Eflatun'un mağarası
Bu denli fahiş olay karşısında AKP ve MHP'nin birbirine betonlaşmış duruşu; hiçbir istifa olayı yaşanmadan, birbirine kenetlenmiş olarak kalması salt siyasi ahlak açısından anlaşılmaz olmakla kalmamakta, fakat bazı bakımlardan derin kuşkuyu da mucip bir durum oluşturmaktadır.
Felsefe öğretisinde anlatıldığı şekliyle, bu dünyada gördüklerimiz ve yaşadıklarımız hayaldir, gölgedir. Gerçektlerden uzak olarak yaşadığımız mağarada gerçeği görememekteyiz, ancak gerçeğin gölgelerini, yansımalarını izlemekteyiz. Bana göre, bu anlatı ülkemizin bugünkü haline pek benziyor. Şöyle ki, bugün derin hüzünle seyrettiğimiz ülkesel fon vurgunu manzarası, ülkeyi yönetmeye aday olmuş, var olan anayasaya göre yemin etmiş bir siyasi kadronun içinde uzun yıllarda kuluçkalanmış habis tümörün günümüz koşullarının fevkalde uygun görüntüsüdür. Aldatıcı vaadlerle, milletin güvenine sığınarak, TIR’lara sığmayacak serveti bireysel ya da çantacı aracılığı ile yurtdışı hesaplarına aktaran bir habis faaliyetle karşı karşıyayız. Öyle ki, işin yüzü aydınlandıkça, tam bir yağma ve çökme olayı ile karşı karşıya kaldığımız görülüyor. Burada İki konu öne çıkıyor. Brincisi, yaşadığımız sürecin siyasal mekanizma altında yürürtülen ağır bir çökme girişimi olduğu; ikincisi ise, çökülen servetin bir bölümü yurt-dışı hesaplara taşınmış olduğu söylemidir. Bu durumda sorulacak sorularımız da ikilidir. Birinci sorumuz, halka çökme olgusunun hangi patolojik sürecin doğal sonucu olduğu; ikinci sorumuz ise, çökülen servetin yurt-dışında bir bankaya transferinin gerekçesinin ne olduğudur. Bu yazıda sadece birinci soruyu irdeleyerek sohbetimizi sürdürelim.
Burada biraz durup, düşünelim; meseleyi basitçe iktidara bulaşmış bir kadronun usulsüz işlemleri olarak görmek ve böylece cezalandırmak yeterli olur mu, yoksa bu vurgunun ışığında kapitalist devlet mekanizmasını bir kez daha miskroskop altına almamız gerekiyor olabilir mi! Yaşadıklarımıza birinci bakış şekli yüzeysel ve yetersizdir. İkinci bakış şekli ise deruni ve kapsayıcıdır. Önce biraz tarihte yolculuk yapalım.
Onsekizinci yüzyılın sonuna doğru kapitalizmin ilk bilimsel kitabını oluşturmuş olan Adam Smith, toplumsal ekonomik işleyişi kilisenin hakimiyetinden kurtarıp, kapitalizmin yolunu açarken, aynı zamanda da devletin de salt yapılanmasını değil, bugünlere uzanan yolunu açmış oluyordu. Smith, döneminde henüz fark edilemediğinden, piyasayı düzenleyici rolle görevlendiridiği devletin önceleri sermayeye hizmet döneminde emeğe ve halka karşı güç avatajına dönüşeceğini, zamanla piyasların da elverişliliğiyle servete ulaşma avantajına dönüşeceğini öngöremedi. Göremezdi de; Marx’ın emek-değer teorisini geliştiremediği için Ricardo’yu zamanının ekonomisti olarak değerlendirmesi gibi, bu olayda da Smith’i zamanının ekonomisti olarak değerlendirmek gerekir.
