Komünistlerden NATO’ya Hayır broşürü -3 | NATO’nun ülkemizdeki varlığı

Broşürün üçüncü bölümünde NATO’nun anti-komünist kimliğine ve hem Avrupa hem de Türkiye’deki kontrgerilla faaliyetleri ile darbeci kimliği hatırlatıldı.

Komünistlerden NATO’ya Hayır broşürü -3 | NATO’nun ülkemizdeki varlığı

Komünistler NATO zirvesi öncesi, “2026 yılında NATO zirvesine ülkemizin ev sahipliği yapmasını istemiyorum diyenleri NATO’ya hayır imza kampanyasına katılmaya çağırıyoruz.” diyerek bir imza kampanyası başlatmıştı.

Komünistler aynı zamanda NATO’nun geçmişi, misyonu ve şimdiki maksadıyla ipliğini pazara çıkaran bir broşür yayımladı.

Broşürün ilk bölümü ve ikinci bölümü sitemizde yer bulmuştu:

Broşürün üçüncü bölümünde NATO’nun anti-komünist kimliğine ve hem Avrupa hem de Türkiye’deki kontrgerilla faaliyetleri ile darbeci kimliği hatırlatıldı:

Türkiye Komünist Hareketi (TKH) tarafından yayımlanan NATO’ya HAYIR! broşürünün üçüncü bölümü şöyle:

GLADIO VEKONTRGERİLLA

NATO’NUN GİZLİ TERÖR AĞLARI

1990’da İtalya Başbakanı Giulio Andreotti Parlamento’da şu itirafta bulundu: NATO, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından tüm üye ülkelerde gizli örgütler kurmuştu. İtalya’dakinin kod adı Gladio’ydu. Bu açıklamanın ardından Belçika, Hollanda, İsviçre, Danimarka, Norveç, Fransa, İspanya, Portekiz ve diğer ülkelerde benzer yapıların varlığı doğrulandı.

Resmi gerekçe şuydu: Olası bir Sovyet işgalinde bu ülkelerde anti-komünist direnişler örgütlemek. Bunun için ülkelerde silah depoları oluşturuldu, gizli ajan ağları kuruldu. Ancak bu ağların gerçekte ne yaptığı çok daha karanlık bir tabloya işaret ediyor.

AVRUPA’DA GLADIO EYLEMLERİ

1969 Piazza Fontana, İtalya: Banka bombalandı, 17 ölü. Başta sol örgütlere yıkıldı; sonradan NATO bağlantılı neofaşist grubun işi olduğu kanıtlandı.

1972 Peteano, İtalya: Gendarmeri aracı bombalandı, 3 ölü. Faili: Gladio üyesi Vincenzo Vinciguerra.

1980 Bologna Tren Garı, İtalya: 85 ölü. İtalya tarihinin en büyük terör saldırısı. Gladio bağlantısı mahkemece tescillendi.

1977 Atocha, İspanya: Komünist avukatlar öldürüldü. Faşist grubun saldırısı, NATO gerilim stratejisinin parçası.

1980’ler Brabant, Belçika: Süpermarket saldırıları, 28 ölü. NATO bağlantılı yapılara işaret edildi; davalar hâlâ aydınlatılamadı.

Türkiye’de Kontrgerilla

1952’de, Türkiye’nin NATO’ya katılmasının hemen ardından, Özel Harp Dairesi bünyesinde kontrgerilla faaliyetleri başladı. CIA ve NATO’dan eğitim ve finansman alındı.

Kontrgerilla, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve devlet aygıtının içine derinlemesine işledi.

Bu yapının faaliyetleri onlarca yıl boyunca siyasi cinayetler, bombalı saldırılar ve provokasyonlar biçiminde tezahür etti. Hedeflerin başında sol örgütler, sendikalar, Aleviler ve Kürtler geliyordu.

Kontrgerilla, sol-sağ çatışması olarak sunulan 1970’lerin siyasi şiddetinin asıl organizatörlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

TÜRKİYE’DE KONTRGERİLLA FAALİYETLERİ

1952 Kuruluş: Özel Harp Dairesi, CIA ve NATO altyapısıyla oluşturuldu. 1960’lar Sol yükselişi bastırmak için provokasyon operasyonları; siyasi cinayetler sol örgütlere yıkıldı.

