“Siyaseten katl” 48 yıl sonra Bahçelievler Katliamı
Bahçelievler Katliamı, yalnızca münferit bir cinayet şebekesinin işi değil; emperyalizmle eklemlenmiş müesses nizamın, yükselen sınıf mücadelesi ve devrimci hareketi boğmak adına kontrgerilla unsurlarını ve güdümündeki sivil-faşist çeteleri nasıl birer aparat olarak kullandığının somut örneğidir.
8 Ekim 1978 gecesi Ankara’nın Bahçelievler semtinde Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi yedi genç—Latif Can, Efrahim Ezgin, Hürcan Gürses, Osman Nuri Uzunlar, Serdar Alten, Faruk Erzan ve Salih Gevence— ülkücü faşist katiller tarafından vahşice katledildi.
Bahçelievler Katliamı, yalnızca münferit bir cinayet şebekesinin işi değil; emperyalizmle eklemlenmiş müesses nizamın, yükselen sınıf mücadelesi ve devrimci hareketi boğmak adına kontrgerilla unsurlarını ve güdümündeki sivil-faşist çeteleri nasıl birer aparat olarak kullandığının somut örneğidir.
Yedi genci öldüren eller nasıl ortaya çıktı ve bu elleri onlarca yıl boyunca hangi siyasal iklim korudu?
Bahçelievler, 1970’lerin Türkiye’sinde doruk noktasında olan anti-komünizmin bir devlet politikası, siyasal ideoloji ve sokak pratiği olarak nasıl birleştiğini anlamadan açıklanamaz.
1970’lerin ikinci yarısında Türkiye’de, kapitalizmin derinleşen ekonomik krizi ve buna paralel olarak işçi sınıfının, gençliğin yükselen ilerici, devrimci mücadelesi ve bunun karşısında siyasal iktidarın tam boy desteğini alan gerici faşist terörün yükseldiği bir siyasal iklim vardı. 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi ile kitleselleşen, DİSK bünyesinde örgütlenen ve halk nezdinde büyük bir meşruiyet kazanarak büyüyen sol hareket, egemen sınıflar için varoluşsal bir tehdit haline gelmişti.
1976-1980 arasında binlerce yurtsever, ilerici insanımızın devlet destekli veya devlet içindeki bazı unsurlarla ilişkilendirilen şiddet mekanizmaları tarafından öldürüldüğü, sakat bırakıldığı ya da hapse atıldığı bir dönemden söz ediyoruz.
Burjuvazi ve devlet mekanizması, bu devrimci potansiyeli yasal yollarla bastıramayacağını anladığı noktada, Başta ABD emperyalizminin desteğiyle “Komünizmle Mücadele” konseptini devreye soktu. Soğuk Savaş dönemi Gladio/Kontrgerilla yapılanması; MHP ve Ülkü Ocakları etrafında örgütlenen sivil-faşist unsurları bu mücadelenin araçları olarak kullandı.
Faşist terör, kitleleri korkutmak, solun toplumsal tabanını daraltmak için bir “asayişsizlik” illüzyonu yaratmak amacıyla sistemli bir şiddet sarmalı üretti.
1950’lerden itibaren gelişen Komünizmle Mücadele Dernekleri benzeri oluşumlar, anti-komünist söylemin toplumsal ve siyasal olarak yaygınlaşmasında önemli rol oynadı.
1960’ların ikinci yarısından itibaren ise Ülkü Ocakları çevresinde örgütlenen gençlik kadroları daha militan bir yapıya dönüştü.
Üniversitelerde örgütlenen ülkücü gençlik yapılanmalarının yanında “komando” adı verilen eğitim kamplarında gençler paramiliter yöntemlerle eğitildi. 1966’da ortaya çıkan Ülkü Ocakları yapılanması 1968’den itibaren üniversitelere yayılmış, 1978’de kapatılmasının ardından Ülkücü Gençlik Dernekleri adıyla faaliyet sürdürdü.
