Toplumsal yönetim mi–bireysel gütme mi!
Toplumsal ekseriyetin sağlanması için toplumu yönlendirici kurumsal ve ideolojik aygıtlar da doğal olarak devrededir. Bu genel ifadeler ışığında acaba muhatap olduğumuz yönetim biçimi toplumsal alt-yapımızı yansıtıyor mu, diye bir bakalım.
Her toplum kendi yönetim biçimine kavuşur, çünkü her toplumda yönetim biçimi toplumun yönetsel üst yapısıdır. Bu ilişki mutlak katiyet şeklinde olmasa da, yönetimin başarılı götürülmesi koşulu önemli bir toplum ekseriyetini gerektirir. Toplumsal ekseriyetin sağlanması için toplumu yönlendirici kurumsal ve ideolojik aygıtlar da doğal olarak devrededir. Bu genel ifadeler ışığında acaba muhatap olduğumuz yönetim biçimi toplumsal alt-yapımızı yansıtıyor mu, diye bir bakalım. Bu sorgulamanın yanıtı ya da sonucu ne kadar sıkıntılı, üzücü hatta vahim olsa da karşılaşmak ve yapabildiğimiz kadarıyla nedenleri üzerinde durmak ve düşünmek zorundayız.
Böylesi pek hoş olmayan yazıya girerken iki alıntı yapmak istiyorum. Birincisi Baruch Spinoza ’nın Teolojik ve Politik Risalesi ’nden. Şöyle: “İnsanların dillerini kontrol edebilmek için bireylerin denetlenebilmesinin olası ve kolay olduğu durumda her yönetici [kendisine göre] güvenli bir şekilde toplumu yönetir ve [görünürde] baskıcı bir yönetim söz konusu olmaz, Çünkü bu durumda herkes yöneticinin düşüncesine göre yaşar [davranır], neyin doğru, neyin yanlış olduğuna emirlere göre karar verir.
Fakat bir insan beyninin başkasının mutlak denetiminde olması [her daim] olası değildir. Zira hiç kimse doğal hakkı olan davranış özgürlüğünden, özgür düşünme ve özgür karar alma hakkından vaz geçerek, iradesini başkasına devretmeyeceği gibi, böyle bir davranışa da zorlanamaz. Bundan dolayı, insanların kafa yapılarını denetlemek isteyen bir devlet yapısı baskıcı olarak görülür. “
İkinci alıntıyı sosyal medyada rastladığım bir hikâye oluşturmaktadır, hikâye şöyle. Vakti zamanında bir adam bir sokak çeşmesi yaptırmış ve üzerine Müslümanların çeşmeden su içmesinin yasak olduğunu yazmış. Doğal olarak cemaatten şikayetler yükselmiş ve konu dönemin kadısına, oradan da padişahın huzuruna kadar gelmiş. Padişahın huzuruna çıkan hayır sahibine padişah olayın esasını sorduğunda, zanlı önce kendisinin dinlenmesini talep etmiş, istedikleri yerine getirildikten sonra karara boyun eğeceğini söyleyince, padişah bu itiraza razı olmuş ve taleplerini almış. Zanlı, önce bir papazın hapse atılmasını, daha sonra bir hahamın ve en sonra da bir imamın hapse atılmasını padişahtan talep etmiş. Padişah istenenleri sırayla uygulamaya başlamış. Papaz zindana koyulduktan sonra Hristiyan cemaat ayaklanmış ve papaz zindandan kurtarılmış. Haham zindana atıldıktan sonra Yahudi cemaat ayaklanmış ve haham zindandan kurtarılmış. İmam hutbeden indirilerek halkın gözü önünde zinada atıldıktan sonra Müslüman cemaatte hiçbir hareketlenme olamamış. Bunun üzerine padişah da şunu söyleyerek huzuruna getirilen zanlıyı bağışlamış “liderine sahip çıkmayan bir toplum her şeyi hak eder!”
Bu iki alıntıdan toplumuzu hakkında nasıl bir sonuç hasıl olur, meselesi beni biraz rahatsız ediyor. Onlarca gazeteci, salt mesleki görevlerini yapıyor diye içerde iken gazeteler harıl harıl çıkıyor, pek çirkin bit ifade olmakla beraber, maalesef ülkemizde özellikle de son zamanlarda olağan olan yandaş gazetelerden, bir meslektaşı koruma adına değil, fakat genel adalet ve hakkaniyet adına bir Allah’ın kulu dahi kılını kıpırdatmıyor. Bunun da ötesine giderek, nereden aldıkları belli olmayan (ya da olan!) bilgileri faş ederek insan ahlakı ve meslek etiği ile bağdaşmayan bilgileri yaydıkları, maalesef, basın haberlerinden anlaşılmaktadır. Çok bilinen hikâyedir, Hitler döneminde bir Musevi aileye baskın yapılırken, bize değil mantığı ile kulağının üzerine yatan diğer Musevi aileye de ertesi gün sıra gelmiştir. Meselenin sıra gelmesi olmayıp, adil düzeni aramak olunca, her alanda ve her kurum ve şahıs için adalet talep etmek en temel insanlık görevidir.
