Stalker filmi hakkında eleştiri yahut bilim-din ve sanat hakkında birkaç söz

Yasaklara rağmen yıkıp geçeceğiz kapıları, iflah olmaz savaşçılarız biz, umudu yeniden getiren ve koruyan...

Stalker filmi hakkında eleştiri yahut bilim-din ve sanat hakkında birkaç söz

Sevgi Işık

Stalker, Tarkovski’nin etkileyici filmlerinden sadece biri. İnanç sistemini, bilinmeyen dünyayı, bir nevi cennet inancını ciddi bir şekilde sorguladığını düşündürttü bana. Düşünmenin gücünü hatırlattı. Yazar, iz sürücü (rahip) ve bilim adamının (profesörün) istedikleri hayalin gerçekleşeceği ve mutluluğu bulacakları bilinmez diyara yolculuğunu konu edinir eser ve yolculuk başlar…

Film boyunca, yolcuların varmak istedikleri yer için çabalarken, o geçmeyen sürede, aklıma, Samuel Beckett’ın bir absürt tiyatro örneği olan Godot’yu Beklerken eseri geldi: Godot kimdir, herkes neden onu beklemektedir? Kim olduğu seyirciye açıklanmadan beklenir durur, anlayamadan da eser bitiverir. Kimilerine göre beklenen şövalyedir kimisi için kurtarıcı kimisi içinse her şeyin ötesinde umudun kendisi değil midir? Hepimizin beklediği kişidir o. Kralları Simurg’u bulduklarında mutluluğa erişeceklerine inanan kuşların yaptığı o meşakkatli yolculuk sonunda kendilerini bulmaları gibi. Ayna çıkıyor karşımıza bu tasavvufi eserin sonunda. Aradığımız şey bizde aslında. Her şey aslında bizde başlıyor ve bizde bitiyor.

“Güç hiçbir şeydir, zayıflık harika şeydir. İnsan doğumunda esnektir, yumuşaktır. Ölüm sertliktir. Sertlik ve güç ölümün arkadaşlarıdır” diyor yazar. Bu cümleleri birkaç gün düşündüm durdum, eveledim geveledim kafamda. Esneyebiliyorsak, yani hayata uyum sağlayabiliyorsak daha güçlü oluyoruz, daha güzel kararlar alıyoruz. Zayıf olmadığımızı kanıtlamaya çalıştıkça batıyoruz bazen, ne kadar güçlü olsak da zayıflıklarımız da bizden hem de güzel bir bizden…

Birileri hiçlik hakkında yazmalı diyor yazar, birileri zayıflık üzerine yazmalı diye düşünüyorum o an. Herkes güç üzerine yazıyor, güçlü olmak üzerine …

Başkasının mutluluk vermesiyle insan mutlu olabilir mi sizce de? Mutluluk içten gelen bir durum zannımca. Her sabah mutlu uyanırım anlayamam mutsuz, suratsız uyananları. Onlar da beni anlamıyorlardır ya da anlamayacaklardır muhtemel.

“Bölgede (ulaşılmak istenen yerde) asla geldiğin yoldan dönemezsin” der rahip. Düz ve kestirme yollardan değil, dolambaçlı yollardan gitmeyi tehlikeyi önlediği konusunda ısrarcıdır. Evet, yaşamda düz, dümdüz giden biri olarak hep bunu yaşadım. Düz konuşmak, düz yürümek, gitmek ciddi bir risk almaktır hayatta çünkü çevrendeki çoğunluk dolambaçlı, hileli, tehlikesiz yahut az tehlikeli yollardan hayatlarında yavaş yavaş ilerlerken yolumuz ne kadar doğru da olsa yanlış addedilir topluluklarca hemen.

Umudunu tamamen kaybedenler için bir mutluluk vaadidir cennet ya da bölge, bir kurtuluş. İnsan bir üst akla, Tanrı’ya inanmak ister bu zalim dünyada. Ne kadar inanmamaya dirense de bilinçaltı, yüce ve gerçek bir yargılayıcı (belki bir Tanrı) olsun ister. Herkes hak ettiğini bulsun ister.

