Erdoğan "Cemaat"le 11 yılı 'parantez' yaptı: 99'da şüphelendim, son 3 senede ihaneti gördüm

Cumurbaşkanı Erdoğan Reuters'e yaptığı konuşmada, Fethullah Gülen'den 99'da şüphelendiğini söyledi.

Erdoğan

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz askeri darbe girişiminin ardından dün Reuters’a konuşmuştu. Erdoğan’ın Fethullah Gülen ile ilgili geçmiş dönemlerde yaptığı görüşmelere dair bir soruya verdiği cevap ise dikkatlerden kaçmadı.

Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemden itibaren Gülen ile görüştüğünü yalanlamayarak, “FETÖ bu ülkede yaşadığı zaman birkaç görüşmemiz olmuştur. Bunlar çok çok yoğun görüşmeler değildi yani bir elin parmaklarını geçmez.” ifadelerini kullandı. Ancak Erdoğan konuşmasının devamında “99’dan sonra bazı gelişmeler oldu ve bizde bazı şüpheler oluştu. Son 3 senede ise gördük ki, burada ihanet var” sözlerini kullandı. Erdoğan’ın sözleri akıllara 2002’de başlayıp 11 yıl devam eden AKP-Cemaat ortaklığını getirdi.

Gülen Cemaati için “1999’da şüpheler oluştu” diyen Erdoğan, 2001 yılında kurulan AKP ile ‘yeniden’ çıktığı siyaset sahnesinde 3 Kasım 2002 milletvekili seçimlerinden 12 Haziran 2011 seçimlerine değin her seçim döneminde Gülen Cemaati’yle el ele, gönül gönüle yürümüştü.

“İttifak” halinde 3 Genel Seçim, 2 yerel seçim, 2 referandum

1999’da “şüphe duyduğunu” söylediği Gülen Cemaati ile 2001 yılında Erdoğan, “Cemaat”le “ittifak” halinde 3 Kasım 2002 Milletvekili Seçimleri’nden itibaren sırasıyla 28 Mart 2004 Yerel Seçimleri, 22 Temmuz 2007 Genel Seçimleri, 29 Mart 2009 Yerel Seçimleri ve 12 Haziran 2011 Genel Seçimlerinde pusuladaki yerini almıştı. Bu seçimlerden zaferle çıkan AKP’nin 2007 yılındaki “Cumhurbaşkanı halkın seçmesi”yle ilgili referandumunda yine yanında “Cemaat” vardı.

Ancak AKP’nin bugün ‘terör örgütü’ olarak adlandırdığı Gülen Cemaati’yle birlikte kazanacağı asıl ‘zafer’ ise 12 Eylül 2010 tarihli anayasa değişikliği referandumuyla gelecekti. Anayasanın 34 maddesinin değiştirilmesine ilişkin referandumla birlikte, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, özellikle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)’nın yapısını, görev ve yetkilerini değiştiren-düzenleyen maddeler oylanmıştı. Fethullah Gülen’in ‘Evet’ sonucu için “gerekirse mezardakilere bile kaldırıp oy kullandırılması” için çağrı yaptığı, liberallerin de “Yetmez ama Evet” sloganıyla tavrını belirlediği referandumdan yüzde 57.88 oranında ‘Evet’ sonucu çıkmış, böylece Yüksek Yargı organlarında “Cemaat” tahakkümü için gereken dönüşümün yolu açılmıştı.

Devletin her kademesinde ‘bir’lik

2002 yılında ‘pürüzsüz’ biçimde başlayan ittifak süresince iki gücün siyasi birlikteliği, “Cemaat”in adı AKP’den ayrı anılmayacak kadar net biçimde ortaya çıkmış, iktidar gücünün sunduğu olanaklar tüm kamu kurum ve kuruluşlarında Türkiye’nin gerici ve Amerikancı dönüşümü için alabildiğine kullanılmıştı. Emniyet’ten yargıya, ordudan eğitime, sağlıktan ticarete değin tüm alanlarda “Cemaat”in önü açılmış, Gülen Cemaati’nin dünyanın en ‘nüfuz’lu siyasal İslamcı hareketi haline gelmesi için hiç bir adımdan kaçınılmamıştı.

Piyasa ekonomisine ‘iman’ eden AKP, “Cemaat” ile birlikteliği süresince ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarının yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekilmesinde büyük bir uyum içinde çalışmış, özelleştirme konusunda Türkiye tarihinin en büyük satışlarına imza atarak “yağma rekoru”na açık ara önde imza atmışlardı.

Tasfiye davaları: Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargah, KCK, Oda TV…

“İkinci Cumhuriyet” yolunda Türkiye’nin gerici ve Amerikancı dönüşümü için “Cemaat”in ‘önüne yatan’ AKP, karşılığında da örgütün ‘operasyonel’ gücünden yararlanmıştı. “Cemaat”, 1980 faşist darbesinin ardından Turgut Özal’ın ANAP iktidarıyla birlikte tam boy piyasacılığın ve siyasal İslamcılığın at sürdüğü dönemde, büyük önem verdiği yargı, emniyet ve ordudaki örgütlenme faaliyetlerini açık biçimde yapmaya başlamış, 90’lı yıllarda ise ‘desteği önemsenen’ bir güç haline gelmişti. Bu dönemde henüz bütünüyle ‘kemalist’ yapısı tasfiye edilememiş olan ordunun etkisiyle kimi ‘fırtınalar’ atlatsa da gücünden bir şey kaybetmeyen “Cemaat”; polis, yargı ve emniyetteki örgütlenme faaliyetlerine 2002 yılında başlayan AKP iktidarı ile hız vermiş, yıllar içerisinde AKP’nin ‘vurucu gücü’ haline gelmişti.

AKP iktidarının sunduğu olanaklar altında siyasi operasyonlar için yargı ve emniyette yeterli “donanım”a kavuşan “Cemaat”, ülkenin ilerici ve yurtsever birikimini tasfiye etmek için kolları sıvamıştı. “Cemaat”e bağlı savcılar, 2007’de Ergenekon adını verdikleri dava ile ‘operasyon’ düğmesine basmış, düzmece delillerle ülkenin farklı konum ve alanlardaki muhalefet güçlerini Balyoz, Oda TV, KCK, Devrimci Karargah, Askeri Casusluk gibi davalarla tasfiye etmek için ellerinde bulundurdukları olanakları seferber etmişti. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta desteğini vurguladığı, kendisini “savcısı” ilan ettiği bu davalar nedeniyle bir çok aydın, demokratik kitle örgütü yöneticileri, gazeteci ve yazarlar, ordunun alt ve üst kademesinden subaylar ‘darbecilik’ suçlaması altında yıllarca hapis yatmış, bazıları bu süreçte çeşitli nedenlerle yaşamını yitirmişti.

Haziran Direnişi’nde halka karşı “tek vücut”

31 Mayıs 2013’te Gezi Parkı’nda kıvılcımı yakılan Haziran Direnişi ile birlikte, Türkiye’nin ilerici ve aydınlık birikimini oluşturan 10 milyona yakın kişinin yurdun her yanında başlattığı eylemler silsilesi sırasında bir kez daha ‘kenetlenen’ ittifak,  yine emniyet ve yargıdaki gücünü halkın üzerine sürmüş, gösterilerde onlarca kişi kolluk kuvvetlerinin şiddeti nedeniyle yaşamını yitirmişti. “Cemaat”in ve AKP’nin yayın organlarında ‘tek ses’ olarak hedef aldığı Haziran Direnişi, Türkiye tarihinin en büyük halk ayaklanması olarak hafızalara kazınmıştı.