Smith’in ahlaksal kurallar çerçevesinde oluşturduğu devlet yapılanması, sermayenin palazlandığı ve dünyamızı kanlı bölüşüm savaşlarına sürüklediği dönemlerde Paul Sweezy’nin tanımı ile sermayenin bekçiliğine soyunduğu görülür. Paul Sweezy’nin açtığı yolda ilerleyen Nicos Poulantzas, Ralph Miliband, James O’Connor, Bob Jessop ve izleyen onlarca sol araştırmacının gösterdiği kapitalist devlet çizgisi ne ahlakla, ne de vatandaşa hizmet anlayışıyla bağaşır. Öyle ya, en net ifadesiyle devletin görevinin özel sermaye birikimine katkı yapmak olarak belirlenmesi, devletin sermayeye yüzünü dönerken emekçiyi ve halkı ihmal etmesi, hatta çoğu durumda dışlaması tanımlanan görevi dolayısıyladır. Böylece tanınlanan devlet aygıtı, yönetsel gücünü sermayeden, meşruiyetini de otorite ve şiddetinden alırken, süreci izleyerek sistemin bekçiliğini yapmanın bir mükafatı da olması gerekir! Üretim alenen yapılan işlem olduğundan kapitalizmin ütretim sürecinde devlet erkanı, bazı yan menfaatler dışında, böylesi işlere tevessül etmez, salt sermayeye hizmetkarlık düzeyinde kalır, öyle kalmıştır da. Ancak günümüzün önü alınamaz finansal/blok-chain dönemde bizzat ya da çantacılar marifetiyle sisteme müdahil olmak fevkalade olasıdır. Üstelik, sistemin tüm yönetim ve işletim aygıtları devlet denetiminde olduğu ve iç-bilgi (internal information) sahibi olmanın ötesinde, işleyişin denetimine başat olmanın olanaklığı da kamu erkanına büyük kapılar açar. Böylesi olanaklarda dürüst kalmak sadece peygamberlere mahsustur, hele de Kurtuluş Ssvaşı ertesinde “aferistler” üretebilen bir toplumda!.
Hal bu iken, yaşadığımız teatral olayı ve vahim addettiğimiz sonucu bir patolojinin neticesi olarak değil de, bir finans suçu olarak algılamanın makul bir mantığı olabilir mi! Vahim sonuç olarak hayret ve dehşetle izlediğimiz olay, hemen hemen tüm kamu ve denetim kurumlarına bizzat eleyerek atamanın yapıldığı, herşeye hakim ve kadir bir başkanlık sisteminde acaba nasıl oldu da gözden kaçtı diye sormanın anlamlı bir açıklaması olabilir mi, hele de tüm bağımsız dış denetim kurumlarının yok edildiği bir yapılanmada! Eğer bu sorgulama anlamlı bulunmuyorsa vay halimize; ne sistemi, ne işleyişi, hatta ne de sisteme çavuş olarak dikilen örgütün etkili çalışması için nasıl yemlendiği hakkında hemen hiçbir fikre sahip değiliz demektir! Eğer bu işi başta ABD olmak üzere emperyalist dostlar izliyorsa, ki muhakkak izliyordur, ikinci kez de vay geldi halimize! Trump’un bize fütursuzca gelen, aslında fevkalde bilinçli ifadeleri bunun en bariz kanıtıdır.
Bu denli fahiş olay karşısında AKP ve MHP’nin birbirine betonlaşmış duruşu; hiçbir istifa olayı yaşanmadan, birbirine kenetlenmiş olarak kalması salt siyasi ahlak açısından anlaşılmaz olmakla kalmamakta, fakat bazı bakımlardan derin kuşkuyu da mucip bir durum oluşturmaktadır. Devletin örgütlenme biçimi, kamu kurumları arasındaki ilişkişlerin karşılıklı denetlendiği (cross-check) yatay ilişki şeklinde değil, ilişkiler ağının yukarıda düğümlendiği, kısmen zayıf öz-denetime tabi, yukarıdan aşağıya emir-kumanda sistemi şeklindedir. Amaçsal olduğu anlaşılan böylesi örgütlenme şeması sonucunda her daire yukarıya bağlı olduğu gibi, her dairenin kabahatinden yukarısı da sorumludur. Bu nasıl bir amaç ve sorumsuzluktur ki, bir ülkenin yönetimi siyaset bilimi ve tarihten süzülerek gelen kadim uygulamalara taban tabana zıt, kimsenin ruhununn dahi duyamadığı, dış sermaye çevrelerinini dahi kapsayabilen müthiş bir vurgun yaşanmasına elverişli olarak yapılandırılabilmiştir! Siyaset etiyolojisi açısından, inşa edicisi ve uygulamacıları açılarından bu konu tam bir patolojik vaka olarak doktora salonlarında tartışılmaya değerdir!
