Bıktırıcı tekrarlar

Peki, Türkiye son noktaya geldi mi? Umutsuzluğa asla yer yok. Bunu başa yazıyoruz. Ancak son noktaya gelindiğini söyleyenlere de, “nereden çıktı bu” ya da “yok öyle bir şey” denilmesi kolay olmasa gerek. Ancak bu soru “yapacak bir şey kalmadı” minvalinde ifade ediliyorsa, bunun için mücadeleyi bırakmış olmak gerekir. Bu topraklarda mücadele edenler ise hiçbir zaman tükenmezler.

Bir önceki yazımda Adalet Bakanı’nın Can Atalay dosyası ile ilgili görüşlerinden hareketle, “Bakan ne dedi” diye sormuş, kendi kendime sorduğum soruya verdiğim cevapta ise Bakan bir yandan Anayasa Mahkemesi (AYM) kararına “direnen” hakimlere cesaret verirken, diğer yandan da önümüzdeki günlerde dosyaya bakacak diğer hakimlere yol gösteriyor diye yazmıştım. Sonrasında yaşanan gelişmeler Bakan’ın Yargıtay üyelerini oldukça cesaretlendirdiğini bizlere gösterdi.

Ancak, esas olarak, Bakan’ın sözünün, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın görev süresinin önümüzdeki Nisan ayında dolmasından hareketle, siyasi iktidarın Anayasa Mahkemesi’ni şekillendirme çabasına yönelik bir yönü olduğunu işaret etmeye çalışmıştım. Gelişmeler bu hususu da doğrular şekilde.

Şimdi, “kriz”in üzerinden bir aya yakın zaman geçmişken biraz daha dışarından bakmaya çalışalım.

1-) Önce “hukuki” başlıklara dair birkaç söz: Aslında bu başlıkta söze gerek yok. Yasal mevzuat oldukça açık. Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlıyor. Tümünü! Anayasanın 153. maddesi oldukça açık. Eğer AYM kararının yanlış olduğunu düşünüyorsanız dahi uymak zorundasınız.

Adli ve idari yargı organları arasında görev ve hüküm uyuşmazlığı ortaya çıkarsa, bu sefer Uyuşmazlık Mahkemesi devreye girmekte. Peki bu mahkemelerle Anayasa Mahkemesi arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlığı ortaya çıkarsa? Bu hallerde de Anayasa’nın 158. maddesi ile (Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır) Uyuşmazlık Mahkemesi Kanunu’nun 36. maddesi (Hüküm uyuşmazlığı durumunda yalnızca Anayasa Mahkemesi kararı göz önünde tutulur ve uygulanır) oldukça açık bir şekilde yol gösteriyor.

Bir de, şu Cumhurbaşkanı’nın hakem olması durumu var. Evet, Anayasa Cumhurbaşkanı’na “devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin etme” yetkisini vermektedir. Ancak bu maddenin yargı ile ilgili olduğunu kim söylemiş? Ya da şöyle diyebiliriz: Siyasi iktidarın önümüzdeki dönem hedeflerinden biri de “Başkan”ın yargı dahil tüm organların başı olmasıdır!

2-) Arada çok kısa bir not da Anayasa Mahkemesi’ne dair. Geçmişe dair kritik dönemeçlerde aldıkları tartışmalı kararlar bir yana, son olarak, yaşanan bu krizin ortasında, Mahkeme dezenformasyon yasasının iptali talebini reddetti. Aslında ortada pek öyle ifade edildiği kadar özgürlükçü bir kurum yok. Bunu bilmek gerekiyor. Ancak buradan hareketle, Anayasa Mahkemesi’ni “gereksiz” bir kurum olarak nitelendirdiğim sonucuna ulaşılmasın. Aksine, oldukça “önemli” bir kurum. Zaten bu nedenle ki siyasetin bu kadar ortasında kalmış durumda.

Anayasa Mahkemesi’nin bu “ortada kalmış” halinden, bundan öte Nisan ayında üye bileşeninin siyasi iktidar lehine değişecek olmasından hareketle; iktidarın bir bütün olarak Mahkemeyi ortadan kaldırma hedefi ile hareket ettiği yönündeki açıklamalar pek akla yatkın gelmiyor. Aksine, sınırlarının kalınca tekrardan çizilmesi herkes açısından (Mahkeme için de) daha kabul edilir olacaktır.

