Sıra bize de gelir mi?
İktidar partisinin bir temsilcisi, emeklilerin yoksulluğu için, “bizim iktidarımızın icraatları insan ömrünü uzattı. (mealen) Şimdi emekli sayısı arttığı için ücretler azaldı, bu da bazı sorunları gündeme getirdi”, buyurmuş. (Yaşam süresinin dünya genelinde uzadığından haberi yok bu kişinin)
80’li yıllarda İstanbul’daki Sinema Günleri’ni kaçırmayanlar, “Narayama Türküsü” filmini ( 1983, Japon yapımı, yönetmen: Sohel Imamura) hatırlayacaklardır. “Narayama”, 19. Yüzyılın sonlarına kadar süregelen bir geleneğin adı. Geleneğe göre, kaynakların kıtlığının yarattığı yoksulluk nedeniyle, aileye daha fazla yük olmaması gerekçesiyle, 70 yaşındaki bireylerin kendi istekleriyle, bir dağın tepesine götürülüp orada açlık ve soğuğa, yani ölüme terk edilmesidir.
Filmden çok etkilendiğim için filmle ilgili izlenimlerimi yazmıştım, hâlâ saklarım. İnternette seyretme imkânı olduğu için filmin konusundan burada söz etmeyeceğim.
İzlenimlerime gelince; Eğer üretim, kuşakların birbirlerine aktardıkları ortak bir değerse çalışan nüfusun, bu değerlerin tek sahibiymiş gibi benimsemesi, üretimden elini ayağını çekmiş yaşlılara, salt tüketici gözüyle bakması, haksızlık değil midir? Yaşamın anlamı salt ekonomik üretimde yer almak mıdır? ( Altmış beş yaş üstü nüfusa toplu taşıtlara ücret ödemeden binmeleri için verilen karta bazı gençlerin – yüzüme karşı, pervasız- “kart sahipleri de yolculuk bedava diye durmadan geziyorlar, otobüsler o yüzden kalabalık; belli saatleri olsun, onun dışında vasıtalara binmesinler.” Demişti. Yanıt vermeye bile değmezdi.
Aynı yıl, çağdaş (!) Japonya’da bir gazete haberine rastlıyorduk: Nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan yaşlılar, üretim- tüketim dengesini bozdukları gerekçesiyle, üretim bölgelerinin dışındaki yörelere gönderilecekti. (Ülkeleri yönetenler birbirlerinden etkileniyorlar. Belli mi olur; sıra bize de gelir mi, diye düşünmeden edememiştim.
Yine Sinema Günleri’inden, “Ve Yaşam, Ve Gözyaşları, Ve Aşk (1984, SSCB yapımı, yönetmen Nikolai Gubenko) adlı filmi, bazen duygulanarak bazen de neşeyle izledik. Doğayla iç içe, konforlu sayılabilecek bir Yaşlılar Yurdu’nda geçen filmde tembel, başarısız bir müdür; idealist bir kadın doktor, tiyatro sanatçıları, eski savaş kahramanları, iyi huylu- huysuz, romantik- akılcı konuklar, gerçek insan ilişkileri içinde yaşayıp gidiyorlar. Peki hiç mi sorunları yok konukların? Yönetimi beğenmiyorlar, yeni yuvalarına uyum sağlamakta zorlanıyorlar, birbirlerini kıskanıyorlar. Ama barınma, beslenme, sağlık hizmetlerinden yararlanma, kültürel- sanatsal etkinliklerden yoksun kalmama v.b. insani ihtiyaçları devlet tarafından karşılandığından öznel sorunları da çabucak çözüm bulabiliyor. Ancak aşk çilesi çekiyorlar. Gelin görün ki, aşk acısına bugün bile-çare bulunamamıştır. (Eski aşklar hâlâ yaşanıyor mu, o da ayrı bir konu.)