Adalet somut hali ile karakol ve/veya adliyede aranan ortam olarak görülür. Hayır, adalet tüm toplumu kapsayan, her işlem, ilişki ve eylemde aranması gereken bir konudur. Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ı bu bağlamda şükran ve minnetle anıyorum. Adeta bir elektron fırtınasına kapılmış gibi kimi belediye başkanlarının parti değiştirmeleri salt bir kişilik sonunun çok ötesinde seçmen tabanının bir kalemde silinmesi ya da ezilmesi olayıdır. Parti değiştirmek suç değildir, ancak, bir parti şemsiyesinde bir kamu görevine getirilmiş olan bir kişi bir emanet teslim almış olup, belirli sürede bu emanete ihanet edemez, aksi halde tüm seçmenlere karşı manevi sorumluluğa girmiş olur, hatta yeni koşulda farklı olanaklarla halka daha iyi hizmet verme olasılığına kavuşmuş olsa dahi! Günümüzün ayyuka çıkmış olan böylesi olayların şu veya bu sebeple teşviki de toplumun seçme hakkını gasp anlamına geldiği gibi, ülkenin seçim özgürlüğüne, hatta demokrasi anlayışına askeri darbelerden de daha ağır bir darbedir.
Görev esnasında parti değiştirilmesi, anayasaya göre belirli hizmet süresi için iktidarı almış olan siyasi erkin bizzat yemin ettiği anayasayı örtülü olarak tebdil ve tağyir etmesi, buna karşı ilgili kurumların hizmette kusur etmeme adına gelen talepleri karşılaması toplum katmanında usulsüzlük, hukuksuzluk ve adaletsizliktir. Ülkemizdeki genel manzaraya bir göz attığımızda ilginç manzaralarla karşılaşıyoruz. Ademi merkeziyet ilkesi kağıt üzerinde duruyorken, hemen hemen fiilen tüm yerel yönetimler bir merkeze bağlanma yoluna sokulmakta; tüm adli işlemlerde hak ve adalet aranır hale getirilmiş durumda; eğitim işleri tam bir ticarethane yönetimine dönüştürülmüş bir halde, parlamenter sistem tek-adam yapılanmasına dönüştürülmüş, parlamento, medya, akademi gibi toplumsal hizmet üniteleri denetim altına, emekçi ve emekli tam bir perişanlık halinde. Diğer tarafta ise, ülkenin bir bölümü varsıl ülke koşullarının hazzını sürerken; milyarlık yatlar, katlar müşterisini bekliyor, en güvenilir kaynaklarımız olan beyinler ülke dışına gidiyor, güney ülkelerden ikinci sınıf hizmet erbabı yurt dışına giden birinci sınıf elemanların yerini alıyor. Ülkemizde bu dönüşümler yaşanırken, büyük abi tarafından kimilerine dayatılan kimilerine vadedilen yönetsel yeniden yapılanma modeli, tam da büyükelçinin arzu ve kibar ifadelerine koşut olarak gerçekleştirilme yolunda ilerletilmektedir. Çünkü artık komünizm karşısında tek ve güçlü ulus devlet yapılanması değil, dünyanın merkezinde, Ortadoğu’nun en kritik alanında yutulmaya yönelik yumuşatılmaya çalışılan, önce eyaletlere bölünmüş, saniyen sınırlarda de değişikliğe kadar uzanabilecek emre amade parçalara ihtiyaç vardır. Ne hazindir ki, kimisi beka uğruna, kimisi verilmiş sözde yukarıdan indirilen sahte özgürlüklerle köleleştirilip, emperyalizmin amacına hizmete amade olarak, Cumhuriyetimizin 103 üncü yılında oluşturulmaya çalışılan yapay sisteme odun taşımaktadır.
Bu ifadelerden sonra gelelim başlığa; kuşkusuz ülkemizde bir idare mevcuttur. Bu idare yöntemi, demokratik, özgürlükçü ve Habermas’ın kamusal alan görüşüne uygun toplumsal yönetim biçimi mi, yoksa Baruch Spinoza ’nın harika ifadesiyle bireylerin dillerini bağlamak için beyinlerinin denetlenerek sürdürülen bir yönetim biçimi midir! Kararınıza göre, cumhuriyet, özgürlük, demokrasi, hatta neoliberalizmin hepimize yutturduğu liberalizm söylemlerini nereye koymalı!