3-) Yaşanan kriz sırasında/sonrasında en popüler değerlendirme, siyasi iktidarın bir iç çatışma yaşadığı, bunun da yargı üzerinden tezahür ettiği yönünde idi. Açıkçası, Erdoğan’ın konu ile ilgili demeçleri sonrasında bunu hala dillendiren var mı, bilemiyorum. Zaten o ana kadar da iktidar partisinde artık pek de ağırlığı kalmamış birkaç kişi itirazlarını dillendirmişti. Demek istediğim, siyasi iktidarın içinde, bileşenlerinde hiçbir görüş ayrılığı olmadığı ya da yargıda farklı ekiplerin olmadığı değil. Anlatmaya çalıştığım, yaşanan krizin buradan tanımlanamayacağı. Böylesi bir tanımlamanın oldukça eksikli kalacağı.

Bağlantılı olarak ifade etmek gerekiyor ki, durumun “yargı darbesi” olarak tanımlanması da olan biteni açıklayıcı değil. “Saray iktidarı” gibi politik bir slogan olarak kullanılması tercih ediliyorsa, bir itirazım olamaz. Her öznenin kendi tercihi. Ama bunun ötesinde, bir çözümleme ise, sürecin iyi anlaşılamamış olduğunu düşünürüm. Daha önceki yazılarda ifade ettiğim üzere, bu tür çözümlemeler AKP iktidarının bugüne kadar kuralları sürekli ihlal ederek yol aldığını, bu son krizinde siyasi iktidardan bağımsız olmadığını görememektedir. Hep dediğimiz gibi, bugünün yapısı kuralların sürekli ihlali ile oluşturulmuştur. Ve bu siyasi iktidarın bilinçli bir tercihidir. Bunun bir başıbozukluk hali olduğu da söylenemez. Aksine, son krizde de gördüğümüz üzere, kontrollü bir mekanizma bulunmaktadır. Bu tercih edilmektedir. Bu “yeni” bir hukuktur. “Yeni” hukuk budur!

4-) Aslında her şey ortada. Erdoğan, yaşanan krizin “yeni” bir Anayasa ile aşılabileceğini ifade etti bile. Zaten gündeme (tekrardan) giren, yavaş yavaş ısıtılmaya başlanan “yeni” Anayasa başlığına buradan devam ediliyor. “Yeni” Anayasa “bu sayede” bir kez daha gündeme getirildi. Aslında bu ifade de bir eksiklik barındırıyor. Çünkü siyasi iktidar için bu başlık hiçbir zaman gündemden düşmemişti. Bir süreç işletildi ve bugünlere geldik. Bir önceki yazımda ifade ettiğim bir hususta hatırlatma ihtiyacı duyuyorum. Bu “meşruiyet” ile ilgili bir başlıktır.

Bu nedenle, iktidarın içinde görüş ayrılığı aramak için harcanan enerji esasen “memleket nereye gidiyor” sorusu üzerinden kullanılsa daha iyi olacaktır.

5-) Yaşanan kriz doğrudan “yeni” Anayasa tartışmaları ile bağlantılı. Yargı ise her yazımda bıktıracak kadar tekrarladığım gibi o klasik tanımlamamızın (zor aygıtının bir parçası olduğu tanımlamasının) dışında, kendisini 20 yıldır yaşanan bu sürecin asli bir unsuru olarak deklare etmiş, yeni bir kimlik oluşturmuş ve kararlarını da “yeni” cumhuriyetin (İkinci Cumhuriyetin) ihtiyaçları doğrultusunda veren bir yapı haline dönüşmüştür. Türkiye Cumhuriyeti son yirmi yılda yeniden yapılandırılırken, hukuk başından itibaren bu sürecin en önemli enstrümanlarından olmuştur. Artık basit bir “aparat” olmanın çok ötesindedir.