KATLİAMI HAZIRLAYAN SİYASİ DESTEK VE ALT YAPI
Katliam günü 15. Sokak’taki eve giren Haluk Kırcı, Mahmut Korkmaz, Bünyamin Adanalı, Ünal Osmanağaoğlu, Ercüment Gedikli, Duran Demirkıran ve Ömer Yavuz Hacıömeroğlu’dan oluşan faşist çete, saat 22:00 sularında TİP’li gençlerin kaldığı daireye baskın düzenledi. Kapıyı çalarak içeri giren saldırganlar, evde bulunan 5 genci (Serdar Alten, Hürcan Gürses, Efrahim Ezgin, Osman Nuri Uzunlar ve Latif Can) silah zoruyla etkisiz hale getirdi.
Evdeki gençlerin sayısı beklediklerinden fazla çıkınca panikleyen faşistler, dışarıda bekleyen ve operasyona liderlik yapan Abdullah Çatlı’ya danıştı. Çatlı, kurbanların gürültü çıkarılmadan öldürülmesi gerektiğine karar vererek eter tedarik edilmesini sağladı.
Söz konusu eter maddesi, Ankara Numune Hastanesi’nde çalışan ülkücü bir sempatizan aracılığıyla ve dönemin faşist liderlerinden İbrahim Çiftçi’nin talimatıyla hastaneden çalınarak katillere teslim edildi.
Ankara Numune Hastanesi’nden getirilen eter ile TİP’li gençler teker teker bayıltılmaya çalışıldı. Ancak eterin etkisi yetersiz kalınca ve gençler direnmeye başlayınca plan değiştirildi. Bu sırada durumdan habersiz olan TİP üyesi Faruk Erzan ve Salih Gevence arkadaşlarını ziyaret etmek üzere eve geldi. Kapıyı çalıp içeri girdiklerinde onlar da faşist militanlarca esir alındı. Böylece evdeki TİP’li genç sayısı 7’ye yükseldi.
Abdullah Çatlı’nın talimatıyla sonradan gelen Faruk Erzan ve Salih Gevence elleri ve ayakları bağlı şekilde dışarı çıkarıldı.
06 GL 600 plakalı araca bindirilerek Ankara-Eskişehir yolunun 13. kilometresindeki çamlık alana götürüldü. Burada kafalarına kurşun sıkılarak katledildiler.
Faşist çete eve döndüğünde Haluk Kırcı “Ben evdekileri hallederim” diyerek diğerlerini dışarı çıkardı. Kırcı, yerde bağlı ve baygın haldeki gençlerden Osman Nuri Uzunlar’ı askı teliyle boğarak öldürdü. Askının teli kopunca Serdar Alten, Hürcan Gürses, Efrahim Ezgin ve Latif Can’ı tabanca ile vurarak öldürdü.
Saatlerce süren katliam sonrasında katiller sağlanan destekle olay yerinden ayrıldılar.
Ağır yaralı olarak hayatta kalan Serdar Alten, faşistlerin evden ayrılmasının ardından sürünerek kapıya kadar ulaşmayı başardı. Alten, kaldırıldığı hastanede komaya girmeden önce polise ve savcılığa verdiği ifadede olayın tüm detaylarını, faillerin eşkâllerini ve kullanılan 06 GL 600 plakalı aracı bildirdi; ancak kendisi 8 gün süren yaşam mücadelesini kaybederek hayatını kaybetti. Buna rağmen kolluk kuvvetleri failleri yakalamak yerine kaçmalarına göz yumdu.
KATLİAMIN SİYASETİ, SİYASETİN KATLİAMI
Bahçelievler’deki cinayetleri yalnızca “bir grup gencin bireysel cinneti” olarak değerlendirilemez. Ortada örgütlü bir siyasal şiddet ve onu yaratan, destekleyen bir sistem vardı.
Dönemin Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerinin sağladığı siyasi şemsiye, emniyet teşkilatı ve idari bürokrasideki faşist kadrolaşma, faillerin elini kolunu sallayarak eylem yapmasına, eylem sonrası güvenli evlerde saklanmasına ve şehirlerarası kaçışlarına olanak sağlamıştır.
Sonrasında da faşist failler, işledikleri bu ağır insanlık suçunun ardından cezalandırılmak bir yana; egemen sınıflar ve devlet erki tarafından ödüllendirilmiş, ticarete ve siyasete atılmaları sağlanmıştır.