Peki, durum böyle ise; birincisi, böylesi ucube sistemin kurgulanmasını kim talep etti! İkincisi, bu ucube sistemin hukuksal kodifikasyonunu, hangi ya da nasıl bir deontoloji kuralına uygun olarak kim, hangi kurum oluşturdu? Öyle ya; bugün böylesi vahim bir sonuç yaşıyorsak; sonuca bakalım, derinlemesine irdeleyelim de, fakat onun ötesinde asıl irdelenecek konu işin kökü olduğuna göre, köke inerek aslı (fer’i değil!) sorumluları da tarih önünde mahkum edelim. Aksi durumda, sadece Eflatun’un gölgeleri ile iktifa etmiş olarak, gelecek nesillere karşı büyük bir sorumsuzluğu ve günahı yüklenmiş oluruz!
Şimdi gelelim sürecn başlangıç noktasına; dünya alemin de, halkımızın da anlayamadığı sistem olarak, hem parti başkanlığı, hem Cumhurbaşkanlığı, hem de hemen her kuruma tek atayıcılık rejimini kim istedi, kim bu ucube sistemin hukuksal formatını oluşturdu? Bugünkü fon soygununda sahnede görülenler Eflatun’un gölgeleridir. Sahnede gölgelerini gördüğümüz asli sorumlular ise perde erkasındadır. Bu ucube sistemi koalisyonlardan bezmiş olarak içte sermaye çevreleri ve ülkemizi daha rahat soyabilmek için merkez emperyalit güçler istedi ve dayattı. Bu dayatma göreve hazır potansiyel siyaseiler tarafından da benimsendi. İş bunula da bitmedi, bu siyasi kadro cahil aydın ve liberaller tarafından da desteklendi. Şinmdi burada bir saniye duralım: siyasinin cehaleti anlaşılabilir, fakat aydın cehaletinin anlaşılması bir yana, ortadan kaldırılmasını gerektirir. Bir ülke için cahil aydın cahil siyasetçiden daha tehlikelidir.
Sözün sonu şudur ki, taşların bağlandığı, köpekllerin salındığı sıkışmış kapitalist ortamda, piyasa işlemlerimin de amorf ve kısmen gizlenebilen finanasal işlemere savrulduğu ortamda denetimsiz başkanlık sisteminin mimarisini yapan hukuk uleması bugünkü işlemlerin çok temel sorumlusudur. Bu insanlar hukuk kitaplarını okurken ve derslerde hocalarını dinlerken aldıkları bilgileri beyinlerinin ve vicdanlarının derinlerine yerleştirmeyi bir nebze hiç düşünmediler mi! Siyasetin varsıllaşma kaynağına dönüştürüldüğü orta gelir tuzağından muztarip bir toplumda böylesi merkezi ve denetisiz bir siyasal yapılanmanın olası sonuçları kestirilemez. O nedenle bu yapılanmayı talep edenlerin, özellikle de hukuk bilgilerini bu ucube sistemin inşasında kullananklarınn bugünden sorumlu olduğunun bilincinde olunmalıdır.
Bilgiler çekiç gibidir; alimin elinde insanlığın önündeki engelleri açmada, cahilin elinde ise, kapitalizmde siyasetin yolunu halkı sömürmeye açmada kullanılabilir!