6-) AKP nihayetinde 12 Eylül’ün devamıdır. Daha doğrusu bir sonucudur. Ancak buradan hareketle, 12 Eylül’den bugüne düz bir çizgi halinde yol alındığını ifade etmek oldukça kolay bir açıklama olacaktır. Kuşkusuz AKP dönemi ile kendisinden önceki dönemler arasında bir süreklilik bulunmaktadır. Ancak son 20 yılda yaşananları, yalnızca buradan açıklama çabası ile yetinirsek, olan biteni “80’den bugüne gelinen süreç”in içine yerleştirirsek oldukça eksikli kalacaktır.

Bu nedenle, bıktırıcı bir tekrar daha. İkinci Cumhuriyet olarak adlandırdığımız, AKP eli ile vücut bulan şu anki rejim 1923 Cumhuriyeti’nin kuruluş paradigmalarının yerine inşa ediliyor. 1923 Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinden, aydınlanmacı, bağımsızlıkçı kimliğinden tamamen ayrı bir hatta yeni bir “cumhuriyet” kurumsallaştırılmıştır. Kurumsallaşma “fiilen” sağlanmıştır. Bu başlıktaki eksikliklerin bir bütün olarak tamamlanması da gerekmemektedir. O, süreç içerisinde hallolacaktır. Şimdi sırada “hukuksallaştırma” bulunmaktadır. Tekraren; bugünlere “hukuksuzluk” olarak tanımlamanın yetmeyeceği bir “kuralsızlık” hali ile ulaşılmıştır. Ancak, artık işleyişin siyasi iktidar açısından da “mevzuata” uygun hale getirilmesi gerekmektedir. 20 yıllık dönemde pek çok tekil düzenleme yapılmıştır. Yine Anayasa’ya bir dizi yama yapılmıştır. Ancak tüm bunlar yeterli ol(a)mamaktadır. İşte, “yeni” Anayasa tartışmaları burada devreye girmektedir. Siyasi iktidar açısından tüm bu sürecin baştan sona yeniden yazılmış bir Anayasayla sonlandırılmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Yukarıda ifade edildiği gibi, bu “meşruiyet” ile ilgili bir başlıktır.

7-) Egemenlik, daha doğrusu bir devletin egemenliği, onun ülke sınırları içerisinde tek otorite olmasını ifade eder. Başka hiçbir otorite ile eşit değildir. Devletin devlet olmasından kaynaklı bir “asli” yetkidir bu. Devlet bu “asli” yetkisinden hareketle aynı zamanda hukukunu yaratır. Hukuk ile uyulması zorunlu kurallar belirlenir. Devlet de faaliyetlerini hukuka (yani kurallara) dayanarak yürütür. En azından görünürde böyledir bu.

Anayasa ise bahsettiğimiz bu kuralları belirleyen metinlerin en tepesinde yer alır. Devletin yapısını, örgütlenişini, işleyişini, diğer yasaların hareket kabiliyetini anayasalar belirler. Modern devletlerin neredeyse tamamında bu temel kurallar “anayasa” olarak adlandırılan ve bahsettiğimiz nitelikleri taşıyan metinlere taşınır. Bu o devletin “meşruiyeti” ile de ilgilidir.

8 -) Bu yazının konusu olmadığı için, arada bir not olarak ifade edeyim. Tüm bu tartışmaların bir yönü de devlet biçimi ile ilgili. Hemen faşizm deme kolaycılığına kaçmayacaksak, hemen yeni dönem kavramların albenisine kapılmayacaksak, bu mesele üzerine ciddi şekilde düşünmeye, kalem oynatmaya ihtiyacımız bulunmaktadır. Bu işin bir boyutudur. Öyle veya böyle sol içi bir tartışmadır. Konunun kalem oynatma ihtiyacı olan diğer boyutu ise, son olarak yaşanan kriz üzerinden Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum tarafından “milli yargı” olarak ifade edilen yaklaşım, esasen de “millilik – gayri millilik” meselesidir. Tüm kavramsallaştırma çabalarına dair Marksist cenahın bir üretim boşluğu bulunmaktadır.

9-) Peki, Türkiye son noktaya geldi mi? Umutsuzluğa asla yer yok. Bunu başa yazıyoruz. Ancak son noktaya gelindiğini söyleyenlere de, “nereden çıktı bu” ya da “yok öyle bir şey” denilmesi kolay olmasa gerek. Ancak bu soru “yapacak bir şey kalmadı” minvalinde ifade ediliyorsa, bunun için mücadeleyi bırakmış olmak gerekir. Bu topraklarda mücadele edenler ise hiçbir zaman tükenmezler.