“Hükümetlerin, insanların ne hayal edeceğini bilemezsin, neyin mutlu edeceğini ve neyi isteyeceklerini bilemezsin” şeklinde mantığa bürüyerek hayallerin gerçekleştiği sırlarla dolu sürekli değişen tehlikeler olan bu bölge; kapatılmış, yasaklanmış, polislerce sıkı bir denetim altında girilmesi engellenir olmuştur. Oraya ancak kaçak yolla gidebilirsiniz ve dönmemeyi göze alarak. Korku imparatorluğu kurmak kolaydır, umudu yıkmak ise zor.

Eşiğe gelindiğinde herkes kendi özüne döndü bölgede. Bilim adamı çantasından bu ruhani dünyayı yok etmek için bombasını çıkardı. İsteği güzeldi ancak bunu bombayla değil de düşünceyle yok etmesi en güzeli… Bilim, dinden her daim önde gidecektir. Beni bekle, bensiz çıkışı bulamazsın diyen rahibi dinlemeyen bilim adamı sırt çantasını almak için döndü ve yolu tek başına buldu. Çünkü bilim, kim ne derse desin her türlü hurafeyi yenmiştir ve yenmeye de devam edecektir. Bizi kandıranlar, bunun bizim özgür irademiz olduğunu söylerler, çünkü seçim bize bırakılmıştır. Tıpkı filmde kimin önde gideceğini ve tehlikeyi göze alacağını seçmek için yapılan kibrit çöpü meselesinde olduğu gibi. Rahip iki kibrit çöpünü uzatır. Yazardan seçmesini ister. Filmin sonunda yazar gerçeği anlar. İki kibrit çöpü de uzundur. İşte din adamlarının önden gitmek yerine riyakarca davranıp insanları zor duruma düşürmesi ve buna da sen seçtin diyerek kaderin pençesine bırakması değil midir? Kandırılarak düştüğümüz durumun suçlusu yeni bizizdir.

Ve bize derler ki seçim yapıldı. Artık geriye dönemezsin. Ne zaman ki kişi her zaman geri dönebileceğini hatırlar, işte o zaman özgür iradesini kullanmış olur, yazar ve bilim adamı gibi.

Mesela iş bir seçimdir ve insanlar sevmediği işi yıllarca yaparlar. Mesela eş bir seçimdir, bir kere seçtiysen ömür boyu evli kalman beklenir. Özgür irade bu değildir, duruma ve şartlara göre yeniden ve yeniden seçim yapmaktır bence.

Üç yolcu kuru tünel denilen ve adıyla ironik her yerinden azgın sular geçen orta yerde düz yolda yürür gibi zorlanmadan, korkmadan ve hatta boğulmadan yürür geçerler. Rahip çok şaşırır. Getirdiği başka kişiler burada boğulmuşlardır hep. Akılcılığı elden bırakmayanlar, yazar ve profesör gibi, hemen hemen kimsenin başaramayacağı, kendini korkudan suya teslim edeceği ve suyun götürdüğü yoldan gideceği, belki boğulacağı belki de kıyıya çıkacağı durumlarda dahi hiçbir zorluk yok gibi dimdik yürüyerek aşabilirler sorunları. Her yanını sarsa da… Kendimize inanmak. En büyük güç de biziz, güçsüzlük de korkunun kendisi de…

Dünya sırlarla dolu, bunu ne sadece din ne sadece bilim ne de sadece sanatla çözebiliriz zannımca. Kaç insan varsa o kadar dünya var. O halde kesin katı kurallardan uzaklaşmalıyız, kendimizi bir bütünün parçası olarak görmeli canlı-cansız her şeye saygı göstererek devam etmeliyiz yaşamaya. Nasıl düşünürsek onunla karşılaşırız. Yaşadığımız her şeyde; sevinçte, öfkede bizden bir parça vardır. Her şey aynadır, bizi gösterir bize.

Dünya aynalarla dolu bir yer, sadece bakmamız yeterli…

Bilim adamları çalışmalarında beynimizde ayna görevi yapan bir nöron keşfettiler, pre-motor kortekste. Bu nöronlar karşımızdakinin hareketini kendimiz yapıyormuş gibi aktifleştiriyor. Taklit davranışlarına yol açıyorlar. Kiminle yakınsak onun gibi davranmamız onun sözcükleriyle konuşmamız, ayna korteksinden kaynaklanıyor. Yani seçim yine bize ait. Yol arkadaşımızı, yoldaşımızı biz seçeceğiz yine.

