Mutlak butlan kararında gözden kaçan detay: Kamu Hukukunun lağvedilmesi
Kimi Anglo-Sakson hukuku ülkelerindeki kapitalist dönüşüme paralel biçimde seçim hukuku bu kapitalist ilişkilerin içine hapsedilir. İşte Mutlak Butlan kararındaki asıl kalıcı yıkım burada gizlidir.
Ana muhalefet partisinin olağan genel kurul organında seçilen meşru yönetim ve merkez organlarının, Türkiye siyasal partiler tarihinde eşi görülmemiş bir biçimde asliye mahkemesinin istinaf hakimleri eliyle mutlak butlan ve tedbir uygulamasıyla görevlerinden el çektirildiği, bu kafkaesk “yargısal” kararın siyasallaşmış kolluk marifetiyle uygulandığı bir evreyi şaşırarak müşahade ediyoruz.
Hukuk camiasında öne çıkan tartışmalar öncelikle formel hukuk bağlamında belirginleşti elbette. Öyle ki siyasal partiler hukukunun formel kurallarındaki usul ve prensipler dahi kamu hukukunun bir zaviyesidir. Anayasa ve siyasal partiler kanununun açıkça seçim yargısı gözetim ve denetime bıraktığı alanda, yargısal görevsizlik, itiraz süreleri, 38. kurultay sonrasındaki genel kurulları kapsayacak oranda davayı genişletmek, ihtiyat-i tedbir müessesesinin kötüye kullanımı… İhlaller listesi uzayıp giderek akla gelebilecek tüm kuralların yok sayılmasına tekabül ediyor. Bu hususlarda yeterli düzeyde hukuksal tartışma olgunlaşmış durumda.
Kesinlikle katılmadığımız ve mevcut anayasal düzende kabul edilemeyecek mutlak butlan kararının bir an için kabul edilmesinde dahi yapılması gerekenin acil biçimde kurultay olduğu ara tespitini yapalım. Zira karar butlan saydığı 38. kurultayı iptal ederek, kurultay öncesindeki koşullara dönülmesi hükmünü içeriyor. Bu bizi önceki 3 yıllık görev süresi bitmiş merkez organlara götürür dolayısıyla görev süresi dolmuş olma hali yeniden doğar. Keza 38. kurultay öncesi seçilenler tedbiren ve esasen iptal edilen kurultay yerine yeni kurultay yapmak üzere görevlidir. Aksi yorumlar açıkça bu mahkeme kararına dahi aykırıdır. Tedbirin mahiyeti de esas olarak budur. Bunun aksine partide gerçekleşen ihraçlar ve görevden almalar, butlan yönetiminin kurultaydan kaçınması, butlan yönetimi ve yargı iktidarının birlikte yürüttükleri operasyonel bir siyasal süreç içinde oldukları analizini güçlendiriyor. Bu yönüyle ülkede hukukun siyasetin dolayımı olma işlevinin tükendiğini ve doğrudan siyasetin kendisine dönüştüğünü ifade edebiliriz.
Tüm bu reel siyasete dönük sonuçların ötesinde, butlana hükmeden Bölge Adliye Mahkemesi kararında örtük bir biçimde ifade edilen daha büyük ve tehlikeli bir yapısal kırılma görüyoruz.
Birincisi ceza adalet sisteminin temel kurallarının bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince yok sayılmasıdır. Zira mutlak butlan kararı bu konuda süren ceza yargılamasındaki iddialara atıf yapmaktadır. Oysa kasıtlı suç atfına dayanan bu iddiaların ceza hukukunun kendi dogmatiğine dayalı ceza muhakemesi usul ve kurallarıyla, ceza hukukunun kabul ettiği delillerle görülüp hüküm kesinleşmeden iddia mahkumiyet ile sonuçlanmışcasına özel hukuk mahkemelerince kararlarına dayanak yapılması mümkün değildir. Özetle bir özel hukuk mahkemesi olan istinaf hukuk dairesi, şayet ceza davası dosyası içindeki iddialara atıfla karar veriyorsa, bu davanın tamamlanmasını beklemek zorundadır. Yargıtay bu konuda tutarlı ve yerleşik biçimde “Ceza Mahkemesinde yargılaması devam eden ceza davasının bulunduğu anlaşılmakla mahkemece söz konusu davanın sonucu bekletici mesele yapılmak suretiyle karar verilmesi gerekirken mahkemece yazılı şekilde karar verilmiş olması halini bir bozma sebebi olarak nitelendirmiştir” demektedir. (Yargıtay 10. HD, E. 2013/8282, K. 2014/5707; Aynı yönde diğer kararlar için bkz. Yarg. 4. HD, E. 2011/9499, K. 2012/14063, 2.10.2012; E. 2011/9022, K. 2014/10065, 7.6.2012; E. 2011/6949, K. 2012/8279, 10.5.2012; E. 2011/5075, K. 2012/7708, 2.5.2012)
Aynı doğrultuda daha temel sorunsal, bir özel hukuk mahkemesinin kamu hukuku alanını işgal ederek bu alanı fiilen ilga etmesidir. Butlan kararını veren özel hukuk dairesi şöyle demiştir karar gerekçesinde: “Türk Borçlar Kanununun “Kesin Hükümsüzlük” başlıklı 27/1. maddesinde “Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkansız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür” hükmü, yine Türk Medeni Kanununun 5. maddesinde “Bu kanun ve Borçlar Kanununun genel nitelikli hükümleri, uygun düştüğü ölçüde tüm özel hukuk ilişkilerine uygulanır” hükmü düzenlenmiştir.”
