Egemenlerin dalkavuğu: Kadir Mısırlıoğlu
Kadir Mısırlıoğlu bu nedenle onlar için değerlidir, toz kondurmazlar. Bizim için ise gerçekler ortadadır: Kökü dışarıda olanlar, emperyalizm tarafından yıllarca fonlananlardır.
ARAS ADALI
“Behey…
Kralın şövalyesi,
Sermayenin altın sesi,
ve Allah’ın peskoposu!
Felsefenden tüten günlük kokusu
Başımızı döndürmek içindir.
Hayat kavgasında bizi
Dizüstü süründürmek içindir!”
Konumuz Kadir Mısırlıoğlu olunca, büyük Usta Nâzım Hikmet’in pejoratif bir şiiriyle başlamak istedim. Yukarıdaki dizeleri istemsizce aklına geliyor insanın. Şiir George Berkeley için yazılmış olsa da, egemenlerin ve gerici ideolojinin sesi haline gelen Kadir Mısırlıoğlu için de benzer cümleleri kurmak mümkün.
Öncelikle Mısırlıoğlu’nu nasıl ele alacağımızı netleştirmemiz gerekiyor. Bir hukukçu ya da bir tarihçi midir Mısırlıoğlu? Yoksa bir monarşist ve bir mürteci mi?
Örneğin, Avrupa’da örneklerine çokça şahit olduğumuz klasik bir monarşist mi aklımıza gelmeli?
Monarşiyi savunmak elbette gericiliktir ve Mısırlıoğlu geçmişe özlem duyan bir mürtecidir elbette. Ancak hepsi bu kadar değil.
Hukukçu desek… O da değil.
Hukuk fakültesinde okumuş olmak da kurtarmıyor Mısırlıoğlu’nu. Çünkü kendisi yalnızca egemenlerin işlettiği hukuku seviyor. Onun için hukuk, adaletin tecelli ettiği bir alan değil.
Peki ya bir tarihçi olarak mı görmeliyiz? Yok daha neler…(!)
Mısırlıoğlu gibileri Türkiye toplumunu son yıllarda saray tarihçiliği ile epey zehirlenmiş durumda. Tarihi, egemenlerin, kralların, sultanların kişisel yaşam hikayelerinden ibaret gören bir anlayışın tarihle ve sosyal bilimlerle uzak yakın bir ilgisi bulunmuyor. Tarih, toplumsal ve sınıfsal bölmelerin aralarındaki ilişkileri -ve çelişkileri- göstermiyorsa ve tarihsel ilerlemenin nasıl geliştiğini bizlere anlatmıyorsa, bize ne gerek saraydaki entrikalardan!
Gerici ideolojiler elbette kendi dünyasından meselelere bakacak, kendi karanlık dünyasıyla dünü, bugünü ve geleceği yorumlaya kalkacaklar. Ancak her gerici ideolojide olduğu gibi, mesele bir düşünce biçiminin kendi dünya görüşünü savunması gibi “masum” bir alana sığdırılamıyor.
Her gerici ideoloji egemenlerin iktidarına, müesses nizama güç taşıyan bir işlev görüyor. Gericiliğin iktidar aygıtıyla olan yakın ilişkisini anlamadan gerici figürleri anlamak da mümkün olmuyor.
Mısırlıoğlu’nun durumu da bundan fazlası değil. Kendisi, “tarihçi” kisvesi altında gerici ideolojiyi egemenlerin çıkarına hizmet edecek şekilde pazarlayan bir mesleği icra ediyor.
Başındaki Hamidiye fesi, boynunda düğüm olmuş kravatı ve pejmürde görünümüyle sözüm ona tarihçilik; kendi deyimi ile söyleyecek olursak “münevverlik” yapıyor. Oysa Mısırlıoğlu, sahibinin sesi olmanın dışında hiçbir meziyeti olmayan bir kişilik.
Durum böyle ancak “fesli deli Kadir” namıyla dalga geçilen bir isim iken kimileri için bir ideolog olarak görülmekte ve alternatif tarih anlatısının temsilcisi sayılmaktadır.
Hatta Türkiye’de iktidar partisi başta olmak üzere sağcı-gerici partilerin önemli bir bölümü Kadir Mısırlıoğlu’na özel bir ilgi ve hürmet göstermektedir. Bu hürmetin altında cumhuriyet ve sol düşmanlığından, Soğuk Savaş dönemine uzaman bir ortaklaşmanın olduğu su götürmez.
MISIRLIOĞLU’NIN GEÇMİŞİ: RABITA’NIN ÇOCUKLARI
Gericiliğin has sesi olan Kadir Mısırlıoğlu’nun devlet bürokrasisinden, siyasi partilere kadar özel bir ilgiyle karşılanması, kendisinin bir “tarihçi” olarak cumhuriyet ve sol düşmanlığına dayandırmasıyla ilgili. Bu düşmanlığın altında ise bireysel bir karşı duruş değil, doğrudan ideolojik ve örgütlü bir konumlanış yatıyor. Mısırlıoğlu’nun geçmişi söylenenin aksine “yerli ve milli değil” doğrudan dış destekli bağlantılara dayanıyor.