Yazar ve bilim adamı tartışırlar bilimin hesaplılığını. İşin başka bir boyutuna değinecek olursak bilim aslında bir yönüyle katıdır. Milim ayarı yapar. Hayatta ise her şey, edebiyatta olduğu gibi birbirine çok yakındır ve sürekli yer değiştirir; değişir, gelişir, iyileşir, kötüleşir. Doğru ile yanlış birbirine çok yakındır. Acı ile haz kardeştir. Yazar bir konu belirler, konuyu somut bir olaydan alır, filmdeki yazarın söylediği gibi okuyucu hakkında yazsın mesela. Yazı her okuyucu için değişkendir, edebiyat esner, düşünceler birbirini besleyerek milyonlarca düşünce olur ve milyonlarca seçim, istersek yine milyonlarca mutluluk vardır yahut mutsuzluk…

Akıllı olmak ile delirmek arasında çok ince bir çizgi vardır derler. Rahip belki çıldırmıştır, bilemeyiz. Çoğu zaman çizgiye kadar gideriz ve döneriz. Deliler dünyasının gerçek olmadığı söylenir ancak gitmeyen nereden bilebilir ki… O; durmuş, beklemiş ve dönmüştür. Burada güçlü giden midir, yoluna ne çıkarsa çıksın devam eden midir yoksa dönen mi?

Her farklı davranışı sınırlayan toplumsal kaideler o kadar çok sıkıştırmıştır ki bizi çoğu zaman en saçma kurallara veya kötülüğe hizmet ettiğimizi anlayıveririz. İlk aile yapar makineleşmeyi. Yanlış yapan, farklı davranan istenildiği gibi davranmayan makine nasıl tamire alınır ya da baktı ki olmuyor âtıl duruma getirilirse aile içindeki birey de bir bir bu aşamalardan geçer. Tek seçeneği vardır: Aileye uygun davranmak. Her türlü çabaya rağmen yine istenilen elde edilemediyse bu kez ceza sistemi devreye girer ve bu sistemin son halkası cezaevleri… İdamlar…. Okul da bireyi birey olmaktan çıkarıp farklılıklarını yok sayan en büyük kurumdur aslında. Kültürleri karıştırır düşünceleri aynîleştirir ve birbirine benzeyen hatta aynı cümleleri kuran bir robot-insan üreten fabrikadır artık. Modernleşme okul vasıtasıyla tüm toplumu sarmıştır. Her sokakta, mahallede kutsal bekçileri ile makine üreten bir fabrika vardır: Adı okuldur, bankadır!

Ev bir hapishanedir, evlilik, okul, iş… Eğer sanata sığınmazsak her yer bize mahpustur…

Filmde özgür irade ile seçilen yolda araba bile önceden bir trenin geçmesi ile açılan kapıyı ve kapıcıyı beklemiştir. Mesela yıkıp geçmemiştir kapalı kapıyı… Tüm dinlerde bir aracı vardır. Tanrı’ya ulaşılacak yolda hep bir aracı isteriz, bir iz sürücü, bir peygamber, imam, şeyh; yolu açan ve kapayan. Hep korku vardır bölgeye yapılan yolculukta. Polis var mı diye bakılır her köşe başında. Devletler ve hükümetler bilinmezi, denetleyemeyeceğinden korktukları, yönetemeyeceği, tahakküm altına alamayacağı her bireyi, kurumu, kuruluşu, toplumu vb. mutlaka ayrıştırır, hapseder yahut yok eder. Ceza basitten karmaşığa tekilden çoğula, ölüme kadar gider. Böylece isyan etse bile insan, kendi özü için yapsa da nafile olur…

İz sürücünün çok önemli bir organıdır bacakları ve ayakları… Ama kızının yoktur. Neden diye düşünürüm. Belki din hurafîliğini devam ettiremesin diye, belki de insanlığın artık inanç sisteminde Tanrı’nın olmayışı anlatılmak istenmektedir… Filmde Maymun adı verilen çocuk eşyaları hareket ettirebilir, düşünce ile başkalarını harekete geçirebilir ama kendi hareket edemez. Din düşüncelerle ayakta kalır ve her zaman başkalarını kullanarak devam eder. Dinin ayakları yoktur artık günümüzde ve her an düşebilir.

Bizler bilimin ve sanatın ışığında bildiğimiz yolda içimizdeki umudu kaybetmeden hep yürüyeceğiz, inandığımız yollarda. Yasaklara rağmen yıkıp geçeceğiz kapıları, iflah olmaz savaşçılarız biz, umudu yeniden getiren ve koruyan…