Günümüzde adına filmler çekilen “Reis ”Abdullah Çatlı adı geçse de hiçbir zaman Bahçelievler katliamından yargılanmadı. Devletin “örtülü” operasyonlarında “kullanışlı eleman” olarak istihdam edildi. Yeşil pasaportla uluslararası alanda dolaştı. 1996’da Susurluk’ta bir polis müdürü ve MHP milletvekiliyle aynı araçta ölerek devlet-mafya-kontrgerilla ittifakının sembolü haline geldi.
Katliamdaki en önemli tetikçi olan Haluk Kırcı 1988’de idama mahkûm edildi. 1991’de şartlı tahliye ile serbest bırakıldı. Bunda yanlışlık olduğu açıklanınca yeniden aranmaya başlandı ve 1996’da tekrar yakalandı. Yakalandığı gün firar etti.
1999’da tekrar yakalandı. Dört yıl hapse mahkûm oldu. Bu dönemde iki kez tahliye oldu ancak bu tahliyelerin de yanlışlıkla yapıldığı açıklandı. 2005’te tekrar cezaevine giren Kırcı 2010’da salıverildi.
Kırcı, 2011’de başka bir dava kapsamında, “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve gasp” suçlarından 6 yıl 8 ay hapis cezası alarak hapse kondu. 2015’te ise denetimli serbestlik yasasından yararlanarak serbest bırakıldı.
“Yanlışlıkla” salıverilen, yakalanıp tekrar “yanlışlıkla” salıverilen Kırcı, ticaret yaptı, şirketler kurdu. Televizyon kanallarına çıkarılarak “siyasi yorumcu” adı altında ağırlandı. Katliamı açıkça savunup “Biz buraya katliama gitmedik, intikam almaya gittik” diyerek pişmanlık duymadığını beyan etti. Son olarak 2015’te cezaevinden tamamen çıktı ve serbestçe yaşamına devam ediyor.
Kendisiyle yapılan röportajlarda oraya katliam için değil intikam için gittiklerini ve pişman olmadığını söyleyen Kırcı’nın nikâh şahidi de Mehmet Ağar’dı.
Yakalandığı 1999 yılına kadar firari olarak yaşayan Ünal Osmanağaoğlu, bu süreçte Kuşadası’nda şirket işletti ve devlet bürokrasisiyle ilişkilerini sürdürdü. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’ in katledilmesi davasında da yargılanan Ağaoğlu bu kez de “zamanaşımı” ile kurtarıldı.
Yargı Paketi görüşmelerinde AKP ile MHP anlaşarak, sessizce pakete “yedi kez verilen cezaların tek seferde çekilmesini sağlayan” bir madde ekledi. Böylelikle 7 kez idam cezasına çarptırılan katliamın sanıkları Bünyamin Adanalı ve Ünal Osmanağaoğlu iktidar eliyle tahliye edildi.
2012’deki tahliyesinden sonra 2014 yılında öldü; MHP’nin o zamanki Teşkilat İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Şefkat Çetin, Çetin, Twitter’dan, “Ülkücü yiğidimizi kaybettik, Ünal Osmanağaoğlu. Zorlukların aşılmasında ocağımızın OK’larındandı, mekânı cennet olsun” diye yazdı. Osmanağaoğlu, bugün Fatih Camii’nde öğle namazını müteakip kılınacak cenaze namazının ardından aile kabristanında toprağa verilecek.” Diye duyurdu bu ölümü…
Katliamın bir diğer azmettiricisi ve cinayetlerde kullanılan eterin tedarikçisi olarak suçlanan, İbrahim Çiftçi; üç kez ölüm cezasına çarptırıldı. Bu kararlar Askeri Yargıtay tarafından bozuldu. Dördüncüsünde ölüm cezası kararı onaylandı, bu sefer de başsavcılık karara itiraz etti. Askeri Yargıtay Daireler Kurulu “delil yetersizliğinden” kararı bozdu. Yerel mahkeme bu bozma kararına uydu. İbrahim Çiftçi, dört kez idam cezasına çarptırılmasına rağmen 5 yıl 1 ay cezaevinde kaldıktan sonra beraat etti.
