Karamsarlığa karşı bellek tazelemek (3)
Solun geriletilmesi, emekçi halkların mücadelesini değersizleştirmez. Ülkemizdeki ve evrensel düzeydeki devrimci mücadelelerin ufuk açıcı mirası günümüzde de yol gösterici niteliktedir. Ancak günümüzde emperyalizmin güdümündeki dinci, mezhepçi , etnikçi, cinsiyetçi politikalar hız kesmemektedir. Sömürüye, bu politikalarla karşı çıkılamaz.
TÜLİN TANKUT
İçinde bulunduğumuz “Ar namus tertemiz “ dedirtecek küresel yozlaşma koşullarında umutsuzluğumuzu yenmek için bellek tazelemekte yarar var:
Sosyolog Zygmunt Bachman’dan (2003) başlayalım: “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik modernizmin sloganıydı. Özgürlük, farklılık ve hoşgörüyse postmodernizmin ateş kes formülüdür. Post modernizm ulus ve toplumsal sınıf şeklindeki evrensel kimliklerin yerine tikel kimlikleri öne sürdü. Değişmez evrensel gerçekliğe karşı çıktı.” SSCB’nin dağılmasından sonra , tahmin edilebileceği gibi ulusal kimlik zayıfladı, nüfusun heterojenleşmesi sonucu toplumda etnik ve kültürel kimlikler ön plana çıktı.
Postmodernizmin sağladığı yararların açıklanmasını uzmanlara bırakıp bellek tazelemeyi bu yazının sınırları içinde sürdürelim. “ Postmodernizm, öznel deneyimlerin dışındaki gerçeklik alanını göz ardı eder. “Dolayısıyla “nesnel bilginin olanaksızlığını “ ilan etmiş olur. TEMSİLİ reddeder. (Biz duygusu yoktur.) Postmodern sosyoloji de kitle kavramını ve toplumsal kurtuluşu dışlar. Bundan Marksizm, kitlesel Feminizm, Psikanaliz gibi “büyük anlatıları” yoruma indirgeyerek “ gerçek yoktur”diyen , görecelilik savunucu postmodernistlerin, emeğiyle geçinen toplumsal kesimlerle işi olmadığı sonucu çıkar.
Başka bir deyişle asıl amaç, emek- sermaye çelişkisinin görünürlüğünü engellemektir.(2)
Kârın daha da artırılmasının hedeflendiği var olan sömürü düzeninin sürdürülebilmesi için de, hemen her toplumda alt yapısı bulunan dincilik, ırkçılık, milliyetçilik akımlarını araç olarak kullanmak amaca uygundur. Sonuçta, sermaye güçlenecek, emeğin değeri daha da düşecektir.
Küresel assimilasyon, Batı merkezli (ABD ağırlıklı) küresel kültür, yerel kültürlerin dil, yaşam tarzı, v.b. değerlerini kendi içinde eriterek dönüştürürken (kültürel sömürü) bu karmaşa içinde çok kültürlülük, rekabet, paylaşım olgularını , kimlik politikalarını ortaya çıkarmıştır. Özgürlük , kurulu düzenin izin verdiği ölçüde geçici bir “dejarj olma “ süreciyken kitlelerde gerçek bir özgürlükmüş yanılgısı yaratılmıştır. Bağımsız uzmanlara göreyse, politikada “özgürlük, hükümet baskısından bağımsızlıktır.”
Neoliberal fırtına solun, kişilerin gerçekliğiyle daha fazla ilgilenmesine yol açıyordu: Kadın cinayetleri, iş cinayetleri; çiftçilik, hayvancılıkta ciddi tehlike; iklim krizi( sel, kuraklık v.d.)geçim sıkıntısı. Mağdurların gündelik dertlere gömülmesi, düzen içi çözümlere bel bağlaması, yerel sermaye düzeniyle ve küresel emperyalizmle yüzleşmeye, mücadeleye çekilmesini, kurtuluşa giden süreçte asıl mücadelenin kuramına ilgi duymasını engelliyordu. (Algoritmaları, bilgi kirliliğini, siyasette bitmeyen oyunları da unutmayalım.)
