En büyük öğretmen tarihtir

Eğer devlette bir nebze de olsa sorumluluk duygusu olduğu varsayımı ile şu soruyu sorduğumuzda, acaba yanıtımız ne olabilir! Emekli maaşlarının, asgari ücretin açlık sınırı ya da yoksulluk sınırı ile farkı acaba siyasileri hiç ilgilendirmiyor mu!

Devlet adı verilen siyasal-yönetsel örgütün tarih sahnesine çıkması piyasa ekonomisi sistemlerin ürünüdür. Piyasa ekonomisi sistemleri öncelerinde tüm toplumlarda yönetsel sorunlar toplumun ileri gelen kişisi ya da ufak gurubu tarafından götürülmeye çalışılmış olup, günümüzde devletsel erk olarak tanımlanabilen yasama, yürütme, yargı vb erklere söz konusu kişi ya da gurupların uhdesindeydi. Ulus devlet yapısına geçildiğinde mülkiyet dışında tüm erkler devlet aygıtına terk edilmiş olmakla beraber, söz konusu erklerin kullanımı için devlet aygıtının parasal kaynağa gereksinme duyması, devlet karşısında mülk sahiplerini güçlü konuma sokmuştur. Kapitalizmle netleşen sınıflı toplumlarda sömürülen sınıfların örtülü olarak baskılanıp sisteme sadakatinin sağlanması devletin kutsanması ile perdelenmektedir. Kimi Batılı sosyolog ve sosyal politikacılar sınıflı toplumlarda gücün varsıl kesimde toplanmayıp, tüm toplumda yaygın olarak kullanıldığı görüşü ile devletin başat sınıfın aracı olmadığı, tüm topluma hizmet verdiği görüşü hâkimdir. Çoğulcu demokrasi görüşü ile temsil edilen bu yaklaşıma göre, toplumda yaygınlaşan farklı güç odaklarının vatandaşlık bilinci etrafında şekillenen ulusal çıkar görüşü ile devlet yapısı ve işleyişi üzerinde kolektif etki oluşturarak burjuva demokrasisinin işletildiği savlanmaktadır. Siyasal erkin eğitimcilerin karşısında olması, burjuva demokrasisinin ne tarz bir yönetim olduğunu ortaya koymasından kaynaklanır. Ülkemizde yaşanan gerçeklikler bir yana, küresel kapitalizmin işleyişi de devlet aygıtının emek karşısında sermaye kesiminin yanında olduğunu tüm çıplaklığıyla kanıtlamaktadır. Hal böyle olunca, sistemin işleyişinin ve devlet aygıtının meşruiyetinin sağlanması adına bazı kamusal uygulamalar perdelenerek, bazıları da aldatıcı ifadelerle çarpıtılarak topluma kabul ettirilip devlete ve ülkeye sadakat sağlanmaya çalışılmaktadır. Acaba hiç değilse bir gün, “burjuva demokrasisi” ya da “aydınlanma” ifadelerinin tarihin hangi aşamasında emek sömürüsünün perdelenmesi amacıyla ortaya atıldığı ve o zamanlardan beri hemen hiç irdelenmeden kullanıldığını düşündük mü?

Örtülü sadakatle sürdürülen devletin işlemlerinin net olarak anlaşılmasında tarihe çok şey borçlu olmamıza rağmen, birikimli gelen bilgimizi kullanmadaki ataletimiz karşısında, ekonomik işleyişin topluma karşı açık oynama korkusuzluğu devlet aygıtının gerçek yüzünü açığa çıkarmaktadır. Kapitalist sistemde yaşanan tüm olaylar devletin kimin yanında olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Emeklilerin, emekçilerin, SMA hastalarının durumları içler acısıdır. Şimdi soralım: devlet vatandaşların asgari düzeyde sağlığından, asgari düzeyde gelir sahibi olmasından sorumlu değil midir? Eğer devlette bir nebze de olsa sorumluluk duygusu olduğu varsayımı ile şu soruyu sorduğumuzda, acaba yanıtımız ne olabilir! Emekli maaşlarının, asgari ücretin açlık sınırı ya da yoksulluk sınırı ile farkı acaba siyasileri hiç ilgilendirmiyor mu! Örneğin, sağlıklı nesil yetiştirme amacıyla çocuklara hiç değilse bir öğünlük yemek çok büyük külfet mi oluşturur kamu bütçesinde! Bugün sağlıklı beslenemeyen çocuklarla geleceğin düşünme özürlü toplumunu oluşturulduğumuzun farkına varamıyor muyuz!

