Anti-tezler: Sosyalist sol ve yüzleşme

Solun kendisini eleştirmesi, kendisine ayna tutması daha çok yenilgi dönemlerinin sonunda olmuştur. Ve yine belirtmek gerekir ki muhasebe ve iç hesaplaşma devrimci bir çıkış iradesinin ve arayışının nedeni değilse çoğunlukla çözülmelerin habercisi olagelmiştir. Bu açıdan sorduğumuz soru, bir nedamet getirme ya da pişmanlık nesnesi olarak yorumlanmasın; bilakis yeni bir çıkışın arifesinde/iddiasında ele alınmaktadır.

Anti-tezler: Sosyalist sol ve yüzleşme

ALİ ATEŞ

Gramsci’nin Hapishane Defterleri isimli eserinde dile getirdiği ancak nedense farklı şekilde yaygınlık kazanan bir sözüyle başlamak gerekecek. Bu sözü, çevirisine sadık kalarak Türkiye sosyalist hareketinin bugün içinde bulunduğu durumu izah etmek için pekâlâ kullanabiliriz:

“Kriz, tam da eskisinin ölmekte olması ve yenisinin doğamaması gerçeğinde yatmaktadır; bu geçiş döneminde çok çeşitli hastalık belirtileri ortaya çıkmaktadır.”

Peki, Türkiye sosyalist hareketinin bir krizinden bahsedilebilir miyiz? Belki de bazı sorunları aşmanın yolu, doğrudan sosyalist hareketin kendisine yönelik cesur sorular sormasından geçiyor.

Solun kendisini eleştirmesi, kendisine ayna tutması daha çok yenilgi dönemlerinin sonunda olmuştur. Ve yine belirtmek gerekir ki muhasebe ve iç hesaplaşma devrimci bir çıkış iradesinin ve arayışının nedeni değilse çoğunlukla çözülmelerin habercisi olagelmiştir. Bu açıdan sorduğumuz soru, bir nedamet getirme ya da pişmanlık nesnesi olarak yorumlanmasın; bilakis yeni bir çıkışın arifesinde/iddiasında ele alınmaktadır.

Türkiye sosyalist hareketi bir bütün olarak değerlendirildiğinde, ne yazık ki siyaseten etkin ve toplumsal olarak güçlü bir konumda değil. Toplumsal direncin geriye çekilmediği bir dönemde, tersine, solun bu ‘etkisizliğini’ nerede aramak gerekiyor?

Eskiden de vardı; sosyalizm yerine demokrasi mücadelesi vermek. 12 Eylül sonrası CHP’yi destekleme siyaseti bugün de “Saray rejimine karşı” aynı şekilde sürdürülüyor. “Sosyalist siyaset”, Kürt siyaseti ve CHP/Yeni Parti arasında sıkışan dışavurumcu bir bayrak gösterme (kimlik) siyasetine indirgenmiş durumda.

Kısacası Türkiye solunu saran siyaset ve mücadele pratiğinde yeni bir durum bulunmuyor. Bu fasit daire içinde dolaşan Türkiye solunun çıkışsızlığı bugüne kadar ilkelerin reddiyesine varan ideolojik başkalaşımlarla ya da düzen siyasetinin hareketli sularına kapılmakla aşılmaya çalışıldı. Her seferinde ise komünistler arkaik, ezberci ve kalıpçı ilan edilirken “çıkışı” burjuva siyasetin kulvarında yüzmekle bulacaklarını zannettiler.

Hem yanıldılar hem de fasit dairenin dışına çıkamadılar. Ancak aslında bu fasit daire bizzat bu zihniyet tarafından çiziliyordu. Bu kadar çok yanılıp ancak yine de yenilmeye doymayan güreşçi misali Türkiye solunda dejavu hiç bitmedi.