Kişinin yalnızlaşmasıysa kaçınılmaz olarak insani değerleri savunma gücünün zayıflaması sonucunu doğurur. Sözgelimi, kendisinin seçmediği bir yaşamın suçlusu olarak salt ailesini göstermesi büyük haksızlık değil midir? Birilerini suçlamadan önce düşünmemiz gerekir: Kurumsal yapıların gevşemesi, internette her alandaki yozlaşmanın görünürlüğünün artması karşısında durumun düzeltilmesi için yurttaşlar olarak yetkili kurumlara şikayette bulunuyor muyuz?
Kuşkusuz yeni muhalif damarlar, toplumsal muhalefeti büyütüyor, güçlendiriyor. (Hayvanseverler, veliler; akran zorbalığına, hayat pahalılığına, çevre yağmacılığına v.b. sorunlara karşı hareketler) Eylemin kamu güvenliğini tehlikeye düşürür, bahanesiyle engellenmesi girişimlerine karşın hak arama mücadelesinden vazgeçilmiyor. Sömürüye karşı mücadeleyse sınırlı kalıyor; işyerlerinin ve dijital ağların ötesine geçemiyor. Kuşkusuz mücadelenin toplumsal değişimi etkileyecek düzeye gelmesi için bu yeterli değildir.
Sola gelince; sol muhalefet, halka dayalı bir çoğunluğu oluşturma kapasitesine sahiptir. Bugün ajandası , kamucu ilkelere bağlı olduğuna dair maddelerle doludur. Örneğin toplumsal cinsiyetle ilgili olanlar gözden kaçırılmamalıdır: Esnek çalışma değil, tam zamanlı çalışma. Kayıt dışında en çok kadınlar çalışıyor. ( Kadınlara evde bakım desteği değil; kreş ihtiyacını sağlayacak uygulamalar) Kadın hakları konusunda kadın dernekleriyle ortak çalışmaların artırılması. Cinsiyetçi iş bölümüne son verilmesi. Kadın –erkek eşitliğinin sağlanması için aktif politikaların gündemden düşürülmemesi.
Solun geriletilmesi, emekçi halkların mücadelesini değersizleştirmez. Ülkemizdeki ve evrensel düzeydeki devrimci mücadelelerin ufuk açıcı mirası günümüzde de yol gösterici niteliktedir. Ancak günümüzde emperyalizmin güdümündeki dinci, mezhepçi , etnikçi, cinsiyetçi politikalar hız kesmemektedir. Sömürüye, bu politikalarla karşı çıkılamaz. Solun güçlü olduğu 80 öncesi dönemde, anayasanın yurttaşa tanıdığı temel hak ve özgürlüklere sahip çıkmak günümüzdeki kadar zor değildi. Yasalarla uygulama arasındaki çatışma da daha azdı.
Peki, günümüz koşullarında laikliğin korunmasının bu konuyla ilgisi yoktur, denilebilir mi?
Laiklik, sınıfsal ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini keza farklı din, mezhep, etnisiteye bağlı kesimlerin sorunlarını ortadan kaldırmaya yetmez . Ama emekçilerin, kadınların v.d.grupların “görece kazanılmış yasal hakları sayesinde oluşan zeminde devrimci mücadelenin yolunu açar. “Karamsarlığa karşı umudumuz, ülke çapında yurttaş duyarlılığının kendini göstermesi, hukuk mücadelesinden vaz geçilmemiş olmasıdır. Milli bayramlarda, ölüm yıldönümünde Anıtkabir’i ziyaret edenlerin sayısının gittikçe artması başka nasıl açıklanabilir?”
DİPNOT:
1)Okur gözüyle yapılan bu değerlenme, bu konudaki kuramsal kaynaklara başvurularak (Heisenberg’in “Belirsizlik İlkesi” de dahil) genişletilmeli. (Bir belirsizlik sözüdür gidiyor da!)
2) “Kapitalist meta üretimi, kullanım değil, değişim değeri için yapılır ve üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanır.” (Karl Marks’a mal edilen bu bilgi altın değerindedir, insanlığın geleceği için üzerinde daha fazla durmayı hak eder.) Kapitalist üretimde emek gücü de bir metadır. Emek gücü, emeğe dönüştüğünde kendi değerinden fazlasını yaratır. Kapitalist bu değere el koyar. ( Uzmanlara göre, Marksist iktisatta el koymaya sömürü adı verilmiştir.)