Faiz-döviz sarmalı

Merkez Bankası emme-basma tulumba gibi çalışarak, toplumun bir kesimini, diğer aleyhine, zenginleştirmektedir. Üstelik de Banka bu işlemleri çok ciddi varlık kaybı pahasına yapmaktadır. Sizce bu sürçte bir mantık var mıdır? Evet, vardır: birileri (kimler!) zenginleştirilmek istenmektedir, hem de ülke derin bir krize sürüklenirken.

Ters yönde hareket eden faiz ve döviz hareketliliği toplumu yoksullaştırırken, bu yapılanma üzerine siyasi çevrenin farklı ve gizemli bir trapez oyunu kurduğu düşünülebilir, aksi halde Merkez Bankası’na faizleri baskılama emri verilmez ve döviz kurları belirli bir düzeyde tutulabilirdi. Bu durum, yaşanan sürecin bir tür siyasi manevra olduğu gibi bir izlenim bırakıyor. O halde, görünür haliyle anlaşılabilir olmayan sürecin önce görünür yüzünü kısaca görelim, ikinci aşamada da görünmeyen yüzü hakkında, kimi çevrelerden komplo yapılıyor suçlamalarına rağmen, bazı şeyler söylemeye çalışayım.

Uygulanan politikanın görünen yüzü, maalesef, hiçbir teoriye uymadığı gibi, akılcı bir yanı da yoktur. Şöyle ki, ülkelerin daimi olarak borçla değil de, ihracat gelirleri ile cari dengesini sağlamaya çalışması çok doğru bir politikadır. Bu politikayı ilk kez dillendiren Özal olmuştur. Ne var ki, Özal ihracatın gerektiği kadar yükseltilemediğini gördükten sonra ünlü sıcak para operasyonunun yolunu açmaya mecbur kalmıştır. Sıcak para öylesine afyon bağışıklığı yapar ki, hemen hiçbir iktidar sorunsuz olarak bu bağışıklıktan ekonomiyi kurtaramaz. Bu açıdan baktığımızda AKP’nin son politikasını, söylem bazında alkışlayabiliriz. Ancak, bu yola girmeye çalıştığı görülen AKP, geçtiğimiz ondokuz yılı faizcilerin ekmeğine hem de an kalınından kaymak sürme politikasını uygulamıştır. Merkez Bankası’nın kaybolan dövizlerine ilaveten, halen Banka’nın varlığı eksilerde seyrederken, faiz indirimi, yangına körükle gitmekten farksızdır. Üstelik böyle bir politikanın başarı şansı çok uzun süre ve ısrarlı şekilde ekonomin alt yapısının güçlendirilmiş olmasını ve politika esnasında mağdur olacakların da sosyal korumaya alınması önlemlerinin geliştirilmesini gerektirir. Bunların hiçbirine başvurulmadan, bir gecede uygulamaya koyulan bir politikanın ekonomiyi sıcak para afyonundan kurtarma gibi bir ulvi amacı olmadan, ekonomiyi buralara sürükleyeceği çok açıktı. O zaman meseleyi biraz deşelim ve hiç çekinmeden komplo yapalım.

Madem komplo yapıyoruz, bu durumda tek senaryo üzerinde durmayıp, birkaç senaryo alanında gezinmemiz gerekiyor. Birinci senaryomuz, AKP iktidarının erken seçim yoluyla beka sorununu çözmeye çalışmasıdır. Bu senaryonun şu şekilde çalıştırılacağı düşünülebilir. Merkez Bankası’nın faiz indiriminin sonucunda kurlar yükselecektir. Yükselen kurlar, ihracat ürünlerinin girdi maliyetlerini yükseltmekle beraber, bir miktar ihracata destek sağlayabilir. Ancak, yükselen ihracat teknoloji ağırlıklı olmayacağı gibi, gerekli ithalatın yapılamaması ya da yüksek kurdan yapılması nedeniyle ağırlıklı olarak tekstil, seramik vb gibi geleneksel ve pahada hafif yükte ağır ürünlere yönelebilir. Bu durum geçici olarak cari açığın azalmasına, hatta kapatılmasına dahi yol açıyor olmakla beraber, olumlu olarak görülebilecek bu durum ekonomin yapısı itibariyle fazla sağlık göstergesi olarak alınamaz. Ne var ki, halkın geneli ihracat patolojisini algılayamayacağı gibi, trollerin yayınlarıyla politikayı bu yönü ile başarılı olarak görebilir. Diğer yandan, ülkede genel yoksullaşma yaşanırken, pandemi nedeniyle yaşanan genel işsizlik ve işten çıkarmalar yanında yeni politikalarla yaşananlar fazla keskin algılanmaz, diye düşünülmüş olabilir. Böyle bir politika uzun süre sürdürülemez. Zaten sürdürülmesi de, bence, düşünülmemektedir. Zira amaç gerçekçi ve kalıcı bir politika üretmek olmayıp, halka kadar indirilmesi başarılmış “erken seçim” söyleminin üstünün kapatılması ya da anketlerin olumlu görüldüğü koşulda baskın seçime gidilmesi olabilir. Seçimden sonra hangi parti işbaşına gelirse duruma bakılır düşüncesi burada başat oldu gibi gözüküyor.