Tam da burası, kamu hukuku ve anayasa hukukunun içinde yer alan siyasal partiler ve seçimler sistemine sözleşmeler hukuku, özel hukuk ilişkileri uygulama cüretini göstermektedir. Türk anayasal sisteminde kabul edilemeyecek esas sorunsal bu cürettedir.
Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Siyasi Haklar ve Ödevler” başlığında 68. Maddede düzenlenmiştir. 66. madde “Türk Vatandaşlığı”nı, 67. madde “seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma” hakkını ve 68. madde siyasal partileri bu silsileyle düzenleyerek, modern toplumda vatandaşlığın doğal bir bağlamı olarak siyasal faaliyet ve siyasal parti ontolojik bütünlüğünü vaaz etmektedir. Bu alanın kamu hukukun parçası hatta kendisi olduğu açıktır. 68. maddedeki bir diğer hüküm “siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler” şeklindedir. Böylece tabi olunan kategori ve kuralların doğrudan anayasa ile başladığı görülmektedir. Bu durumun zıddına olacak biçimde, özel hukuk sözleşme ilişkileri, örneğin eser sözleşmesi, inşaat sözleşmesi, kira sözleşmesi anayasamızda düzenlenmekte midir? Elbette Hayır. Anayasa bu alanda yalnızca sözleşme hürriyetinden bahsetmiş ve sözleşme ilişkilerini kendi özel hukuk kategorilerine bırakmıştır. Devleti ve devletle vatandaşın ilişkilerini düzenleyen Anayasanın ilgilendiği yalnızca iki tip sözleşmesel ilişki vardır ki bunları da kamu hukukunu/kamusal alanı ilgilendirdiği için içerisine almıştır: Birincisi Toplu İş Sözleşmesi, ikincisi İmtiyaz Sözleşmesi. Birincisi örgütlü ve kamusal bir hak olarak doğduğundan ve kamu denetimine alınmak istendiğinden, diğeri ise kamusal hizmeti ilgilendirdiğinden. Dolayısıyla Anayasanın, Anayasal vatandaşlığın, anayasal örgütlenme ve siyaset hakkının ayrılmaz uzamı olan siyasal partiler tümüyle kamu hukuku alanındadır. Bu alana dair bir “sözleşme”den bahsedilecekse bu ancak “Toplumsal Sözleşme” yani anayasanın kendisi olur. Bu perspektifi tamamlayan bir diğer madde “siyasi partilerin uyacakları esaslar” başlığındaki 69. maddedir. Buna göre kapatılmasına ancak Anayasa Mahkemesinin karar verebildiği, mali denetiminin Anayasa Mahkemesi ve Sayıştay tarafından yapıldığı bir hukuki kurumdur siyasi parti. Keza maddenin ikinci fıkrasına göre “Siyasî partiler, ticarî faaliyetlere girişemezler.” Dolayısıyla istinaf dairesi cüretinin aksine siyasi parti kurumsal ontolojisi ya da siyasi partilere uygulanacak kamu hukuku kategorisi, sözleşmeler hukukunun/özel hukuk ilişkilerinin dışındadır. Siyasi partilerin seçim toplantılarının gözetim ve denetim görevinin yine anayasayla ve siyasi partiler kanunuyla seçim yargısına dolayısıyla Yüksek Seçim Kuruluna verilmesi aynı kamu hukuku ilişkisinden dolayıdır.
Tüm bunlara rağmen istinaf mahkemesinin özel hukuka/sözleşmeler hukukuna atıf yaparak, borçlar kanununun sözleşme geçersizliği düzenlemesini siyasi parti genel kuruluna uygulaması kamu hukukun ve seçme-seçilme-siyasi faaliyet hakkının kamusallığının lağvedilmesi anlamına gelmektedir. Dahası vatandaşlık bağının kendisinin özelleştirilmesi demektir. Bu kamu hukukuna karşı yapıbozumcu ve neoliberal bir yıkım faaliyetidir. Bu yorum yoluyla seçimler de özel hukuk ilişkisine sözleşme ilişkisine indirilir, seçimlerin denetimi, oy sayımları hatta seçim güvenliği özel hukuk şirketlerine devredilir. Kimi Anglo-Sakson hukuku ülkelerindeki kapitalist dönüşüme paralel biçimde seçim hukuku bu kapitalist ilişkilerin içine hapsedilir. İşte Mutlak Butlan kararındaki asıl kalıcı yıkım burada gizlidir.
Hatırlatalım: Anayasaya göre Türkiye Cumhuriyeti laik, sosyal bir hukuk devletidir!