Savcı Doğan Öz cinayetinde idamla yargılanıp tüm delillere rağmen beraat ettirilen Çiftçi için gerekçe şöyle açıklanmıştı: “Sanık İbrahim Çiftçi’nin Doğan Öz’ü taammüden öldürdüğü mahkememizce sabit görülmüş, ancak As. Yargıtay Daireler Kurulu kararları mahkememizi bağlayıcı nitelikte bulunduğundan sanık İbrahim Çiftçi hakkındaki 7/8‘lik oy çokluğuna dayanan bozma ilamına uyularak sırf bu hukuki zorunluluk nedeniyle sanık İbrahim Çiftçi’nin beraatine…”
İbrahim Çiftçi 1984 yılında tahliye olduktan sonra İLKSAN’da müdür yapıldı. MHP Genel İdare Kurulu üyeliği yaptı, 17 Haziran 1997’de yapılan MHP Kurultay’ında Devlet Bahçeli’nin karşısına MHP genel başkan adayı olarak çıktı. Devletten ihaleler alan bir “iş insanı” oldu. Hatırı sayılır bir servete sahip oldu.
Faşist şebekenin diğer üyesi, Bünyamin Adanalı, Uzun süre firari olarak arandıktan sonra, 10 Ocak 1999 tarihinde İstanbul Pendik’te kiraladığı bir evde Haluk Kırcı ile birlikte yakalandı. 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan yargılamalar sonucunda, katliamdaki rolü nedeniyle 7 kez idam cezasına çarptırıldı. İdam cezasının kaldırılmasının ardından cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına dönüştürüldü.
Temmuz 2012’de yürürlüğe giren ve kamuoyunda “3. Yargı Paketi” olarak bilinen yasal düzenleme doğrultusunda, Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından cezasının infazının durdurulmasına karar verildi. Kararın ardından tutuklu bulunduğu Çanakkale E Tipi Kapalı Cezaevi’nden tahliye edildi. Serbest bırakıldıktan sonra gözlerden uzak, korunaklı bir yaşam sürdürdü.
12 Eylül faşist darbesi öncesi çok sayıda kişiyi öldürdüğü gerekçesiyle hakkında 36 yıl kesinleşmiş hapis cezası bulunan Osman Engin uzun yıllar “bulunamadı”. Nihayetinde 2013 yılı Nisan ayında yakalandığında, gönderilirken gazetecilere, “Vatan millet için yaptım, şimdi olsa yine yaparım, yaptıklarımdan pişman değilim” dedi.
Adana Ülkücü Gençlik Derneği kurucu üyeleri arasında bulunan Osman Engin, darbeden sonra kamuoyunda en çok bilinen Bahçelievler katliamı, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un öldürülmesi olaylarıyla ilgili olarak 1990’lı yıllarda yargılananan Engin önce 11 kez idam 203 yıl hapis, ardından 4 idam 36 yıl hapis cezasını çarptırıldı. Yapılan itirazlar sonucunda Engin’in cezası 36 yıla düşürüldü.
Ahmet Ercüment Gedikli ise yapılan yargılamalar sonucu İdam cezası müebbet hapse çevrildikten sonra 10 yıl cezaevinde kalan ve 1991 yılında afla salıverildi.
Gedikli kendisiyle yapılan bir röportajda , ‘Yaşadıklarınızdan pişman mısınız?’ sorusuna, “Birilerinin o dönemleri yaşaması gerekiyordu, nasip bizeymiş” cevabını verdi.
BİR DAHA YAŞANMASIN DİYE!
Ankara Bahçelievler’de 7 TİP’li genci hunharca öldüren faşist katil Haluk Kırcı katıldığı televizyon programında ‘Soğuk Savaş döneminde Amerika’nın çıkarları Türkiye’nin çıkarlarını gözetiyordu. Biz de onun için savaş verdik’ diyerek büyük bir itirafta bulunmuştur.
Ülkemizdeki faşist hareketin ve tetikçilerinin tarihi tam da Kırcı’nın ifade ettiği gibi başta ABD olmak üzere emperyalizme hizmetin tarihidir.
Onlar Türkiye’de sömürü düzeninin, dünyada ise emperyalizmin bekası için var oldular
Bahçelievler Katliamı’nın üzerinden 48 yıl geçti, ama katliamın hesabı sorulmadı. Katiller korundu, kollandı. AKP’nin son yargı paketiyle de içerde “yanlışlıkla” kalanlar salıverildi.
Behice Boran’ın deyişiyle “Faşizmin kanlı ölüm çeteleri, onları genç yaşlarında taze fidanlar gibi biçti”
Unutulmayacaklar!