Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini (5)

Sömürü ve baskı düzeninden kurtulmak istiyorsak bu ülkenin yurttaşları olarak, neoliberalizmin çöktüğünü kabul etmek, siyasal tercihimizi emekten yana kullanmaktan başka çıkar yol görünmüyor.

TÜLİN TANKUT

Yine Namık Kemal’in dizelerini anarak geçen yazıda kaldığımız yerden devam edelim. Doğurganlık hızının gerilemesi ve küresel düzeyde ulusal bir sorun haline gelmesiyle siyasetçileri bir telaş almış ki, son günlerde bu konu dünya gündeminden hiç düşmüyor.

Çözüm konusunda izleyebildiğimiz kadarıyla örneğin bizim ekranlarda her kafadan bir ses çıkıyor. Bilim insanı, kimliğinin tarafsızlığını korumalı, siyasetçi gibi davranmamalıdır, diye tanımlanır. Gençlerin evlenme kararı almak konusundaki duraksamalarının en başta ekonomik nedenler olduğunu dile getirmek için bilim insanı olmaya gerek yoktur, bunu herkes biliyor. Bilim insanından, “kapitalist sistem yoksulluğu da kendi yaratır, zenginliği de; yoksulu zengin olma hayaliyle oyalar ” türü bir yorum bekleriz hiç değilse; her ne kadar “eşitsizliğe savaş açmış sınıf mücadelesine de bu yüzden karşıdır” demesini beklemesek de. Bunlar, derinleşen yoksulluğu hissetmiyorlar anlaşılan. Örneğin, sokak röportajlarında , yana yakıla “çocuklar açlığı öğrendiler” diye feryat eden annelerin seslerini duymuyorlar.

Kadınlara gelecek için sunulan kadim reçeteyse , zengin bir koca bulup evinin kadını olması, çoluk çocuğa karışmasıdır. Annelik, soyun sürekliliğini sağladığı için bilinen tüm toplumlarda yüceltilir. Öte yandan genelleme yapılarak, kadınlara öğrenilmiş çaresizlik konusunda bir kimlik geliştirdikleri yaftası yapıştırılır. Sanki anne olmak kadının kendini gerçekleştirmesinin tek yoluymuş gibi. Şu medyatik, “Çocuk da yaparım kariyer de” mottosuysa temellendirilmezse kadın özgürlüğü için bir hiçbir anlam taşımaz. Kaç çalışan anne, çocuğunun bakımı ve yetiştirilmesi için büyükanneye ya da ekonomik gücü yerindeyse bakıcıya, özel kreşe baş vurabiliyor? Ya asgari ücretle çalıştırıldığı için işi bırakmak zorunda kalan milyonlar? (İki Türkiye var!)

Denilebilir ki, zoru görünce düzen bozulur kaygısıyla kayıtsızlığa sığınmak insanların kolayına gelir. Hukuka güvenin sarsılmasıysa iradeyi zayıflatır, güce boyun eğme eğilimini güçlendirir. Ama bu her zaman gerçekleşmez. ABD emperyalizminin ipliğinin pazara çıktığı, savaşın yarattığı kaos ve getirdiği felaketlerin dünyadaki dengeleri bozduğu olağanüstü bir süreçten geçiyoruz. Güçlünün haklılaştırılılmaya çalışıldığı yeni bir dünya düzeninin dayatılmaya çalışıldığı, uluslar arası hukukun bile kıymeti harbiyesinin kalmadığı bu süreçte, insanın yaşama hakkına kast etmiş kapitalizme karşı emekçi halkların kurulu düzende vereceği mücadele ,olağan koşullardakinden daha değerlidir. Yoksulluk başta olmak üzere namüsait koşullar sermaye sınıfının çıkarlarına zarar vermediği sürece siyasal iktidarlar bu durumdan gelecekleri için rahatsız olmazlar. Dolayısıyla kendilerinden iyilik beklemek yanıltıcıdır. Düzlüğe çıkmak için iş, mağdurdadır.

Herkes bilir; tercihlerimiz yaşamımızı biçimlendirir. Aldığımız kararlar, yazgımızı belirler. Sorun şu ki, kendimizle yüzleşmek yerine sorunları görmezden gelmeyi daha güvenli buluyoruz. Peki, kendimizle yüzleşmekten ne anlıyoruz? Bunun anlamı yaşadıklarımızı, yaşadığımız haliyle görebilmektir. Kendimizle sahici ilişki kurmak, dönüşüm olanağı yakalamak için kaçınılmazdır. Böylelikle karar almakta eskisi kadar zorlanmayız. Bize yarar yerine zarar veren “öğrenilmiş bilgileri” safra gibi atmak ne büyük rahatlıktır! Boşanmalar artıyormuş, evlenmelerin sayısını bile geçiyormuş boşananların sayısı. Boşanmanın nedenleri kuşkusuz birbirinden farklıdır. Örneği yine bizden verelim, sık rastlandığı için. Bu kez ekonomik yetersizlikleri bir kenara bırakıp kültürel kodlara odaklanalım. Flörte tahammül eden bir toplum muyuz, ne yazık ki değiliz. Flört yolu kapalıysa gençler ne yapacaklar? Ahlaki değerler, biyolojik ve toplumsal olarak evrilmiştir. Kanları kaynıyor onların, haliyle çareyi evlilikte arayacaklardır. Benlikleri oturmadan yaşam gailesine dayanmaksa henüz flört çağındaki gençlere – hele de çocuk sahibiyseler- zor gelir. Çocuktan anne sorumlu tutulduğu için de genç kadın muhtemelen varsa eşinin ailesinin eleştirilerinin hedefi olur. O genç kadın ki, sosyal medya kullanmayanı yok gibidir, denetimsiz algoritmaların sunduğu fantezilerin etkisinde hayalleriyle, gerçekler arasındaki uyuşmazlığın sarmalında acı çeker. Genç kuşağın sabırsız bir üyesi olarak da doğal kabul edilip sorgulanmaya tabi tutulmamış konulardan bi haber boşanma kararı alır.

