TKH MK Üyesi Kurtuluş Kılçer: Helalleşme, normalleşme ve sonunda darbe
"Özgür Özel’in normalleşme siyasetinin bir benzerinin de Kılıçdaroğlu tarafından yaşama geçirilen helalleşme siyasetini de hatırlatmak isterim. Helalleşme diyen Kılıçdaroğlu bugün kendi partisini demek ki kimseye helal etmek istemiyor. Sağla, AKP ile helalleşen Kılıçdaroğlu’nun bugün CHP tabanında “hain Kemal” sloganlarıyla karşılanması ise işin başka bir ironik ve garabet tarafı."
Ülkemizde yaşanan son siyasi gelişmeler konusunda TKH MK üyesi Kurtuluş Kılçer’in görüşlerine başvurduk. Özellikle CHP’ye yönelik yargı operasyonu sonrası siyasi gelişmeleri ve solun tutumu konusunda komünistlerin görüş ve değerlendirmelerini içeren aşağıdaki röportajı Yurtsever okurları için yaptık.
Mahkemenin mutlak butlan kararıyla CHP 38. Kurultayı’nın iptal edilmesi, Kılıçdaroğlu’nun yeniden göreve getirilmesi hukuki ve siyasi olarak tartışılıyor. Bu konuya dair komünistler olarak sizlerin görüşlerini kısaca almak istedik. Bu siyasi operasyonun amacını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu soruya yanıt vermeden önce durumu bir tespit etmek ve görünen tabloyu yorumlamak isterim. Neredeyse 3 yıl önceki bir kurultay iptaliyle karşı karşıya kaldığımız bir tablonun olağan sayılması mümkün değil. Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu 1 yıl önce hapse atılmış, şimdi de CHP genel başkanı görevden alınıyor. Parti kapatmayı göze alamadılar; ama yargı eliyle bir siyasi parti genel başkanını görevden alınması ve yerine başka birinin atanması ne hukukla ne demokrasiyle ne teamüllerle açıklanabilir.
Kabaca bakıldığında görünen bu tablo bize birçok şey söylüyor: AKP’nin ve rejimin sıkışıp sıkışmadığı, elinin güçlü olup olmadığı tartışmanın bir boyutu. Neden bu adımları atıyorlar sorusunun yanıtını burası verecek. Öte yandan bir bütün olarak sağın, AKP’nin ve rejimin karakterinin basit ve somut görüntüsü bir kez daha karşımıza çıkıyor.
“YARGI, YÜRÜTME, YASAMA AYRI DEĞİL SERMAYENİN ARACIDIR”
Tıpkı Trump gibi, Erdoğan da bütün sınırları ve normalleri çiğneyebiliyor. Bunun yargı eliyle olması, tek başına işin kılıfı değil aynı zamanda yargının da aparat olarak kullanılması bakımından başka bir önemi haiz. Yargı, yürütme, yasama şeklinde ifade edilen güçler ayrılığı formülünün gerçekte nasıl hükümsüz kılındığını ya da aslında tam bir aldatmaca olduğunu net olarak görmüş olduk. Hep dediğimiz gibi aslolan sınıfsal iktidar, burjuvazinin sınıfsal diktatörlüğüdür. Yaşadığımız özetle bu. Burjuvazinin bir kanadının başka bir kanadına siyasi darbe yapmaktan çekinmediği bir tablo öncelikle bu kuvvetler ayrılığı masalını pratikte yerle bir ediyor. Bu konuda biz komünistler halkın iradesinin temsil edildiği Meclis’i merkeze koyarken ve Meclis hükümetini önerirken, bugün bu örnekte görüleceği üzere kimin demokrat kimlerin ise diktatörlüğü temsil ettiği noktasındaki tezimiz doğrulanmış oluyor.