Geçen gün Cumhuriyet gazetesinde yayınlana Adam Przeworski ile sohbette demokrasinin bir vitrin olarak kullanıldığını okuduk. Ona göre demokrasi bir vitrin olarak kullanılıyormuş. Biliyoruz; demokrasiyi sadece siyasiyi amacına taşıyan bir araç olarak gören, amaç hasıl olunca demokrasi aracının terk edileceğini açıkça ifade eden cesur politikacılar da sahneden inmemede inat etmektedir. Bunda da büyük bir yanlışlık olmasa gerek, zira, siyaset bir tür güç kullanım mevki olarak görülürse, devletin anlasa da anlayamasa da sermayenin emrinde olduğu bilinmelidir; bu sermaye iç sermaye de olur, Yap-İşlet-Devret modelinde olduğu gibi devlet aygıtı üzerinden halkı soyan dış sermaye de olabilir. Sermayenin başat olduğu sistemde siyasi demokrasinin, ya da sandık demokrasisinin yeri vardır, o da sermaye sözcülüğüdür. Değerli dostlar, bakın Marx Komünist Manifesto’da bu durumu nasıl özetlemiş: “Modern devlet iktidarı bütün burjuva sınıfının ortak işlerini yöneten bir kuruldan başka bir şey değildir.” (Marx-Engels, Komünist Manifesto, 2025, Yordam Kitap, s. 43) İşin ilginç yanı şudur ki, toplumsal şekillenmede derinden etkili ve ön safta olan özneler Adam Smith’in ünlü eserinde sözünü ettiği gibi, bizzat sermaye sahip ya da yandaşları olmayıp, sermayeye alanda hizmet eden siyasiler, sermayeye gıpta ile yanaşan sosyopatlar, ve sistemin işleyişini algılayamadan sermayeye inanan yandaşlardır. Yaşamda ders alınabilecek en gerçekçi okuma ikidir; bunlardan biri tarihin bizlere aktardığı değerli öğretiler, diğeri ise sermaye devinim süreci ve oluşturduğu insan ve toplum modelidir. Ne yazık ki, her iki alan da çok değerli olmasına rağmen, anlaşılması ve değerlendirilmesi hem toplumsal ve özellikle de sermayenin baskısı altında güçtür, hem de burjuva eğitim sisteminin dışladığı konulardır. Oysa, zamanla gerçeğin ortaya çıkmasında tek kaynak olarak tarih fevkalade önemlidir. Örneğin, şöyle bir arşiv, salt o günün değil, bugünün dahi değerlendirilmesinde görüşümüze çok yarar sağlar. Bir zamanlar Hitler ve Mussolini halka hitap ederken, dönemin en demokratik iki anayasasından birinin Almanya Anayasası, diğerinin ise İtalya Anayasası olduğunu söylemişlerdir. Benzer ifade, farklı gerekçelerle Stalin’de bulunur. (Sidney Hook, Reasons, Social Myths and Democracy, Harper Torchbooks, 1966, s. 283), Tüm tarafların ifadelerine yürekten inanarak söylemiş olduklarının aksini ileri sürmek söz konusu olamaz. Tarihin arşivi silinmeden, nesilden nesile taşınır. Ne acıdır ki, halk yığınları tarihi olguları ya da bilgileri dikkate dahi almadan, anlık görüntüyü değerlendirir. “Yetmez, ama evet” taifesinin cehaleti ve aymazlığı tam da budur! Ne olurdu, insanlar halk nezdinde popüler olma sarhoşluğundan kendilerini arındırıp, tarihi okuyabilme bilgeliğine ulaşmayı becerebilselerdi!