1 Mayıs 1977 Taksim Meydanı: Mitinge ateş açıldı, 34–37 kişi öldürüldü. KontrGerilla bağlantısı iddiaları bugün hâlâ araştırılıyor.

1978 Maraş: Alevi katliamı, 100’den fazla ölü. Ülkücü örgütlerle bağlantılar belgelendi.

1978 Çorum: Alevi karşıtı saldırılar, onlarca ölü.

1996 Susurluk kazası: Devlet-mafya-ülkücü üçgeni gün yüzüne çıktı.

1996’da yaşanan Susurluk trafik kazası, gizli yapının varlığını tartışmaya kapatmayacak biçimde ortaya döktü.

Aynı araçta hayatını kaybeden üç kişi, Türk siyasetinin kanlı karanlık yüzünü temsil ediyordu: Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, Interpol’ün aradığı tetikçi Abdullah Çatlı ve DYP Milletvekili Sedat Bucak.

Bu kaza, Türkiye’de onlarca yıldır süregelen devlet-mafya-NATO ağının varlığını doğrulamak açısından sembolik bir an oldu.

SUSURLUK KAZASI (3 KASIM 1996)

-Aynı araçta: Emniyet yöneticisi, Interpol tarafından aranan bir tetikçi ve bir siyasetçi bulunuyordu

-Abdullah Çatlı, birden fazla kimlik kullanıyor ve diplomatik pasaportla dolaşıyordu

-Kaza, “derin devlet” olgusunu tartışmasız biçimde kamuoyunun gündemine taşıdı

-Halk, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemini başlattı:

-Her gece saat 21:00’de ışıklar kapatılıp açıldı.

-Olay sonrası Meclis soruşturması açıldı, ancak tam anlamıyla bir hesaplaşma sağlanamadı

NATO DESTEKLİ ASKERİ DARBELER

NATO, seçilmiş hükümetleri devirmeyi bir stratejik araç olarak kullandı. Bu darbeler ortak bir mantıkla işledi.

Komünizm ya da sosyalizme yakın yönetimler iktidardan uzaklaştırıldı ve yerlerine emperyalizmin çıkarlarına uyumlu askeri ya da otoriter rejimler getirildi.

Yunanistan: Albaylar Cuntası (1967–1974)

Nisan 1967’de Albay Georgios Papadopoulos önderliğinde askeri cunta iktidara el koydu.

NATO sessiz kaldı; Yunanistan ittifakta kalmaya devam etti.

Cunta döneminde binlerce komünist, solcu ve sendikacı tutuklandı, sistematik işkence uygulandı. 1973’te Politeknik öğrencileri ayaklandı; cunta tankları üniversiteye girdi, onlarca öğrenci öldürüldü. Cunta yedi yıl sonra Kıbrıs’taki macerası nedeniyle çöktü.

Şili: Allende’nin Devrilmesi (11 Eylül 1973)

Salvador Allende, 1970’te seçimlerle iktidara gelen sosyalist bir cumhurbaşkanıydı. Şili’deki bakır madenlerini millileştirdi, toprak reformu başlattı, eğitimi ve sağlığı ücretsiz hale getirdi. CIA bu adımları ABD çıkarlarına tehdit olarak değerlendirdi ve ‘Proje FUBELT’ adlı operasyonunu başlattı.

11 Eylül 1973’te Pinochet önderliğinde gerçekleştirilen darbede Allende, La Moneda Sarayı’nda darbeye karşı direnirken hayatını kaybetti. Darbe sonrasında 3.000’den fazla kişi katledildi, 40.000 kişi tutuklanarak işkenceye uğratıldı. Pinochet diktatörlüğü 1990’a kadar sürdü. Şili’nin bu dönemi, neoliberal kapitalizmin ilk örneği olarak kabul edilir.

Brezilya (1964), Arjantin (1976) ve Diğerleri

Latin Amerika’da 1960’lardan 1980’lere uzanan dönemde onlarca NATO destekli askeri darbe gerçekleşti.

Brezilya’da 1964’te seçilmiş João Goulart hükümeti devrildi; askeri diktatörlük 1985’e kadar sürdü.

