Düzen siyaseti ile devrimci siyaset arasında hem esastan hem de usulen büyük bir fark olduğu herkes için açık olsa gerek. Devrimci siyaset düzen karşıtıdır: Mevcut sistemi, rejimi, düzeni yıkmayı, en hafifinden değiştirmeyi hedefler. Düzen siyaseti ise düzeni korumayı ya da iyileştirmeyi ifade eder. Kavramları yerli yerinde kullanmak açısından küçük bir notu iliştirerek devam edelim: Düzen karşıtlığıyla karıştırılan bir kavram olarak “düzen dışı” siyaset ise apolitizmi çağrıştırır.
Sosyalistler bu anlamıyla, mevcut siyasal gelişmeleri görmezden gelmez, bu gelişmelere “burjuva sınıfının kendi iç sorunları, bize ne” demezler. Ancak burjuva sınıfının çıkarlarını ve kanatlarını temsil eden burjuva siyasetle aralarına Çin Seddi koyarlar. Ne yazık ki Türkiye sosyalist hareketinin bir dizi unsuru, araya bu mesafe koymayı “siyaset dışında kalma” vehmiyle karşılar, “siyaset yapmayı” düzen muhalefetine destekte bulurlar.
Siyaset, sınıflarla doğrudan ilgili. İşçi sınıfının tersine burjuva sınıfı “bilinçli” bir sınıftır. Kendi medyası, okulları, üniversiteleri, Ar-Ge’leri, think-tank kurumları bulunur. Sanat ve bilim sermaye sınıfının egemenliği altındadır. Bu anlamıyla düzen siyaseti, sermayenin çıkar farklılaşmasına dayanan kesimlerinin temsiliyetiyle kanatlı bir yapıdır. İşçi sınıfı söz konusu olduğunda ise birleşirler. Ülkemizde düzen siyaseti denince, düzenin revizyonunu, devamını ya da restorasyonunu savunan sermaye kesimleri ve partileri anlaşılmak durumunda. Ya da düzen siyasetinde bu kadar çok partinin varlığının altında, toplumsal formasyonda ideolojik evrimin bir sonucu olduğu kadar bu çıkar farklılaşması da yatmaktadır.
Bugün de böyledir. Sermayeyi yenisi, gelenekseli, muhafazakarı, seküleri, İstanbullusu Anadolulusu, KOBİ’si, Tekel’i vb. diye ayırmanın çok ciddi sınırı vardır. Çünkü artık iç içe geçmiş durumdadırlar. Ancak örneğin Yeni Şafak’ın temsil ettiği “faizleri indirin” talebi ile “faizlerden kazanan” yabancı-işbirlikçi sermaye arasındaki “farklılaşmanın” doğrudan AKP içindeki “kanatlara” denk gelmediğini kim söylemez ki?
Temelde şöyle özetlenebilir. En kaba haliyle düzen siyasetinde revizyonist ve restorasyoncu iki kanat bulunuyor. Birincisi “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini” revize etmek istiyor. AKP-MHP bloku, barajı düşürmek, yarı başkanlık vs. gibi seçenekleri tartışmaya açıyor. Diğer tarafta ise bir bütün olarak “başkanlık karşısında parlamenter rejime dönüş” diyenler var. Ama eski değil “güçlendirilmiş parlamenter rejim” adıyla yeni bir model savunuluyor. Y-CHP ile Yeni Parti başta olmak üzere “altılı masa”nın bütün bileşenlerini buraya dahil edebiliriz. DEM Parti’yi de AKP-MHP bloku ile işbirliğinin anayasal bir uzlaşmayla sonuçlanmasının hedeflenmesi nedeniyle, bu kümeye dahil etmekte sakınca bulunmuyor.
Yani düzen, kendi dengesine kavuşmaya çalışıyor. Bu tablo aslında iktidar ve muhalefeti yakınlaştıran bir durum yaratırken, son kertede mevcut düzeni “iyileştirmek” anlamı dışında bir karşılığa denk gelmiyor.
Bu genel kuramsal çerçeveyi bugünkü güncelliğe somutlarsak görünen tablo düzen siyasetinde benzeşme halidir. AKP-MHP blokunun ana muhalefeti parçalamak, sindirmek, tasfiye etmek için hukuku ayaklar altına alması, sansür ve baskı siyaseti ve düzen siyasetinin benzeşme halini ortadan kaldırmıyor. AKP’nin içinden çıktığı Saadet Partisi ve Saadet Partisi’nin içinden çıkan Yeniden Refah ile AKP’nin içinden çıkan DEVA Partisi ve kendisini kapatan Gelecek Partisi’nin hangi ideolojik ve programatik farklılığı temsil ettiğinin yanıtını bulmak çok zordur. Yani aynı şekilde zincirleme tepkime gibi MHP’nin içinden İYİP, Zafer, Anahtar gibi partilerin çıkması, en genel anlamda benzeşme haline bir başka örnektir.
Burjuvazinin kanatları arasında sert bir kavga olduğu açık. Siyasette birbirlerine en çok benzeyenler en sert kavgayı verirmiş. Kavganın ana nedeni AKP-MHP iktidarına karşı düzen siyasetinde beliren İmamoğlu seçeneği. Ancak iktidar tarafından ana muhalefet bölünerek, muhalif isimler tutuklanarak, belediyelere el konulup mali güçleri kesilerek sürdürülen süreç düzen siyasetinin “anti-demokratik” yüzünü de ortaya koyuyor. Kürt siyasi hareketi, muhalefetten kopartılıp iktidarın yanına konumlandırılıyor.