Bunun yanında, “son noktaya gelmek” olarak ifade edilen değerlendirme, kaosun, çıplak şiddetin egemen olduğu bir ülke haline gelineceği yönünde yapılıyorsa, böylesi bir aşamaya geçileceğini pek olası görmüyorum. Siyasi iktidar açısından da istenilenin bu olduğunu sanmıyorum. Ya da gelinen son noktanın “çok partili” düzenin sona erdirilmesi niyeti olduğunu da düşünmüyorum. Aksine, aradıklarının bu yazıda da birçok kez tekrar edildiği şekilde “meşruiyet” olduğunu düşünüyorum. Ama, her ne kadar, böylesi bir aşamaya geçileceğini pek olası görmüyorum diyorsam da siyasi iktidar dahil herkesin sürecin kontrolünü kaybetmesi bir olasılık olarak vardır. Böylesi bir durumun ise bu ülke emekçileri, yurttaşları için bir felaket olacağını söylemek falcılık olmasa gerek.

Bu başlığa dair çokça dillendirilen bir soru/kaygı daha bulunmakta: 2. Cumhuriyeti, kendi rejimini kalıcı hale getirme uğraşı veren AKP, iktidarı bırakır mı? Ya bırakmazsa? Ancak sorunun bu şekilde sorulması yanlış olmasa dahi eksiklidir. Çünkü, AKP böylesi bir olasılığın gündeme dahi gelmemesi için kendince her türlü önlemi alma çabası içindedir. Her seçime farklı bir yasa ile girilmesi dahi bunu gözler önüne sermektedir. Siyasi iktidar esas olarak bu noktaya odaklanmıştır. Anayasa tartışmalarına buradan da bakmak gerekiyor.

10-) Çok uzun bir süredir toplumun çeşitli bölmelerinde “normalleşme” arayışı içerisinde olanlar bulunmaktadır. “Yeni” Anayasayı da bu yönde bir gelişmenin parçası olarak görenler olacaktır. Oysa tüm bu yazıda geçen (ve üzerine çokça eklenebilecek) nedenlerden dolayı, değil “yeni” bir Anayasa’yı, bunun tartışılmasını dahi meşrulaştıracak yaklaşımlar baştan sona yanlıştır. İktidarın meşruiyet arayışının bu ülke emekçileri açısından bir karşılığı bulunmamaktadır. Ancak, görünen o ki, bir toplamın bu tartışmaya o veya bu nedenle (bir kez daha) girme olasılığı bulunmaktadır.

11-) Neden bazı hususları bıktıracak kadar tekrarlıyoruz? İşte, bu nedenle. Ülke solu olan bitene her seferinde bir kez daha şaşırıyor, yeniden ve yeniden kendince bir süreç tarif ediyor. Önceki hafta Anayasa Mahkemesi’ni konuşuyorduk, geçen hafta 50+1’i konuştuk. Arada hep beraber (ve nihayet) meselenin “yeni” Anayasa olduğunu fark ettik. Ama sonra tekrar ilgimizi kaybettik. Anlaşılan o ki, “bu sürece nasıl gelindi” sorusuna gereken önem verilmiyor.

Bu nedenle, yazıyı da bıktırıcı bir tekrarla bitirmek zorundayım. Solun örgütlü müdahalesinden başka bir çıkış bulunmamaktadır. Örgütlü, bağımsız ve “akılcı” bir müdahale. Başka bir şansımız bulunmamaktadır. İktidarın gündeminin peşinden koşan sola artık prim verilmemelidir. Aynı zamanda şımarık bir şekilde siyaset yapanlara da solda izin verilmemelidir. Bu siyasi tarzlar ile geldiğimiz yer bellidir!

Yazarın Diğer Yazıları
Bıktırıcı tekrarlar 29 Kasım 2023
Adalet Bakanı ne dedi? 7 Kasım 2023
Makas değişimi mi? 24 Ekim 2023
29 Ekim yazısı 1 Kasım 2020