1993 yılında katledilen araştırmacı gazeteci ve yazar Uğur Mumcu, 1987 yılında yayımladığı Rabıta adlı kitabında Türkiye’de şeriatçı örgütlerin yurt dışı destekli olduğunu tüm detaylarıyla ortaya çıkarmıştı. Uğur Mumcu kitabında, bu örgütlerin Suudi Arabistan merkezli Rabıtat-ül Alem-il İslam (Dünya İslam Birliği) adıyla faaliyet yürüten ve tek bir merkezden yönetilen örgüte bağlı olduğunu, ideolojik ve siyasi argümanlarının ise ABD emperyalizmi tarafından doğrudan üretildiğini bilgi ve belgelere dayanarak teşhir etmişti.
Kadir Mısırlıoğlu’nun da içinde olduğu şeriatçı örgütler Rabıta isimli örgütle birlikte hareket ederek Avrupa’da ve Türkiye’de faaliyet yürütüyorlardı.
Bir Gladio örgütü olarak faaliyet yürüten bu örgütlerin finansmanı Suudi Arabistan tarafından sağlanırken, Türkiye başta olmak üzere bölgedeki sol dalganın engellenmesi hedefleniyordu.
Aynı şekilde Mısır’da faaliyet gösteren Müslüman Kardeşler örgütü de Sovyetler’e karşı oluşturulan “Yeşil Kuşak” projesinin önemli uzantılarındandı. Bu sayede ABD ve Suudi Arabistan, Müslüman Kardeşler örgütü üzerinden Türkiye’de ve bölgede İslamcılık faaliyetinin hamisi durumuna geldi.
1962’de kurulan Rabıta’nın Türkiye’deki İslamcılık üzerindeki etkisi yıllar geçtikçe artmaya devam etti. Para kaynakları giderek artıyor, Türkiye’de devlet bürokrasisi içinde ve siyasette kendisine destekçiler bulabiliyordu.
Deliliğiyle malul Mısırlıoğlu’nun “deli” olarak anılması bile böyle bir desteğin sonucunda gelişmişti. Yargılamalardan “cezai ehliyeti olmaması” sebebiyle yırtması, devlet bürokrasisindeki ilişkileri sayesindeydi.
“KÖKÜ DIŞARIDA” BİR MÜRTECİ
Mısıroğlu içeride ve dışarıda “hatırlı ağabeylerinden” her dönem destek gören biriydi. Hakkında 1971 yılı başlarında İstanbul’da Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) konferans salonunda Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle kovuşturma açılmasına rağmen olayın üstü örtüldü.
12 Mart döneminin sıkıyönetim komutanlarından Faik Türün en ufak sol bir faaliyete izin vermemesiyle ünlüdür. Ancak Mısıroğlu’nun konuşmasında suç bulunamaz ve kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir!
Faik Türün’ün emrindeki savcılık, Mısıroğlu’nun şu sözlerinde de suç öğesi bulamamıştır:
“İnkılâp dünya tarihinde bir defa azametle yapılmıştır. O da kâinatın fahr-i ebedîsinin, bâtılı mutlak bir hâkimiyete mahkûm ederek yaptığı inkılâptır. Yani İslâm inkılâbıdır. Ondan sonra bir daha inkılâp olmamıştır ve olmayacaktır. Eğer olacaksa, vaktiyle 1400 yıl evvel Büyük Peygamberimizin yaptığı inkılâbın devamı mahiyetinde ve onu muvaffakiyetsizliğe uğratmak için aramıza girmiş bulunan bir takım bâtıl molozların kaldırılması nevinden ve yine inşallah bir defa yapılacaktır. İnkılâp bitti. Yüz numaramıza kadar değişti. Yüz numaramız Garbın yüz numarası oldu. Cumamız pazar oldu. Değişmeyen hiçbir şeyimiz kalmadı. Artık tavizi onlar verecektir. Saha inkılâpçılara değil, inkılâp aleyhtarlarına açıktır. Yolunuz açık olsun, gazanız mübarek olsun.”
Orgeneral Türün, Mısırlıoğlu lehine alınan karara itiraz etmezken, dönemin Millî Savunma Bakanlığı, yasal yetkisini kullanarak, sıkıyönetim komutanlığı askeri savcılığından “kovuşturmaya yer olmadığı” kararını kaldırmasını istiyor.
Ancak bir kez daha Türün araya girerek emrin uygulanmasına engel oluyor. Mısıroğlu’nun o yıllarda avukatı olan İsmail Müftüoğlu ise ileriki yıllarda Necmettin Erbakan kabinesinde Adalet Bakanı yapılıyor.
Görüleceği üzere, Mısırlıoğlu korunmakta ve kollanmaktadır.
