Kadın cinayetleri kader midir?
Neredeyse her gün şu ya da bu nedenle bir kadının öldürüldüğü ülkemizde böyle bir soru sormak kaçınılmaz olmakta. Yanıtlamanın oldukça zor olduğu bir soru bu. Çünkü, sorunun kökenlerine inildiğinde çok sayıda nedenle karşılaşmak kaçınılmaz oluyor. Görünürde eşler arası uyuşmazlık ve tartışma, aile içi sorunlardan kaynaklı gerginlik, kıskançlık, ekonomik sorunlar, sosyal farklılık gibi çok sayıda nedenin ön plana çıktığı bir gerçek ise de, sorunun daha derinlerde yattığı da gerçektir. Yine bu toplumsal sorunun sosyo-ekonomik, sosyolojik, psikolojik, hukuksal, dinsel ve hatta cinsel nedenlerinin olduğunu da eklemek gerek. Saydığım tüm bu disiplinlerin uzmanı olmadığım gibi, hukukçu sıfatımla sorunun sadece bu yönüne değinmem normal sayılsa da, meslek yaşantımın getirdiği kimi deneyimler nedeniyle ve çok sayıda insan ve sorunla karşılaşmış biri olarak, diğer alanlara girmem olağan sayılmalı. Yanlış ya da eksik yargılara varabileceğimin de farkındayım ama bu sorun ile ilgili olarak, nedense o kadar sınırlı görüş açıklamaları ve çözüm önerileri ortaya konuluyor ki, benim de bir şeyler söylememde sakınca olmaz diye düşünüyorum.
Kuşkusuz, bazı verilere önceliği verdikten sonra olayın nedenlerine geçmek yerinde olacaktır. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun 2025 yılı raporuna göre, 1 Ocak-31 Aralık 2025 döneminde toplam en az 391 kadın erkekler tarafından katledilmiştir. Bu olayların 297’si kesin kadın cinayeti, 94’ü ise kuşkulu ölüm olarak kayıtlara aktarılmıştır. Suç faillerinin kimliklerine bakıldığında, kadınların 137’sinin aile içindeki erkekler tarafından katledildiği, 59 kadının boşandığı veya boşanma aşamasında olduğu erkekler tarafından, 30 kadının ayrılmak istediği veya ayrılmayı reddettiği erkek tarafından, 34 kadının birlikte yaşadığı erkek tarafından, 21 kadının tanıdığı bir erkek tarafından, 8 kadının ailesindeki kadınların bağlantılı olduğu erkek tarafından ve 1 kadının da tanımadığı bir erkek tarafından katledildikleri belirlenmiş, 7 olayda faillerle ilgili bilgi edinilmemiş, kalan 94 olay kuşkulu olarak kayıtlara geçmiştir. 2026 yılının Mart ayı başlarına kadar, yine Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu gibi kuruluşların açıklamalarına göre, 60’dan fazla kadının hayatını kaybettiği raporlanmıştır. Önemli bir saptama ise, kadın cinayetlerindeki artışın yıldan yıla yükselme eğilimi göstermesidir. Öte yandan, daha fazla ayrıntıya girmeksizin belirtmeli ki, geçmiş yıllardaki rakamların bunlardan farklı olmadıkları, hatta bazı yıllardaki sayıların 2025 sayılarından da fazla olduğudur.