Evet Türkiye solunun fasit bir daire içinde dolanıp durmasının altında teorik ve ideolojik okumanın neden olduğu politik hatalar yatmaktadır. Meseleyi tek başına örgüt, örgütsel çalışkanlık ya da konjonktüre bağlamanın sınırı bulunuyor. Hem yanılıp hem de buradan devrimci bir çıkış yapılabileceğini düşünmek çok mümkün olamıyor. Basitçe şöyle özetlemek mümkün: Devrimci siyaseti benimseyen komünistleri “siyaset dışılıkla”, “cesaretsizlikle”, “kirlenmeyi göze alamamakla”, “eski kafalılıkla”, “dar örgütçülükle” suçlayanların bugün örgütsel olarak farksız bir durumda olmadıkları net olarak ortaya konmalı. Düzen muhalefetinin rüzgârıyla “havalara girenlerin” düzen siyasetine şöyle ya da böyle alan açtıkları gerçeği başlı başına bir sorunken ne bu durum ne de yapılan politik yanlışlar masaya yatırıldı.

Türkiye solu, böylesi bir yüzleşme içinde hiç olmadı. Son yıllarda, Türkiye sosyalist hareketinin bir kısmının iman ettiği bazı tezlerin bugün nasıl yanlışlandığını notlar şeklinde yazmanın zamanı gelmiştir. Çünkü Türkiye siyasetinde kartlar yeniden karılırken, yeni bir dönemin arifesinde yeniden ‘fenersiz yakalanmamak için’ sosyalist hareketin bazı tezlerle yüzleşmesinin ve hesaplaşmasının zamanı gelmiştir.

“Emeğin Avrupası” tezi

Avrupa Birliği’ne Türkiye’nin üyeliğinin gündemde olduğu dönemde, üyelik sürecinin karşısında yer almayı eski kafalılık olarak görüp demokratikleşmenin AB’ye üyelikten geçtiğini düşünen sol kesimler hiç de yabana atılır değildi. En masum tez ne hayır ne de evet diyen “havetçilik” idi. ‘Bu, sermayenin birliğidir’ dediğimizde, karşımıza “emeğin Avrupa’sı” tezleri çıkarılıyordu. Avrupa Birliği’nin bugün parçalanmakta olduğu ve Ukrayna Savaşı sırasında içindeki Nazizm’i nasıl çıkardığı gerçeği ortada. Bugün Avrupa’da faşizm yükselirken ekonomik kriz karşısında “demokrasinin beşiği” olarak Avrupa’nın gerçek yüzü de ortaya çıkıyor. Biz AB’ye emperyalist, AB üyeliğine de hayır diyorduk. Dün bazıları da AB’ye evet ya da havet demekten çekinmemişti. Dünün AB’cileri ya da havetçileri ise bugün hâlâ “akıl dağıtmaya” devam ediyor.

“Syriza” tezi

Ne umutlar bağlanmıştı. Syriza, Podemos gibi Avrupa’da yeni sol hareketler doğuyordu. Geleneksel sosyalist parti ve örgütlenmelerin devri kapanıyordu; Türkiye’de de benzeri bir süreç örülmeliydi. Syriza örnek alınıp, Türkiye’de de benzer herkesi kapsayan solculuk moda olmuş, Syriza ile ortak dayanışma eylemleri düzenleniyordu. Yunanistan’da Syriza’nın Yunan sermayesinin ve özelde emperyalist Alman sermayesinin çıkarlarını koruyan bir parti haline gelmesi karşısında ne yazık ki solda açık yüreklilikle bir yüzleşme olmadı. Dünün Syrizacıları bugün hâlâ siyasette boy göstermeye devam ediyor.

“Emperyalizm çöküşte, battı batıyor” tezi

Hiç unutmuyoruz; 12 yıl önce emperyalizmin büyük bir kriz içinde olduğu buradan yola çıkarak Türkiye’de de devrimci durum bulunduğu ilan ediliyordu. Emperyalizm kâğıttan kaplan olarak görülüyordu. Ama daha Arap Baharı sonuçlanmamış, Suriye’de Colani iktidara getirilmemiş, İsveç ve Finlandiya’ya NATO’ya katılmamış, İran’la savaş olmamış, Venezuela devlet başkanı evinden alınmamıştı. Emperyalizm bugün İran karşısında yeniliyor, Yemen’de de yeni bir tablo var. Emperyalizmin krizi giderek derinleşiyor. Ancak emperyalizmin kâğıttan kaplan olduğunu söyleyip, Erdoğan’ın her an iktidardan düşeceği tezlerine bugünden bakarak ne demeli? Bu “devrimci-demokrat” ve “suni-dengeci” tezlerin altında yatan ise Haziran Direnişi’ne yüklenen çocukluk heyecanıydı.