Tehlike tam da budur: Küreselleşmiş dünyada toplumsal dönüşüm nereye evrilecek?

Gençler için geleceğin sunduğu olanakları değerlendirmek çok önemlidir. Uzmanlara göre; otomasyon teknolojileri kapitalist sistemde üretilmiştir ama toplumcu bir düzende emekçilerin yaşamlarını kolaylaştırıp geçim ve gelecek kaygısına düşmeden kendi arzularına uygun “ özgürlük alanı” sağlayabilir. Demek ki, işe kapitalist sistemin yarattığı sorunlara neden katlanayım?” sorusuyla başlamak gerekiyormuş. Ancak, kitlelerin kendilerine bu soruyu sormamaları, sosyalizmin mirasının toplum üzerindeki etkisinin silinmesi için egemen güçler, yıllar boyunca o kadar uğraştılar ki… Şimdi de soldan, “sınıf bilinci algoritmalar tarafından yok edilir” tehlikesine karşı uyarılar geliyor.

Ekranlarımızın son günlerdeki favorisi ,doğurganlık oranını artırmak söylemlerinde Batı’dan ithal ev işi ve çocuk bakımının çalışan ebeveynler arasında paylaşılmasınınsa değil bizde, Batı’da bile ne denli sorunlu olduğuna değinilmiyor. Aile içinde toplumsal cinsiyet rolleri sürdürülürken bu paylaşım nasıl gerçekleştirilebilir? En yalın biçimiyle dillendirirsek, doğumundan sonra çocuğun belli bir gelişme sürecinde, koşullar cinsler arasında zorunlu olarak eşitsizliğe yol açabilirse de , eşitsizliğin nedeni olamaz. Sütanne ve bebek maması, takviye mamayı saymazsak, baba da çocuk bakımını üstlenebilir. Nitekim doğum izninden yasal olarak artık o da yararlanıyor. Ancak çocuğun bakımı ve eğitiminin toplumsallaştırılması sağlandığında bu sorunun da çözüm yolları açılacaktır. Uzmanlara kulak verirsek; “erkek kişiliğinin evrime uğratılması sürecinde toplum, cinsel alanla ilgili eylemlerinde peşinen erkeği soyutluyor. Kadının kişiliğiyse tersine, cinsel yaşamıyla sıkı sıkıya bağlı olarak değerlendiriliyor. Toplumun onlardan beklentileri de farklı değil mi? (Kadınca ve erkekçe işler ayrımı örneğin.) Ancak kadınların dış dünyayla daha az ilgili oldukları, erkeklerin ayrıcalıklı sayıldığı için bilim, sanat, spor, politika teknoloji alanlarından uzak durduğu zamanlar geride kalmıştır. Sömürü ve tahakküm ilişkileri ayan beyan ortada, kimsenin gözünden kaçmıyor! Örgütlü kadın hareketlerinin mücadeleleri hali hazırda sürerken, toplumsal cinsiyet ayrımcılığının kamusal alanda görünür kılınması , kadınıyla erkeğiyle , halkın eğitilmesiyle gerçekleşecektir.

Özetle; bağımsız bilim insanlarına kulak vermeliyiz: Emek yoğun üretimin yerini giderek yüksek teknoloji yoğun emek alırken bu sürece ayak uyduramayan ülkelerin çareyi, doğurganlık oranının artırılmasında gören ülkeleri bekleyen tehlike, nüfus artışının yol açacağı işsizliğin, var olana eklenerek daha da artışı olacaktır.

Sömürü ve baskı düzeninden kurtulmak istiyorsak bu ülkenin yurttaşları olarak, neoliberalizmin çöktüğünü kabul etmek, siyasal tercihimizi emekten yana kullanmaktan başka çıkar yol görünmüyor. Anneler Günü’nü anlamlı kılmak, ancak hem sınıfı hem de cinsiyeti kapsayan bir mücadeleyi savunmakla mümkündür. Anahtar sözcük işbirliğidir. Yasal haklarına sahip çıkma bilincini, eşitliği gözeten dayanışma kültürünü çoğunluğun hedefi haline getirmek için gereken örgütlenmenin yaygınlaştırılmasının tam zamanıdır. Emekçi ve işçi dayanışmasıysa, diğer ilişki türlerinden farklıdır. Aidiyet duygusu güçlüdür. “Özgürlüğü tüm insanlık için istemek”eğilimi giderek güçlenecektir, eğer hazırsak.