Daha sonra yurt dışına çıkan Kadir Mısırlıoğlu, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde faaliyetlerine devam ediyor. Yurt dışında Atatürk aleyhine yazılmış ve hakaret içeren kitapları dağıtan Mısırlıoğlu, bu paraların bir kısmını İslamcı örgütlere aktarırken, kendisi de büyük bir servetin sahibi haline geliyor.
Uğur Mumcu kitabında, Avrupa’daki İslamcı örgütlerin faaliyetlerini ve Mısırlıoğlu’nu şöyle anlatıyor:
“Peki bu işleri yürütenler kimler? Kimler aracı oluyor? Kim alıyor, kim satıyor bu kitapları?
Kadir Mısıroğlu…
İslâm Federasyonu yöneticileri bu adı veriyorlar…
‘O getiriyor, o dağıtıyor.’
***
Rıza Nur’un anılarını basıp satan ünlü Atatürk düşmanı Kadir Mısıroğlu geçen yıl Kopenhag’a gelmiş. O da kendi adamları ile temas edip gitmiş.
‘Mısıroğlu nerede yaşıyor?’ sorusuna değişik gruptan İslamcılar aynı yanıtı veriyorlar: ‘Suudî Arabistan’da. Ancak zaman zaman Federal Almanya’ya, İngiltere’ye, İsviçre’ye gelir gider.’
Londra’da ‘46 Goodge Street, W1’ adresindeki ‘Cami Konseyi’ bir de küçük yayın organı çıkarıyor. Adı, ‘An-Nida’.
‘An-Nida’, Londra’da ‘Rabıta Örgütü’ eliyle finanse edilen İslamcı kuruluşların toplantı ve seminerleri ile ilgili haberler veriyor. Tabii bir de ‘Cuma Hutbesi’ başlığı altında yazılar yer alıyor burada.
Kadir Mısıroğlu da sık sık Londra’ya gidip geliyor. Bu camiler nasıl satın alınıyor? Bu imamların aylıklarını verenler kimler? Sorular bir yerde düğümlenip kalıyor.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın denetimindeki camilerde imamlara devlet bütçesinden aylık veriliyor? Ya Süleymancıların, Millî Görüşçülerin, Ülkücülerin ve Tebliğcilerin camilerindeki imamların aylıklarını kim ödüyor?
Sorarsanız, yanıt şöyle: Cemaat. Söz gelişi ‘İslâm Cemiyetleri ve Cemaatleri Federasyonu’, Hollanda’nın Rotterdam kentinde İskender Paşa Camii imamlığı için 1944 Tokat doğumlu Abdullah Arslan’ın aylığını ödüyor.
Mısıroğlu’nun şu sıralarda, Avrupa’da yaşadığı ve Rıza Nur’un anılarını İslamcı örgütlere parasız olarak verip, bu kitaplardan bu örgütlere yaklaşık 700 milyon Türk lirası gelir sağladığı belirtiliyor.”
Uğur Mumcu’nun yazdıkları inanılır gibi değil. Türkiye’den yurt dışına gönderilen din görevlilerinin maaşlarının, merkezi Suudi Arabistan’da bulunan şeriatçı Rabıta örgütü tarafından ödendiği belgeleniyor!
Kendisini son zamanlarda “yerli ve milli” olarak pazarlayan; solcuları, cumhuriyetçileri, komünistleri bu topraklara yabancıymış gibi gösteren anlayışın, yıllarca yurt dışından fonlandığı; tarikat ve cemaatler eliyle siyasi faaliyetler yürüttüğü bir kez daha açığa çıkmış durumda.
MISIRLIOĞLU GİBİLERİ BU TOPRAKLARA YABANCIDIR: “KEŞKE YUNAN KAZANSAYDI!”
Kadir Mısırlıoğlu ne delidir ne de meczup. Onun gibiler, Erbakan tarafından, Özal tarafından, Evren tarafından yıllarca desteklendi.
Mehmet Şevket Eygi gibiler 6. Filo’ya karşı secde ettiler. Siyasal İslam ve gerici ideolojiler tam da secde ettikleri ABD emperyalizminin birer ürünüydüler. Şimdiki AKP iktidarı ve müzmin sağcı partiler de Kadir Mısırlıoğlu gibi, Mehmet Şevket Eygi gibi, İsmail Kahraman gibi abilerinden öğrendiler hep bir ağızdan “keşke Yunan kazansaydı” demeyi.
Kadir Mısırlıoğlu bu nedenle onlar için değerlidir, toz kondurmazlar. Bizim için ise gerçekler ortadadır: Kökü dışarıda olanlar, emperyalizm tarafından yıllarca fonlananlardır.
Onlar, “kralın şövalyesi, sermayenin altın sesi ve Allah’ın peskoposu”dur ve egemenlerin dalkavuğudur.
Laikliğe, cumhuriyete, sola ve sosyalizme düşmanlıkları bundandır.

