen, bütün toplumsal kötülüklerin, eşitsizliklerin ve geri kalmışlığın simgesi haline geldi ve tarihe karıştı.
Ne var ki, “iyi çar, kötü boyarlar” efsanesi mutlak monarşilerin yıkılması ile birlikte “tarihe karışacağı” düşünülse de bu efsaneyi besleyen sosyal ve politik koşullar 20.yüzyılın sonlarına doğru yeniden güç kazandı. Emperyalizmin 20.yüzyılın son çeyreğinde elde ettiği geçici üstünlük ve sosyalizmin geriye çekilişiyle birlikte ortaya çıkan yeni siyasal koşullar, iktidarların toplumsal meşruiyetini farklı araçlarla yeniden üretmesini olanaklı kıldı. Bu süreçte, siyasal liderlerin yetkileri elde toplarken, sınırlı düzeyde sorumluluk üstlenerek başarısızlıkları başkalarına havale etmesi, eski efsanenin güncel biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Elbette, bu sefer iyi çarlar, henüz kan bağı ile değil, eşitsiz koşullarda gerçekleşen, kapitalist toplumsal ilişkilere meşruluk kılıfı geçiren siyasal süreçler aracılığı ile iktidarlarını kuruyor. Soğuk Savaş boyunca “kişilik kültünü” yerden yere vurmakta heveskâr olan kapitalist dünya, 21. yüzyılda kendi kişilik kültlerini yaratmayı hedefleyen “pop-star” burjuva siyasetçilerin elinde giderek siyasetsizleşme ile karşı karşıya kalıyor. Soğuk Savaş sonrasında, önce “ideolojisizleştirme” ile yola koyulmaya çalışan küresel kapitalist sistem, şimdi de “siyasetsizleştirmeyi” kafaya koymuş durumda.
Küresel kapitalizm kafaya koyduğu hedeflerin ikisini de henüz başarabilmiş durumda değil. Öte taraftan, tüm düğüm noktalarına yerleşen bir “pop-star” siyasetçi kültünün yükseliyor. Bunun sonucunda da “yetkilerini artıran ama hesap vermek konusunda sınırlı bir sorumluluk duyan” yönetici anlayışı hâkim kılınmak istenmektedir. Evdeki hesap çarşıya uyacak mı göreceğiz, ama kesinlikle toplumsal süreçlerden bağımsızlaşmak mümkün değil.
Son günlerde bu efsanenin yeniden ortaya çıkabileceğine ilişkin ilk sinyaller bizim ülkemizden geldi. Fon krizi sonrası ortaya çıkan tablo, iktidarın olayın etkilerinden bağımsız bir şekilde ele alınmaya çalışması olarak geçti. Krizin kaynağı düşünüldüğünden farklı. Krizin tetiklenmesinde dar bir çevrenin dolandırıcılığa meyletmesinden öte, sistematik bir şekilde sermayenin el değiştirmesine neden olan mekanizmalar devreye girmiştir. Finansal spekülasyonlar sonucu 500 bine yakın kişinin sermaye birikiminin “buhar” olmuş olması, sermayenin el değiştirdiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Daha da ilginci, bu kişiler arasında çok sayıda iktidara yakın kişinin bulunması, gene bu fon krizini yaratan kişilerin bizzat AKP’nin yönetiminde bulunuyor olması da, sermayenin iktidar içinde el değiştiriyor oluşu şeklinde de okunabilir.
Öte yandan bu tür “finansal spekülasyonlar” aracılığı ile sermayenin el değiştirme sürecinin etkilerinden “tamamen bağımsızmış” gibi duran bir iktidar profili var. İktidar, fon krizinden ve benzer krizlerden, yürütmenin taşıdığı sorumluluklarla yakından uzaktan ilgisi yokmuş gibi duruyor. Sanki spekülasyonlar birkaç kişinin ya da dar çevrelerin çıkarını temsil ediyormuş da kendilerinin bu konuda yapabilecekleri hiçbir şey yokmuş gibi bir imaj çiziliyor. Halbuki, bu spekülasyonlara yol açan zemin zaten Türkiye’nin de içinde bulunduğu finansal mimariden ve o mimarinin bizzat iktidarlar tarafından desteklenmesinden kaynaklanıyor.
Bu konuyu biraz açalım.
Türkiye’de 2001 öncesi bu tür finansal spekülasyonların temel kanalı bankacılık sistemiydi. Bu döneme dair yapılan yorumlardaki hâkim görüş, 2001 krizi öncesinde bankacılık sisteminin yeterince düzenlenmemiş olmasından kaynaklı olarak “açgözlü” ve “sırtını iktidara dayayan” kişilere finansal yağmanın önünün sonuna kadar açıldığıdır. Daha sonra bankacılık sektöründeki düzenlemelerle bu bir miktar engellense de spekülasyonların kaynağı finansal sisteme doğru yayılmış oldu.
Yaygınlaşmada gene benzer bir mekanizma çalışırken, bu sefer emperyalist dünyanın çok daha iyi bildiği finansal spekülasyonların incelikli versiyonları ile karşı karşıya kaldık. Yalnız burada hala derinlikli bir finansal ortam oluşturulmadığı için, spekülasyonların etkisi bugüne kadar hep sınırlı kaldığını da not etmiş olalım.
2023 sonrası, bu süreç giderek hızlandı ve kabuk değiştirdi. Ekonominin dış finansmana bağlı olması, iktidara sonuna kadar finansal spekülasyonları besleyecek bir alanın teşvik edilmesine neden oldu. Böylece hem “kayıtdışı” durumda olan paralar sisteme girerek aklanmış olacak, hem de sermayenin kısa erimli çıkarları rahat bir şekilde sağlanmış olacaktı.