Peki ya bizim yaşlılarımız? Toplum olarak Japonya’daki ilkel uygulamayı değil tabii, ama üretim bölgelerinden uzak yörelere sürgünü, onlara reva görebilir miyiz? Osmanlının kültürel mirasıyla övünen iktidarın bir temsilcisi, bize özgü insani değerleri nasıl unutur? Hayırseverler yemek, belediyeler çorba dağıtırken… Son kullanma tarihi geçmiş gıdaları tüketmekte bir beis görmeyen ve bunu ekranlarda pahalılığa karşı bir çözümmüş gibi gösteren bir başka beyefendiye ne diyelim. Son kullanma tarihi sağlık açısından önemli değilse neden icat olunmuş peki? Ağzı olan konuşur da biz tüketiciler bu samimi(!) itiraflar karşısında neden susarız? Organik- organik olmayan ürün ayrımını sineye çekmeye benzemez bu! Çocuklar, yaşlılar zarar görür öncelikle.
Yaşam koşullarının evlat eline baktırdığı ya da ileri yaşına karşın çalışma zorunda bıraktığı, onursuzca yaşamaya alışmamış yaşlı nüfusun sorunlarına çağdaş dünyada çözüm arayacağına, aklı selim sahibi herkesin kınayacağı sözleri sarf etme cesaretini nereden bulur bu kişiler?
Çağdaş toplumda anne, baba ve çocuktan oluşmuş aile içinde farklı kuşakların aynı çatı altında bir arada yaşamaları kolay değildir. Her kuşak yaşamdaki konumuna göre, farklı beklentiler içinde olduğundan, haliyle biri diğerini anlamakta güçlük çekecektir. (Uzmanlar, günümüzde kuşaklar arasındaki dijital uçurumdan söz ediyorlar. Çocuk yetiştirme ayrı bir konu.) Eğer ailede bakıma muhtaç yaşlı, hasta, engelli bulunuyorsa, devlet yardımları onların bakım hizmetlerini karşılayamıyorsa o aile bireyleri arasında karşılıklı sevgi, saygı kalır mı?
Ülkemizde de rağbet görmeye başlayan huzurevleri yaşlılar için bir alternatif olabilir; tabii her yurttaşın yararlanabileceği; devlet destekli, güvenli, denetimli, herkesi gönüllü olarak yaşamak isteyeceği türden olması koşuluyla.
Yaşlıya onurlu bir yaşam sürdürmesinin koşulları sağlanmışsa, yakınlarıyla ilişkileri de düzene girecektir; dahası yüz yaşında bile olsa aşkı da gençlik yıllarındaki gibi yüreğinin derinliklerinde hissedecektir, belki de gözyaşları dökeceğini bile bile. İnsanlık yaşlı, genç, ağlayacaksa eğer, bu yalnızca aşk yüzünden olmalı. Tabii, şimdilik. Yoksa çaresizlik insana akıl dışı tercihler yaptırabiliyor; tıpkı geçenlerde bir Japon kadının robotla evlenmesi gibi.
Ankara'da 27 Ağustos 2025'te aracın çarpması sonucunda yaşamını yitiren Triatlet Berkan Kobal'ın ilk duruşması görüldü.…
İlyada Destanı’na konu olan, Troya Savaşı efsanelerinin geçtiği Çanakkale Ezine’deki Araplar Boğazı; çimento fabrikaları ve…
Merkezi yönetim bütçe verilerine göre 17 bakanlıktan 12’si yıl başında verilen başlangıç ödeneğini aştı. Hazine…
DİSK-AR "Sendikalaşma ve Toplu Pazarlık Raporu"nda, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerinin sendikalaşmayı "eksik yansıttığı"…
Suriye'deki çatışmaları "Kürt halkının irade ve statü sahibi olmasını istemiyorlar" ifadeleriyle değerlendiren PKK liderlerinden Murat…
MHP Genel Başkanı Bahçeli, Suriye'de SDG ile cihatçı HTŞ ve beraberindeki güçler arasındaki çatışmalar hakkında…