Erkeklerin kadınlar tarafından öldürüldüğü sayılar, bu rakamların belki yüzde biri seviyesinde iken, kadınların erkekler tarafından neredeyse “sürekli” denecek ölçüde katledilmeleri bize ne söylemektedir ?! Her şeyden önce, kapitalist bir düzende, ekonomik olarak son derece eşitsiz koşullar altındaki bir ülkede yaşamakta olduğumuzu. Bu konuda yapılan araştırmalarda, kadın cinayetlerinde başta gelen nedenin “ekonomik” olduğu açıkça görülmektedir. Uygulanan ekonomi politikalarının etkisiyle insanların yoksullaşması gerçeği ortaya çıkmakta, yoksullaşmanın getirdiği ağır yükler altında ezilen insanların psikolojileri bozulmakta, basit sorunlar bile öfke patlamalarına yol açmakta, sonu cinayete varan olaylar kaçınılmaz olmaktadır. Çoğunlukla evli çiftler arasındaki uyuşmazlıklar bu nitelikte olduğundan, çözümsüzlüğü yaşayan erkek/kocalar silaha sarılmaktadır. Öte yandan, boşanma davası açan kadınlar da benzer nedenlerle katledilmektedir. Kendisine boşanma davası açılan erkek/koca, ailesine bakamayan,sorun çözemeyen kişi olarak aşağılandığı yolunda bir hissiyata kapılmakta, bunu telafi etme yolu olarak eşini öldürmeyi düşünebilmektedir. Boşanma davası açan veya boşanmış olan kadın eşlerin katledilmelerinin arkasındaki gerçeklerden biri budur. Ayrıca, erkeklerde, “bana yar olmadı, başkasına da olmasın” gibisinden bir gurur etkisinden de söz etmek olasıdır. Kuşkusuz, erkek ve kadın eşlerin kişiliklerindeki farklılık ve çelişkiler, geldikleri ailelerinden edindikleri inanç, düşünce, adet ve alışkanlıkların yarattığı gerilimlerden de bahsetmek gerekir. Özellikle, kimi erkek ve kadınlarda dinsel inanç ve davranış biçimleri üzerinde de durulmalıdır. Buna paralel olarak, kutsal kitap olarak kabul edilen Kuran’ın bir suresinde kadınların dövülebileceği yolundaki ifadenin bile erkeklerin, bu türden şiddete dayalı yaklaşımları olağanlaştırmasına neden olduğu da hatırlanmalı. Bazı istisnalar olsa bile, evlilik içi ya da boşanma ile sonuçlanmış evliliklerde meydana gelen kadın öldürümlerinin, çoğunlukla emekçi sınıfa mensup kişiler arasında yoğun olarak gerçekleştiği, olayın sınıfsal boyutunun bulunduğunu da gözetmekte yarar var. Egemen düzenin ideolojisi ve alışkanlıkları etkili olduğu için, olaylar egemen sınıfın ahlak anlayışı, düşünme biçimi ve yaklaşımları doğrultusunda gerçekleşmektedir.
Ülkede adaletin gerçekleşmediği, hukukun etkili olmadığı yolundaki yaygın inanç da ayrıca akla getirilmesi gereken bir öge. “Nasıl olsa cezasız kalır” şeklindeki anlayış toplumda oldukça derinlere nüfuz etmiş durumda. Suç faillerinin de bunu kullandığı büyük olasılıkla doğru. “Yatar çıkarım, namusumu temizledim” şeklindeki yaklaşımlar ceza korkusuzluğu yaratıyor ve failin suç yoluna girmesini kolaylaştırıyor. Üstelik, erkek egemen bir toplum yapımız olduğu için faillerin utanç duyması ya da yeterli ölçüde kınanması da söz konusu olmuyor. “Vardır bir nedeni” ya da “hak etmiştir” şeklindeki inançlar suçu adeta meşrulaştırıyor. Diğer taraftan, yargı organlarının bu tür suçlardaki uygulamaları da haklı olarak tepki çekiyor. Zaten güven duyulmayan yargıda fail lehine uygulanan “ haksız tahrik ve iyi hal indirimleri ” cezanın oldukça düşmesine yol açtığı gibi, failin korunup kollandığı şeklindeki bir izlenime de neden oluyor. Elbette, yasal koşulları varsa bu hukuki nedenlerin uygulanması yargı organlarının görevinin bir parçasıdır. Ama, bu maddelerin uygulanmasının yeterli ve inandırıcı gerekçelerine kararda mutlaka yer verilmelidir. Toplumda yaygın bir inanca dönüşen “ kravat taktı, cezası indirildi ” gibisinden bir gerekçe ile geçiştirilmesi önlenmelidir. Öte yandan, artık cidden ağır bir soruna dönüştüğü görülen öldürümler için belki de bazı hukuksal değişikliklere gidilmesi gerekiyor olabilir. Elbette, Anayasal eşitlik ilkesine aykırılığını dikkate almak gerekir, fakat ağır ve önlenemeyen bir toplumsal sorun olması nedeniyle, sözgelimi bu suç faillerinin infaz yasasındaki meşruten tahliye koşullarından yararlandırılmaması ve infazın tüm ceza üzerinden yapılması şeklinde bir önlemi belki de öngörmek ve uygulamak düşünülebilir. Türk Ceza Yasası ile Ceza İnfaz Yasasında yapılacak bir değişiklikle, kadın ve çocuk öldüren kişilerin meşruten tahliye haklarının bulunmadığı ve cezanın tamamının infaz edileceği şeklinde bir hüküm getirilebilir. Elbette, cezaların artırılması veya infazın tüm ceza üzerinden yapılması, başlı başına engelleyici bir etki yapmayabilir, ama caydırıcı bir etki yaratması da ciddi bir olasılıktır. Sorunun ulaştığı boyut ve ağırlığı böyle bir olağanüstü önlemi gerektirir düzeydedir. Kuşkusuz sorun tümden yok olmayacaktır, ama toplumsal gelişme ile sayısal olarak azalacağı varsayılabilir.
