Rafta seçenek, sandıkta dayatma
Kapitalizm tüketiciye tercih özgürlüğü sunarken siyasal iktidar yurttaşın seçme hakkını daraltmaya çalışıyor.
Kapitalizmin rekabetçi piyasa anlayışı farklı markaların tüketiciyi ikna etmek için birbirleriyle yarışmaları gerektiği savına dayanıyor. Küresel şirketlerin egemen olduğu Türkiye’de tüketici tercihleri pazarlama iletişimi yöntemleri kullanılarak yönlendirilmeye çalışılıyor. Mevcut alternatifler arasından tercihte bulunan tüketici kitlesi bunu özgür iradesiyle yaptığına inanıyor. Aynı kitle, seçmen şapkası takınca da benzer duygular yaşıyor. Neoliberal düzen, günümüzde piyasa özgürlüğünü siyasal özgürlükten ayırarak otoriterleşmeye alan açtı. Bu ayrım tüketiciye sunulan seçenek bolluğunu yurttaşın daralan siyasal tercih alanını gizlemenin aracına dönüştürdü.
Fırın kuyruğunda, bankada ya da otobüs durağında sırasına sahip çıkan, dolmuşta para üstü sayan insanlar, oy kullanmayı temel yurttaşlık görevi olarak görüyor. Halkımız seçim güvenliği konusunda kuşku duysa bile yine de sandığa gidiyor. Örneğin 2023 yılında yapılan milletvekili genel seçimlerinde katılım oranı yüzde 88,92 olarak ölçülmüş.
Ülkede değişim isteyen seçmenlerin iktidar adayı olarak gördüğü herhangi bir siyasal parti ya da siyasetçi oy pusulasında yer almazsa seçimin demokratik meşruluğuna gölge düşer. Nitekim sistematik biçimde belediye başkanı tutuklamak, ana muhalefet partisini yargı kararlarıyla etkisizleştirmek gibi baskıcı uygulamalar, seçme ve seçilme hakkının dolaylı yoldan ihlal edilmesi anlamı taşıyor. Yargının adalet dağıtmak yerine iktidar adına ceza kestiği bir düzende muhalefetin kazanacağı seçimin sonuçlarının tanınmama olasılığı da yabana atılmamalı. Böyle bir durumda anayasayı uygulamakla yükümlü olan başta YSK ve diğer yüksek yargı organları halk iradesinin vesayet altına alınmasına göz yummamalıdır.
Burjuva demokrasileri yurttaşa seçimler yoluyla iktidarı değiştirebilme hakkı tanıyor. Düzen partileri arasında süren rekabette hangisinin iktidar olacağına demokrasi oyununa dahil edilen yurttaş karar veriyor. AKP iktidarı ise halkı oyun dışına iterek seçimleri kendini onaylatacağı bir törene dönüştürme çabasında. Bugün her kesimden insanın meydanlarda, caddelerde, parklarda eylem içerisinde olması, halk iradesinin yalnızca sandıkta gösterilmediğinin kanıtı. Ne var ki tek adam yönetimi itiraz eden milyonlara kulak asmıyor. İktidarı değiştirmenin meşru yolu olarak geriye bir tek sandık kaldı. Bu yüzden önümüzdeki seçimlerin önemi her geçen gün artıyor. 2024 yerel seçimlerinde muhalefetin birçok büyükşehirde ve ilde kazanması, sandığın iktidarı değiştirebilme işlevini hâlâ koruduğunu gösteriyor. Atanan kayyımlar, yapılan transferler…Hiçbiri yurttaşı sandığa küstürmüyor. Görünen o ki seçimle iktidarı değiştirme geleneğine sahip bir halkı oy kullanmaktan vazgeçirmek zor.
Neoliberalizmin tüketici krallığında müşteri memnuniyeti esastır. Tüketici, parasının karşılığını almak için ürünleri karşılaştırır, seçenekler arasında tercih yapar. AKP ise kendini rakipsiz gördüğü için muhalif partilerle karşılaştırılmak istemiyor; üstelik yeni vaatler üretemediğinden seçimi bir formaliteye dönüştürmeye çalışıyor. Peki fırın kuyruğunda, bankada, otobüs durağında, hatta meydanlarda hakkına sahip çıkan milyonlarca insan, sandıkta başrol oyuncusu mu olacak, yoksa figüran mı? Yurttaş ile tebaa arasındaki fark tam da bu sorunun yanıtında saklı…