Ancak bu politika gerçekleşir ya da gerçekleşmez, fakat unutulmamalıdır ki, kesinlikle şu sonuç oluşur. Karşı çıkılan faiz lobisi de bu süreçte kendi payına düşen rolü oynamakta ve ülke kaybetmektedir. Faiz lobisi yüksek faizi dayatırken yüksek gelir elde etme amacını güdüyordu. Uygulanan politika ile bu yol kapandı ise, fiyatlar yükselirken varlıkların sermaye değerleri geriler ve ucuz değerle el değişimine konu olabilir. Bir zamanlar özelleştirme ile değerli varlıklarımız yerli ve yabancı sermayeye yok pahasına devredilirken, şimdi de ucuzlamış varlık değerleri ile kuruluşlarımız yabancılaştırılmakta ya da sermaye devri gerçekleştirilmektedir. Yabancı sermaye yanında hangi yerli sermayenin yer alacağı da, herhalde her şeyi denetim altına alma çabası içindeki AKP denetiminden ve gözetiminden uzak olmayacaktır. Oyunun her aşamasının merkezin denetiminden geçtiği bir siyaset sisteminde piyasanın kendi kuralı ile işlemesi beklenmemelidir. Kısacası, faiz yolu ile yüksek gelir elde edemeyen faiz lobisi niçin öteden beri göz koydukları değerli kuruluşlara ortak olarak girmesin ki! Böylece, her alanda altını tahkim etmeyi amaçlamış AKP, sermayenin el değiştirmesi yoluyla mevcut yandaş sermaye alt-yapısına yenilerini katmakla daha güçlü olmuş olmaz mı? Halkın yoksullaşması, ya da bir yanda azalan sayıda multimilyonerler, diğer yanda da giderek kabaran sayıda yoksullaşan halk kesimi karşısında nasıl bir politika izlenmelidir konusu ise, siyaset-diyanet işbirliği içinde götürülebilir. Siyaset-diyanet işbirliğine ilaveten, her ne kadar reel gelir düzeyi 380 dolardan 275 dolara düşüldü ise de, yüzde elli olarak dillendirilen ve bizzat Cumhurbaşkanı ağzı ile ifade dilen asgari ücret, hele de üzerindeki gelir vergisi ve damga resminin kaldırılması, bazı çevreler tarafından bir tür sevinç kaynağı oluşturmaz mı? Belki de, yakın gelecekte EYT gurubuna ve benzer diğer guruplara da bir parmak bal ya da vaatle ikna yoluna gidilir, anketler de biraz yüzlere gülerse, örgütün bekasını sağlayacak seçim hiç uzak olmayabilir.

Bu süreçler yaşanırken dikkat edilirse, Merkez Bankası durmadan dövize müdahale ediyor, fakat ne hikmetse döviz bir düşüyor, fakat iki kalkıyor. İktisat kuralına hiçbir yerde uyulmadığı gibi, burada da ne hikmetse uyulmuyor. İktisatçılar çok iyi bilir ki, al-sat sahtekârlığı ile mevduat mevduatınıza bağlı olarak oldukça kazançlı olabilirsiniz. Burada Merkez Bankası’nın uyması gereken kural şudur: eğer kurlar bazı geçici sebeplerden dolayı yükselmiş ise, piyasaya döviz sürülerek denge fiyatının oluşturulmasına çalışılır. Fakat eğer kur yükselişi ani ve tempolu ise, Merkez Bankası’nın müdahale sonucu geçici olur ve Banka ciddi rezerv kaybına uğrar. Şimdi, değerli dostlar, ne oluyor: Banka müdahale ediyor, kur biraz düşüyor, ama derhal yine çıkıyor. Bu arada Merkez Bankası, zaten kendisine ait olmayan kaynaklarda ciddi kayba uğruyor. Şimdi, diyelim ki çok iyi bir oyuncusunuz ya da içeriden bilgi alabiliyorsunuz, Merkez Bankası müdahale öncesi yabancı paranızı liraya çevirip, kur gerilediğinde derhal düşük kurdan döviz aldıktan sonra kur yükselirken zenginleşmez misiniz? Bu oyunu yüksek miktar paralarla yaparsanız belki de saatler içinde milyonlarınıza milyon katabilirsiniz. En basit makro ya da para kitabında yer alan bu süreci bu işleri yöneten yüksek âlimler(!) bilmiyor olabilir mi? Bu şu demektir: Merkez Bankası emme-basma tulumba gibi çalışarak, toplumun bir kesimini, diğer aleyhine, zenginleştirmektedir. Üstelik de Banka bu işlemleri çok ciddi varlık kaybı pahasına yapmaktadır. Sizce bu sürçte bir mantık var mıdır? Evet, vardır: birileri (kimler!) zenginleştirilmek istenmektedir, hem de ülke derin bir krize sürüklenirken.

Değerli dostlar, emek sömürüldüğünü idrak edip, siyasi kararlarını ona göre vermedikçe, asgari ücret de erir, ülke de krizden krize sürüklenirken, birileri servetine servet katar, emperyalistler de varlıklarımızı ele geçirerek, başta İstanbul olmak üzere, ikametgâhları ile ülkemizi işgal eder. İşgaller her zaman asker ve silahla olmaz, fark edilemez şekilde, ticaretle, yap-işlet-devret ya da kamu–özel ortaklığıyla, yani teknik ve kibar(!) adıyla “yönetişim” sistemi uygulamalarıyla önce ülke soyulur, ikinci aşamada da fiilen işgal edilir.