Devlet ve kurumların sorumlulukları üzerinde durmak gerekirse, bu konuda ne devletin ne de kamusal ve özel kurum ve kuruluşların gerekeni yaptıklarını söyleme olanağı bulunmamaktadır. Bizzat ülkemizin ön aldığı ve kurucuları arasında bulunduğu, kadın ve çocuklara yönelik şiddet ve saldırıların önlenmesine dair İstanbul Sözleşmesinden tek adamın imzası ile çıkan devletin bu sorunu umursadığını söyleme olanağı yoktur. Üstelik sözleşmeden fanatik dinci çevrelerin ve kimi tarikatların isteği ve baskısı ile çıkıldığı bilinmektedir. Sözleşmeden çıkılması yolundaki kararın iptali için Danıştay’a yapılan başvuru da yüksek mahkeme tarafından reddedilmiş ve benzer tavır yinelenmiştir. Yani, devletin kadın cinayetlerinin önlenmesi gibi bir sorunu yoktur. Aynı sözleşme gereği olarak 2012 yılında yürürlüğe giren 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un etkisinin oldukça yetersiz kaldığı ve tüm çabalara rağmen cinayetleri önleyemediği gerçeği karşısında, bu kanunun da güncellenmesi, şiddet ve cinayetlerin önlenmesi için yeni ve etkili önlemler alınması ile cezaların artırılmasının düşünülmesi de bir zorunluluk halindedir. Öte yandan, tamamen gönüllülük esasına göre etkinlikte bulunan kadın örgütleri ve Feminist derneklerin çabaları takdire değer ise de, bu toplumsal sorunu insanlara açıklama ve etkilerini giderme yönünden bütüncül bir yaklaşımın gerektiği kuşkusuz olmaktadır. Toplumsal düzen eleştirisini bütüncül ve eleştirel bir görüşle ele alan sosyalist yaklaşımın konuya dair önerileri daha ciddi ve etkilidir. Elbette demokratik bir toplumda belki de bunların hepsinin var olması gerekli ve kaçınılmazdır. Bir başka eksik nokta da, kadın örgütlerinin etkinliklerinin devlet kurumları tarafından desteklenmesi ve önlemlerin alınmasında etkili olmalarının sağlanmasıdır. Ancak, tamamen kendi ideolojisi nedeniyle devletin bu konuda da üzerine düşeni yaptığını söyleme olanağı yoktur.
Ataerkil bir toplum olduğumuz gerçeğini gözden kaçırmadan belirtmek gerekir ki, aile içinde, okullarda, iş ve çalışma yaşamında, kısacası her alanda kadın-erkek eşitliğine yönelik eğitim ve kültür etkinlikleri gerçekleştirerek, kadınların bağımsız ve eşit hak sahibi bireyler oldukları sürekli vurgulanmalı, özellikle çocuklar ve gençlerin pedagojik ve psikolojik desteklerle bu gerçeği benimsemelerinin sağlanması oldukça önem arz eden bir çabadır. Zira, erkek egemen ataerkil toplum yapısı ve kültüründe erkeğin “”hakkı” sayılan güç kullanımı ile eşleştirilen şiddet uygulama hakkının tanınması ve bunun erkeğe mahsus ve ona mübah görülmesi, normalleştirilmesi, hatta sürekli idealize edilmesi, olayların bu vahim düzeye ulaşmasının başlıca nedenlerinden biridir. Erkeğin kadın üzerinde, özellikle eşi üzerinde hak sahibi olduğuna dair inancın varlığı, onun hayatını kontrol edebilme ve akıbetine karar verebilme hakkını kendinde görmesi de ayrı bir sorundur. Kadının yaşaması ya da ölümüne bile karar verebilecek bir güce sahip olunduğuna ilişkin yanılgı da olaylarda sıklıkla rol oynayan bir öğedir. Öte yandan, adalete ve yargıya güvenin zayıfladığı noktada bireyin şiddet kullanma eğiliminin artışı söz konusu olduğu gibi, cezasızlık atmosferinin şiddeti meşrulaştırmasıyla kendini güçsüz ve yetersiz hisseden erkeğin kendi gücünü gösterebilmek için şiddete başvurma eğiliminin arttığı da şüphesizdir. Tüm bunların toplumsal gelişme ile çözüleceği kuşkusuz ise de, hem devlet kurumlarının hem de özel kuruluşların yoğun ve yaygın çabalar içinde olmaları gereği tartışmasızdır. Ayrıca, kadınların ekonomik yönden bağımsızlıklarının sağlanmasının hedeflerden biri olması gerektiği gibi, aile içinde eşit rol ve paylaşıma dönük bir yapılanmanın desteklenmesi, uzun vadede şiddet döngüsünün kırılmasında çok önemli bir rol oynayacaktır. Böylece kadın, şiddet gördüğü eve mecbur kalmayacak, gerektiğinde bu evden ayrılıp kendi yaşamını kurmayı ve sürdürmeyi sağlayabilecektir. Gelişmelere göre, kadını hak sahibi eşit bir birey olarak gören ve benimseyen erkeğin, öldürme gibi ağır bir çözüme yönelmesi en alt düzeye indirilebilecektir. Ayrıca, özellikle genç erkek ve kızlara yönelik olarak da, şiddet eğilimlerinden uzak tutacak kültürel etkinlikler aktarılması, bilim, sanat, spor gibi alanlara yönlendirilmeleri ve bu alanlarda her şekilde desteklenmeleri olumlu bir etki daha yaratacaktır. Ataerkil iktidar ilişkileri gereği olan egemen “erkek” imajının kadınlara yönelik şiddet ve öldürmeleri meşrulaştırdığı unutulmadan, erkeklerden beklenen “erkeklik” ve “üstünlük” duygusuna dayalı bir iktidar kültürünün gelişmesi ve yaygınlaşması önlenmelidir. Çocuklar ve gençlerin kişiliklerinin oluşması aşamalarında pedagojik ve psikolojik destek almalarının sağlanması, okullarda psikolojik danışmanların mutlaka bulundurulması yararlı bir önlem olacaktır. Kuşkusuz, yakın zamanda yaşanan 13 yaşındaki öğrencinin okulda öğretmen ve öğrencileri silahla öldürmesi gibi bir olayın yaşanmış olması da bu duruma işaret etmektedir. Tabii, babaların, erkek çocuklarını poligona götürüp atış yaptırmaları gibi davranışların önlenmesi gereği de tartışılmazdır..
Devlete egemen olan siyasi iktidarın ideolojisinin tam aksi yönde geliştiği, kadın-erkek ayrımını daha küçük yaşlarda kız çocuk-erkek çocuk olarak kesin şekilde belirleyip sürekli olarak bunu vurgulayan önlem ve uygulamalara yöneldiği, kızların daha çok küçük yaşlarda başlarının örtülüp dinsel kural ve kavramlarla yönlendirilmeleri dikkate alındığında, iktidar desteğinin söz konusu olmayacağı, tersine kadın erkek ilişkilerine bakış açısının çarpık ve toplumsal gelişmeye aykırı düşen bir yönde olduğu gözetildiğinde, daha alınacak epeyce yol olduğu anlaşılmaktadır. Tüm bu veriler dikkate alındığında, başlıktaki sorunun yanıtı az ya da çok belli olmaktadır. Elbette kadın cinayetleri kader değildir ve olmamalıdır, ama ülkenin içinde bulunduğu siyasal ve sosyal ortam, insanlarımızın düşünce ve inanç biçimleri, sosyo-ekonomik gelişmeler, hukuksal/yargısal durum, din, ahlak, örf, adet gibi unsurlar işin içine katıldığında, ne yazık ki kadın cinayetlerinin adeta bir kader gibi sürüp gideceği sonucuna ulaşmak zor olmayacaktır. Kuşkusuz bu kader olarak görülmemeli, devlete egemen olan siyasi yapı ve yaklaşım ile mücadele edilmeli, ayrıca her şekilde örgütlenerek toplum uyarılmalı, bu durumun çarpıklığı anlatılmalı, kadınlarımızı bu korkunç uygulamadan korumak için her şey yapılmalıdır. Bu toplumsal sorun asgari düzeye indirilene kadar mücadeleye umutla devam.!
Bu haber en son değiştirildi 9 Mayıs 2026 02:44 02:44
On milyonlarca insanın yaşamını yitirdiği, nükleer bombalar da dahil olmak üzere her türlü silahın kullanıldığı,…
Sakarya'da konveyör bant üretilen fabrikada patlama meydana geldi. Patlamada yaralananlar olduğu ve ilk müdahalelerin ardından…
Aralarında Ensar Vakfı, Eğitim-Bir-Sen ve İnsani Yardım Vakfı'nın da olduğu gerici gruplar, Manifest grubunu hedef…
Fars Haber Ajansı, Hürmüz Boğazı'nda ABD ile İran Silahlı Kuvvetleri arasında çatışma yaşandığını duyurdu.
AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, SAHA 2026 fuarında yaptığı konuşmada, 'süreç' hakkında açıklamalarda bulundu; "Bundan geriye…
Antalya Büyükşehir Belediyesine yönelik yolsuzluk ve rüşvet soruşturması kapsamında yargılanan Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in de…