“Tayyip gitti gidiyor” tezi

Şimdi kimsenin sahiplenmediği ve unutturmaya çalıştığı tezlerin başında AKP iktidarının her an biteceği geliyordu: “Tayyip gitti gidiyor”. Özellikle Gezi Direnişi’nden sonra AKP iktidarının biteceğini, bütün hesapların buna göre yapılması gerektiği dile getiriliyordu. “AKP’nin gidişinde yeri olmayanların, gelecekte yeri olamaz” sözüyle CHP ve HDP’ye yanaşılmış, HDP listelerinden Meclis’e girilmişti. “Bir tekme de solcular vuracaktı”. Ama aradan geçen 13 yılda Erdoğan iktidardan düşmediği gibi tek adam rejimi ilan edilmiş, asıl tekmeyi ise emekçiler yemişti. Kısacası hayaller Paris, gerçekler Eminönü idi. Ancak bu tezlerin sahipleri bugün hâlâ solculuk namına sosyal medyada popülizm yapmaya devam ediyor.

“Kürt siyasi hareketi ve Cumhuriyetçiler ittifakı” tezi

Gezi sonrası “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”tı. Artık Saray karşısında Kemalistler ve Kürt siyaseti ortak bir cephedeydi. Eski dönemin siyasi kutuplaşmaları bitmiş, yerini Saray Rejimi’ne karşı geniş halk cephesi almıştı. Sosyalistler de bu ittifakın bağlayıcı unsuru olacaktı. 10 Kasım’da Atatürk’ü, 24 Nisan’da Ermenileri anıp, içine Dersim anması katılıp, “Rojava Devrimi” selamlanıp aynı zamanda NATO’ya hayır denilebilirdi. Ama gelin görün ki evdeki hesap çarşıya uymamış, CHP’ye operasyon yapılmış, muhalefet liderleri tutuklanırken Kürt siyasi hareketi de AKP ile anlaşmış durumdaydı. “Seni başkan yaptırmayacağız” söyleminden, bugün “seni bir kez daha başkan yaptıracağız” diyen bir çizgiye gelindi. Ama hakkını yememek lazım. Hem Kürt siyaseti hem de Kılıçdaroğlu aynı şeyi söylüyor. Bir ittifak gerçekleşti ama bu Saray’a karşı değil Saray’a destek için. Bir kez daha sermayeyi ve kapitalizmi merkeze koymayan siyaset anlayışı (“dolayımlarla siyaset diye kıvırabilirler”) duvara toslamıştı.

“Meclis’te muhalefet” tezi

“Etkili muhalefetin yolu Meclis’ten geçer tezi” yine karşımıza çıkan meşhur tezlerden birisiydi. Meclis’e girmek yerine kendi küçük dünyasında solculuk yapmak “kesmiyordu.” Devrimci siyaset kendi kum havuzunda oynamak olarak küçümseniyor, Meclis’e girmek için her türlü ilkesiz ittifak tam da bu gerekçeyle meşru gösteriliyordu. Meclis siyaseti gerçek siyaset diye pazarlanıyor, devrimci siyaset tu kaka ilan ediliyordu. Meclis’e girilmiş, fakat hiçbir etkisi olmamıştı. AKP eliyle kurulan tek adam rejimine demokrasi süsü olmak dışında… Cumhuriyet düşmanı şeriatçı Hüda-Par’ın olduğu Meclis’te soldan renk olmak dışında… Meclis kürsüsünde, komisyon toplantılarında bağırıp çağırmayı etkili muhalefet zannedenler Meclis’te kurulan komisyona girerek AKP-MHP rejimine destek olmanın parçası oluvermişlerdi. NATO zirvesi sırasında NATO karşıtı miting bile yapamayan bir Meclis solu gerçeği karşısında, Meclis’te milletvekili olmanın nasıl bir anlamı olduğu tartışılmaya değmez mi?