Arjantin’de 1976 darbesinin ardından 30.000 kişi ‘kayboldu’ – çoğu işkenceyle öldürüldü ya da uçaklardan denize atıldı. Uruguay, Paraguay, Bolivya da aynı süreçten geçti. Bu ülkelerin ordu subayları, büyük bölümü Kuzey Karolina’da bulunan ABD’nin ‘Amerikalara Yönelik Okul’ (School of the Americas) adlı askeri eğitim merkezinde yetiştirildi.

Türkiye’de 12 Eylül Darbesi

12 Eylül Darbesi NATO üyeliğinin belirlediği jeopolitik konumun önem kazandığı, Soğuk Savaş dengeleri ve küresel kapitalizmin yön değiştirdiği bir dönemde olmuştur. Türkiye, Sovyetler Birliği’ne komşu, Ortadoğu’ya açılan ve NATO’nun güney kanadını oluşturan bir ülke olarak Batı açısından “kaybedilemez” bir konumdaydı. 1970’lerde ise bu stratejik ülke, yükselen işçi hareketleri, kitleselleşen sol örgütler ve derinleşen ekonomik krizle birlikte Batı blokunun gözünde “istikrarsız” hale gelmişti.

Bu istikrarsızlık sadece sokak çatışmalarıyla ilgili değildi; aynı zamanda Türkiye’de sınıf mücadelesinin görünür biçimde yükselmesiyle ilgiliydi. Grevler artıyor, sendikalar güçleniyor ve özellikle devrimci sol hareketler hem ideolojik hem de toplumsal etki açısından genişliyordu. Bu durum NATO açısından bir güvenlik sorunu olarak okunuyordu, çünkü Türkiye’nin siyasi yöneliminin değişmesi ihtimali teorik olmaktan çıkıp somut bir risk gibi görünmeye başlamıştı. Bu bağlamda CIA çevrelerinden gelen ve Paul Henze’ye atfedilen “Bizim çocuklar başardı” sözü, Batı’nın darbeye karşı olmadığı ve hatta onu stratejik bir çözüm olarak gördüğü fikrini simgeleyen bir ifade olarak önem kazandı.

Darbe sonrasında yaşananlar, bu stratejik beklentilerle oldukça uyumlu bir tablo ortaya koydu. Siyasal alan tamamen yeniden düzenlenirken, en sert darbe sol hareketlere indirildi. Yüz binlerce insanın gözaltına alınması, işkenceler, idamlar ve sürgünler yalnızca bir “düzen sağlama” operasyonu değildi; aynı zamanda sınıf temelli siyasetin toplumsal köklerini koparmaya yönelikti.

Sendikaların kapatılması, grevlerin yasaklanması ve özellikle işçi sınıfının örgütlü gücünün dağıtılması, Türkiye’de solun uzun yıllar toparlanmakta zorlanacağı bir kırılma yarattı. Bu yönüyle 12 Eylül, sadece mevcut sol hareketleri bastırmakla kalmadı, gelecekte benzer bir toplumsal gücün ortaya çıkmasını da zorlaştıracak bir zemin oluşturdu.

Bu siyasal baskı ortamı, emperyalizm için ekonomik alanda yaşanan dönüşümle birlikte anlam kazandı.

1980 öncesinde alınan ama uygulanması siyasi direniş nedeniyle zor olan neoliberal politikalar, darbe sonrasında hızla hayata geçirildi. Bu süreçte Turgut Özal’ın rolü belirleyiciydi. Devletin ekonomideki rolünün azaltılması, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, emeğin maliyetinin düşürülmesi ve Türkiye’nin küresel piyasaya daha açık hale getirilmesi gibi politikalar, güçlü bir toplumsal muhalefet varken uygulanması zor olan adımlardı.

Darbe, bu muhalefeti ortadan kaldırarak neoliberal dönüşüm için gerekli “sessizliği” sağladı.

Dolayısıyla 12 Eylül’ü sadece bir askeri müdahale olarak değil, Soğuk Savaş’ın güvenlik mantığı ile neoliberalizmin ekonomik mantığının kesiştiği bir moment olarak okumak daha açıklayıcı olur. NATO açısından bu, Türkiye’nin Batı blokunda kalmasını garanti altına alan bir istikrar operasyonuydu; Türkiye içindeki egemen sınıflar açısından ise, yükselen işçi hareketini bastırarak yeni bir ekonomik modelin önünü açan tarihsel bir kırılma noktasıydı.