İYİP’ten, Yeni Yol grubundan, DEM Parti’den, Yeniden Refah’tan ve CHP’den milletvekilleri ve belediye başkanlarının AKP’ye katılması, tek başına şantaj, tehdit, rüşvet, kumpasla açıklanamaz. Aynı zamanda siyasi-ideolojik yakınlaşmanın bu kadar sert bir kavganın verildiği bir tabloda partiler arasındaki geçişi kolay kılması nedeniyle, bu durum üstünden atlanabilecek bir başlık olamaz.
Tartışmaların bir başlığı, güçlendirilmiş parlamenter rejime dönüş. Diğeri ise çözüm süreci. Aslına bakarsanız MHP’den kopan partiler dışında neredeyse çözüm sürecine temelde hayır diyen kimse bulunmuyor. Bunun dışında düzen siyasetinin neredeyse bütün aktörlerinin hangi konuda ayrıştığının yanıtını verebilen beri gelmelidir.
Erdoğan’ın karşısına en güçlü iki aday ise İmamoğlu ve Yavaş idi. İmamoğlu, yargı eliyle siyasi bir operasyonla yarış dışı bırakıldı gibi. Yavaş’ın da bütün muhalefetin adayı olmak söylemiyle tercih ettiği dengeli duruş siyaseti, bugünkü istibdat rejiminin hamleleri karşısında etkisiz kalıyor. Ne Kılıçdaroğlu’na ne de Özel’e yar olmamaya çalışırken, Erdoğan’a yar olmayı seçmiş gibi. İki yorum yapılıyor. İlki; tıpkı İmamoğlu gibi bir yargı operasyonuyla karşı karşıya kalma riski iddialar arasında. Eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek’e açılan soruşturmanın, aslında Yavaş’a dönük operasyonun yolunu yapmak için başlatıldığı söyleniyor. İkinci yorum ise, yarı başkanlığa geçiş sürecinde Yavaş’a rol verilmesi, “başbakanlık” önerilmesi.
Siyasi müneccim değiliz. Ancak bir dizi belediye başkanı tutuklanırken, şantaj, tehdit, rüşvet ve kumpasla belediyeler ele geçirilirken, partisine kayyum atanırken Yavaş’ın Erdoğan’dan randevu talep etmesi, bu talebe Erdoğan’ın olumlu yanıt vermesi, Yavaş’ın hangi hesap ve kitap içinde olduğu sorusunu da gündeme getirmek zorunda. Ortada normal olmayan bir durum var!
Yavaş’ın bir hesabı var. Bu hesabın Erdoğan’la görüşerek oluşturulduğu açık. Öyleyse bu hesabın emekçilerin hesabıyla uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmuyor. Kaldı ki gerek Yavaş gerekse İmamoğlu CHP’nin sağ kanadını temsil ediyordu. İmamoğlu ANAP, Yavaş ise MHP kökenli olarak CHP’nin sağ kanadını oluştururken bugün bu iki isim soldan muhalefet lideri beklentisi kelimenin has anlamıyla tam bir gaflet halidir.
Daha düne kadar CHP’nin peşinden gidip bugün Yeni Parti’yle geniş ya da sol demokratik cephe hayali kuranlar yukarıdaki gerçeklerle yüzleşmek durumundadırlar.
Mansur Yavaş’ın adaylığını en çok destekleyenler belliydi: İYİ Parti, Zafer Partisi ve Anahtar Parti. Yavaş’ın arkasında durarak Yeni Parti’yle ittifakı savunuyorlardı. Yavaş en çok onları hayal kırıklığına uğratmışa benziyor. Kapalı kapılar ardında Erdoğan’la pazarlıklar yapan Mansur Yavaş’ın solu temsil etme ehliyeti zaten bulunmazken, artık muhalefeti de temsil edip etmeyeceği kuşkuludur.
Bizim hayal kırıklığımız ise bu gerçekleri hala anlatamamış olmamızdır. Yoksa ne Kılıçdaroğlu’na ne de Yavaş’a ilişkin hayal kırıklığımız var!
Üniversitelerin içi bu durumda iken nitelikli, kaliteli eğitim verdikleri ve aynı düzeyde öğrenci yetiştirdikleri söylenebilir…
Dogmaların etkisi altında yaşayan bir toplumda demokrasi kendiliğinden gelişebilir mi? Politikacılarsa ceplerini doldurma derdinde; küresel…
Kahramanmaraş'ta 35 kişinin hayatını kaybettiği Ezgi Apartmanı davasında, 8'er yıl hapis cezasıyla tahliye edilen Kervan…
Mansur Yavaş’ın Erdoğan görüşmesi sonrası yaptığı açıklamalar tartışılırken, Yıldıray Çiçek’ten dikkat çeken bir yorum geldi.
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ABD ile savaşın devam etmesini istemediğini ancak ülkenin ekonomik ve toplumsal…
Amerika Birleşik Devletleri'nde ağustos ayında tüketici fiyatları, piyasa tahminleriyle uyumlu şekilde hem aylık hem yıllık…