“Bir oy Kılıçdaroğlu’na” tezi

Kılıçdaroğlu’na güvenilmişti. Seçimleri kazanabileceği zannedilmişti. Bir yandan Kılıçdaroğlu rüzgârından faydalanmak diğer yandan kazandığı takdirde şimdiden yer kapma hesapları yapılmıştı. Kılıçdaroğlu rüzgârından faydalandıklarını söylememek mümkün değil. Yaratılan havaya kapıldılar. Sonrası ise malum. Kılıçdaroğlu’nun AKP tarafından CHP’nin başına hukuken tartışmalı bir süreç sonucunda getirilmesi, bütün büyüyü bozdu. Artık Kılıçdaroğlu bir haindi. Oysaki Kılıçdaroğlu’nun CHP’de oynadığı rol başından beri belliydi. AKP eliyle kurulan rejimin uyumlu muhalefeti, özünde payandasıydı. Bu durumu göremeyen solun bir kısmı, Kılıçdaroğlu rüzgârıyla doldurdukları yelkenlerinden dolayı kendilerini başarılı sayıyor. Aslında olan toplumsal tepkiyi bir kez daha düzene bağlamaktı. “Bir oy Kılıçdaroğlu’na bir oy bize” siyasetinin, bütün öngörülerin yanlış çıkmasının yanı sıra, seçim sonucunun AKP’ye yazılması ise ibretliktir. Erdoğan hâlâ başkan, ana muhalefete ise kayyum atandı. Türkiye solunun en büyük hatalarından birisi düzen siyasetini desteklemesiydi.

“Kürt siyasetiyle stratejik ittifak” tezi

“Kürt siyaseti ile stratejik ittifak” tezi, politik bir tez olmanın ötesinde programatik ve stratejik olarak Türkiye solunun bir kısmının savunduğu en önemli tezlerden birisi. Bazı kesimler açısından milletvekilliğinin pragmatik gerekçesiyle savunulsa da ağırlıklı olarak Kürt siyaseti ile ittifak stratejik olarak savunulmuştur. Ancak Kürt siyasetinin Suriye’de ABD emperyalizmiyle girdiği askeri ittifak Suriye’de cihatçı Colani rejimiyle anlaşmaya, Türkiye’de ise gerici AKP ile faşist MHP ortaklığa dönüşmesiyle sola düşen ise ya durumu anlamamak ya da hayal kırıklığına uğramak oldu. Teorik ve siyasi yanlışların en büyüklerinden birisi “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” konusunda yaşandı. AKP-MHP eliyle kurulan rejime ortak olan Kürt siyaseti ile kurulduğu zannedilen stratejik ittifak tezi ise havada kaldı.

“Rojava Devrimi” tezi

Türkiye solunda, Suriye’nin kuzeyindeki emperyalist ABD desteği ile oluşan yönetim, devrim olarak sunuldu. Suriye’de iktidar değişikliği olmazsa ülkenin parçalanacağı bir ABD-İsrail planıydı. Bu planda en büyük ortak Türkiye idi. Bu doğrultuda Suriye’yi çökertmek için dünyanın dört bir yanından topladıkları cihatçıları silahlandırıp Suriye’ye doldurdular. ABD, Kürt siyasetini de yanına aldı; silahlandırdı, maddi ve askeri yardımda bulundu. Tablo bu iken Suriye’nin kuzeyindeki yönetim Rojava Devrimi olarak propaganda edildi, kutsallaştırıldı. Ancak Esad devrilip, işbirlikçi Colani iktidara gelince artık Rojava’ya ihtiyaç kalmamıştı. Silahlı Kürt güçleri cihatçı Colani’nin başında olduğu yeni rejime eklemlenmiş, Mazlum Abdi ise onun danışmanı olmuştu. Bir kez daha anlatılanlar ile gerçekler arasındaki fark, bugün solun yüzleşmekten kaçındığı tezlerin kırılma noktasıydı.

***
Gramsci’nin sözlerini bir kez daha vurgulamalı: Kriz, eskisi ölürken yenisinin doğamaması gerçeğinde yatıyor. Türkiye solunun yaşadığı krizi anlamak için anahtar bir söz. Eskisi ölürken, yenisi doğamadığından bir geçiş dönemindeyiz. Bu nedenle birçok hastalık belirtisinin ortaya çıkmasına şaşırmamalı.
Bu geçiş dönemindeyiz. İdeolojik ve politik hesaplaşmasını gerçekleştiremeyenlerin gelecekte yeri olmayacak. Sosyalist ve devrimci siyasetin zamanı geli