Tam da bu nedenle finansal sistemde sermaye aktarımını kolaylaştıracak, spekülasyonları doğuracak bir mekanizma ortaya çıktı. Sistemin kendi içerisinde sınır koyup, “dur bir dakika” dediği an daha çok bu mekanizmanın kendi aleyhlerine döndüğü anlar oluyor. Dolayısıyla, iktidarın konudan azade kılınması ve sorumluluk dışında tutulması ciddi bir çelişkiyi ortaya çıkarıyor. Bu mekanizmaların oluşmasına olanak sağlayan ve onları destekleyenlerin sorumluluk dışında tutulması akla da vicdana da ama esas olarak siyasetin yasalarına da ters.
Ancak biliyoruz ki; siyasetin yasalarını da sermaye düzeninin doğasına uygun olarak iktidarın kendisi ve parçaları eğip bükebiliyor. Yetkide sınırsıza yakın, sorumluluk da “eli kolu bağlı” bir imaj çizmek, iktidar koalisyonu içindeki güç dengelerini de ele veriyor. Gerek AKP’nin içindeki fraksiyonlar gerekse de MHP ve diğerleri, yürütmenin başını “sorumluluk” dışında tutarak, siyaseti böylece kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklara indirgemeye, toplumla olan ilişkisini azaltmaya, böylece sermaye düzeni içerisindeki çatlakların büyümesini engellemeye çalışıyor.
Öte yandan tüm bu süreçlerin yapısal ve akla uygun bir mantığa sahip olduğunu düşünmek de yersiz. Sermaye düzeninin yapısı çatışmalar ve çelişkilerin bir bütününden oluşuyor. Zamana göre siyaset, bu çelişkilerin bileşkesine göre yeniden şekilleniyor. Dolayısıyla, yürütme ne kadar siyaset üstü kılınmaya ve asgari düzeyde hesap veren bir düzeye çekilmeye çalışılırsa çalışılsın, siyaset toplumsal süreçlerin ürünü olarak yeniden karşımıza çıkıyor.
Öyleyse “naif monarşinin” temalarının yeniden karşımıza çıkarılmasının bir alemi yok. İktidarı fon krizinden ya da diğer krizlerden sıyırmanın mümkün olmadığı açık. Ancak gene de iktidar bu yoldan vazgeçmeyecek. Çünkü iktidarın güvendiği nokta, toplumsal ve siyasal açıdan kendini sıkıştıracak bir öznenin var olmadığına dair inancıdır. Öyle ya, düzen muhalefetine kılıç sallayan, karşısındaki iktidar alternatiflerini ya kendine bağlayan ya da devre dışı bırakan bir iktidarın kendine özgüvenle yaklaşıyor olmasına şaşırmamak gerekir.
Yine de bu inancın zayıf bir zemine yaslandığını belirtmek gerekir. Zayıf; çünkü toplumsal algıdaki karşılığı çok sınırlı. Sermaye aktarımının bu tür finansal mekanizmalar aracılığı ile gerçekleşmesi toplumsal karşıtlıkları daha çıplak hale getirirken, hesap sorma arzusunu da besliyor. İktidar ise bu nedenle asla geri adım atmadan, sorumluluğun başkasına yıkılmasına göz yumuyor.
İşte burası ipin inceldiği nokta. Sistematik krizlerle boğuşmak zorunda kalan bir yönetimin “hata yapmaması” olanaksız. Ancak bu hataları açığa çıkarmak yetmiyor. Emekçilerin de aynı özgüvenle, sistematik, siyasal bir alternatifi ortaya çıkarması zorunlu. Bu iki sürecin üst üste geldiği anın, “sorumluluk üstlenmeyen iktidarlar” açısından bir felaket senaryosunu doğurduğu tarihten biliniyor.
Biz tam da o tarihsel anın eşiğindeyiz. Sadece krizlerin ifşasının değil, aynı zamanda çözümün de konuşulmaya başlandığı, maddi bir gücün ortaya çıkma potansiyelinin bulunduğu bir zaman kesitine doğru gidiyoruz. Böyle bir zaman kesitine gözünü dikenler için başı dik tutmanın, her zamankinden daha fazla örgütlü siyasete sıkı sıkı sarılmanın zamanıdır. Efsanelerin ölüp, efsanelerin yeniden yaratıldığı bir zamanda, böyle bir aklı hayata geçirme iradesini gösterenler, mutlaka kazanacaktır.
Çeşme Belediye Başkanı Lal Denizli, devam eden adli soruşturmayla ilgili açıklama yaptı. Denizli, belediyenin arşivdeki…
AKP İzmir Milletvekili Şebnem Bursalı, Cemil Tugay ziyaretinde İzmir’in sorunlarının konuşulduğunu ve Erdoğan’ın destek talimatı…
Hollanda'nın AZ Alkmaar maçına İsrailli taraftarları almama kararına tepki gösteren İsrail Dışişleri Bakanlığı, kararın saldırganları…
IMF'nin raporuna göre Türkiye ekonomisi bu yıl yüzde 2,7 büyüyecek. Yıl sonu enflasyonu ise yüzde…
Etimesgut Belediyesine sabah saatlerinde düzenlenen operasyonda, Belediye Başkan Yardımcıları Fikret Gözüoğlu ve Gültekin Bayındır'ın da…
AKP Genel Sekreteri Eyyüp Kadir İnan ve beraberindeki heyet, AKP'ye geçen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı…