Toplumdaki şiddetin kaynakları insan hakları ve toplumsal savunma ilkelerini dengede buluşturamamış ceza adalet sistem(sizliğ)indedir

Açıkça görülmektedir ki bugün şiddetin nedenlerini yaratan siyasal iktidarın tüm sonuçlarıyla, kendisidir. Yoksulluk, sosyal güvencesizlik bir yandan geleceksizlik ve belirsizlik içinde çaresiz hisseden kuşakları yaratırken, eğitimin özelleştirilmesi ile yaratılan eşitsizlik, çaresiz gençleri toplumdan ve toplumsal normlardan dışarlayan yönelimi doğalında kuruyor.

“Bir şiddet eleştirisinin görevi, şiddetin hukuk ve adaletle ilişkisini ortaya koymaktır”
(Walter Benjamin)

Ülkenin şiddet sarmalının dikey çoğalışına üzüntüyle tanıklık ediyoruz. Ve fakat görevimiz, üzülmek halinin ötesinde güçlü eleştiriler yapmak, insan haklarına dayalı cezalandırma hukukunun ilke ve mekanizmalarını yaratmak ve dahi kurulmasını sağlamaktır.

Ülkede gerçekleşen şiddet ve kan donduran cinayetlerin sorumluluğunu hissediyoruz!

Savunma mesleğinin sürdürücüleri olarak, insan/yaşam hakları savunucuları olarak hissediyoruz!

Başta siyasal iktidar gelmek üzere, devlet aygıtının Ceza Adalet Sistemini geliştirmek ve sağlamakla görevli tüm organlarının bu sorumluluğu paylaşması zorunludur!

Bu soğukkanlı cinayetlerin öngünlerinde çevre hakkı için mücadele eden yurttaşlara gerçekleştirilen kolluk şiddetini eleştirmiş, barışçıl eylem hakkının korunması zorunluluğuna işaret etmiştik. Derdimiz yalnızca yasal sınırları aşan kolluk eylemlerinin ortaya konması değildi. Aynı zamanda sistematik hale gelen şiddetin şiddeti doğuruyor olması gerçeğiydi. Şiddet tekeli ve gücüne sahip olan devlet uzamları “toplumsal savunma” ilkelerinin dışında ve ötesinde, sınırsız ve yasasız şiddeti çoğalttıklarında, hukuksal alan ve kurallardan bağışık hale gelen şiddetin kendisini her alanda örgütlemesi kriminolojinin diyalektik sonucudur: Devletin kendisi hukuksuzlaştığında, bu tüm toplumsal kategorilere temerküz eder. Douzinas’ın deyimiyle, “insan hakları, insanları inşa eder”, varlığıyla da, yokluğuyla da… Sokaktaki, okuldaki cinayet, insan hakları yokluğunda inşa edilmiş toplumsal çıktıların cezasızlık kültüründe olağanlaşmış failleri inşa ediş sürecidir.

Bu bağlama bir başka ayraç sunmamızı sağlayan penoloji bilimidir. Fiilen örtülü af hali olan son infaz yasası değişiklikleri, toplumsal alanı düzenleyen olarak ceza hukukunun caydırma ve ıslah niteliklerini yok etmektedir. Esasen yaşam hakkına dönük devletin pozitif koruma yükümü üzerinden örtülü ve açık af uygulamaları kıyasına bakan insan hakları hukuku perspektifi, devletin af yetkisine kendisine karşı işlenen suçlarda –siyasal suçlar vb. –sahip olabilecekken, yurttaşa karşı işlenen suçlarda aynı oranda af yetkisine sahip olmaması gerektiğini gösterir. Aksi halde bir yandan mağdurların ve bir bütün olarak toplumun ceza adaleti inancı zarar göreceği gibi, diğer yandan “kendiliğinden adaletin gerçekleşmesi ihtiyacı” (Schwind) yerine “kendi adaletini gerçekleştirme” kültürü geçer. Bu da yukarıda anlattığımız sürecin bir başka çıktısı olarak aynı hukuksuz şiddet sarmalını tersinden yeniden örgütler.
Toplumsal Savunma İlkelerinin büyük kurucularından Gramatica’nın tespit ettiği gerçeklik bizi hukuksal alanda inatla ve mücadeleyle durmaya çağırır: “İnsan toplumu var olduğu sürece devlet tarafından özellikle ceza adaletinin kurulup örgütlenmesi gereği de duyulacaktır.” Devlet bunu sağlamazsa, ya da devlet bunu sağlarken adil olmasa, şiddet sarmalı kendisini ve kendi kültürünü tüm toplumda örgütler.

Diğer yandan, suçun ve suçluluğun sebebini toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel durum ve koşullarda bulan çağdaş ceza hukukunun, hem toplumsal koşulların değişimini ve iyileşmesini, hem de suçluların ıslahı ve topluma geri kazanılmasını birlikte gözeten perspektifinden geriye giderek, suçluluğu tüm diğer koşullardan sıyırıp salt bireye indirgemek, bireyin yok olmasıyla suçun da yok olacağı arkaik düşüncesine döner. Dahası sonal yok etme dürtüsü, suçlulukla asıl mücadeleyi imkansızlaştırır ve iyileştirme çabası terkedilmiş toplumsal kaynaktaki adaletsizliği büyüterek suçluluğun örgütlenmesine önsel katkı sunar. Bunu bir kez daha Gramatica ile ifade edelim: “Ceza hukuku artık çok daha iyi ve akılcı olarak, toplum savunmasıyla birlikte suç öznesinin iyileştirilmesine, topluma dönmesine ve özellikle bireyi topluma karşı kışkırtmış olan nedenlerin önlenmesine yönelik olmak zorundadır.”

Açıkça görülmektedir ki bugün şiddetin nedenlerini yaratan siyasal iktidarın tüm sonuçlarıyla, kendisidir. Yoksulluk, sosyal güvencesizlik bir yandan geleceksizlik ve belirsizlik içinde çaresiz hisseden kuşakları yaratırken, eğitimin özelleştirilmesi ile yaratılan eşitsizlik, çaresiz gençleri toplumdan ve toplumsal normlardan dışarlayan yönelimi doğalında kuruyor. Bunun üzerinde iktidar temsilcilerinin hergün yeniden ürettiği şiddet dili, halkın en küçük hak arama eyleminin şiddetle bastırılması ve devletin şiddetin en yalın haline dönüşmesini, prime time’de reytingleşen şiddet öykünmeli yeni ana akım dizi-film “kültürünü” ekleyince, her bir bireyin sosyo-psikolojisinin şiddetin nesnesinde performe olduğu elle tutulur biçimde somutlaşıyor.

Bu performansa bir başka ideolojik katkının da iktidarın dinci-milliyetçi reflekslerinden, onun zor ve şiddet biçimlerinden örgütlendiği görülmelidir. Bunun bir ayağı Milli Eğitim bakanı Yusuf Tekin’in zorla uyguladığı dinsel eğitim baskılarından, bir ayağının ise silahlandırılarak üniversite gençliğine saldırtılan faşist çetelerden kurulduğu görülmelidir. Hasılı, mesele ezen-ezilen ilişkisinin ve bu ilişkinin örgütlediği tüm üst yapı kurumlarının Türkiye zaviyesinde örgütlenmektedir. Bu ilişki değiştirilmedikçe sürecektir. O halde, değiştirilmek zorundadır!

(Bu başlık ve metnin ilk haline yazar tarafından 2023 yılında Esenyurt cinayetinde Türkiye Barolar Birliği adına yazılan metinde yer verilmiş, yazı 2026 Nisan okul saldırılarında güncellenmiştir.)