“SOSYALİZM OLMADAN GERÇEK DEMOKRASİ OLMAZ”
Bir başka değerlendirme ise bir bütün olarak burjuva demokrasisinin sınırlarıyla ilgili. Demokrasi, biliyorsunuz büyülü bir kavram. Liberalizm, sosyal demokrasi, muhafazakâr demokrasi gibi burjuvazinin bütün kanatlarının ağzından düşmeyen bir kavram. Ama bugün kendi muhalefetine bile darbe yapmaktan çekinmeyen bir düzende “demokrasiden” söz edilmesi mümkün olabilir mi? Demokrasi sandık ve söz hürriyetine indirgenecekse eğer, ikisinin de ortadan kaldırılmasına yönelik bir girişimle karşı karşıyayız. Sandığı tamamen kaldırmak yerine sesi ve başı kesilmiş bir muhalefet, o da olmuyorsa güdümlü bir muhalefet. İşte burjuva demokrasisi özünde budur. Büyülü demokrasi kavramının arkasına saklanan sınıfsal öz, burjuvazinin baskıcı karakteridir. Bugün bütün çıplaklığıyla görülmüyor mu? Demokrasi, sınıftan, sınıfsal iktidarlardan bağımsız ele alınamıyor. O yüzden sosyalizm olmadan gerçek demokrasi de mümkün değildir.
“AKP BURJUVA SİYASETİN SAPMASI DEĞİL, NORMALİDİR”
Bu tablo, biraz AKP ile ilgili değil mi? Yani AKP’nin 25 yıllık iktidarı aynı zamanda bir karşı-devrim hamlesi olduğundan AKP eliyle kurulan rejimin karakterini göstermiyor mu?
Doğru ama eksik. Şöyle düşünülmeli: AKP, burjuva siyasetin ucubesi, sapması ya da anomalisi mi? Yani AKP, 200 yıllık burjuva siyasetin, hukukun, kurum ve kuralların dışında ya da üstünde sayılabilir mi? Aslında AKP, gerçeği temsil ediyor. Burjuva sınıfının çıplak gerici sınıfsal diktatörlüğünün somutlanmış hali olarak AKP rejimini görmek zor olmasa gerek. AKP, burjuva sınıfının baskıcı, gerici, hukuk tanımaz, adaletsiz bütün gerçekliğini kendi kimliğinde taşıyor.
Zaten tam da bu yüzden iktidara getirildi. Burjuvazinin, kapitalizmin, sermayenin çıkarları ile emperyalizmin tercihinin bir sonucu olarak 25 yıldır iktidarda. Karşı-devrim iktidarı olarak işlev görerek, 1923 Cumhuriyeti’nin yıkılışına imza attı ve yeni bir rejim kurdu. Mesele 1923 Cumhuriyeti’nin kazanımları-değerleri ile 100 yıllık kapitalistleşme sürecinin sonuçları arasındaki uyumsuzluktur. Kapitalizm ya da kapitalist sınıflar ile emperyalist finans kapital, 1923 Cumhuriyeti’nin değerlerini değil AKP karşı-devriminin paradigmalarına ihtiyaç duyuyor artık. O açıdan bugün Cumhuriyet’in kurucu partisi CHP’ye vuruluyor. Vuran da yeni rejimin kurucu partisi AKP.
Bu gerçek görülmelidir. Yeni bir rejim kurulmuştur. İşte bu rejim nasıl bir rejimdir? Meclis’i göstermelik kurum haline getiren, anayasayı rafa kaldıran, yargıyı aparat olarak kullanan, hukuku ayaklar altına alan, basını susturan, gazetecileri hapseden, muhalefet partilerini kapatmasa da genel başkan tayini yapmaktan çekinmeyen bir tek adam rejimi. Kısaca Abdülhamit dönemini aratmayan bir istibdat rejimiyle karşı karşıyayız. Türkiye’de yaşanan süreç, bir karşı devrim süreci olarak kalın harflerle belirtilmelidir. Bu karşı-devrim süreci, bugün iktidarda kalmak için darbe mekanizmalarına başvurmaktan ise çekinmiyor.
YSK mazbatayı vermiş, aradan 3 yıl geçmiş, bir yerel mahkeme şimdi bütün bu kararları yok sayıyor. Hukuk, çok açık ki burjuva siyasetin bir aparatı olarak devreye sokuluyor.
“AKP SIKIŞTIĞI İÇİN SALDIRIYOR”
Tam da buradan devam edersek CHP’ye yönelik yargı eliyle dizayn hamlesinin amacı nedir?
Bu sorunun yanıtına gelmeden önce bu yanıtla doğrudan bağlantılı olarak sorunuza bir başka soruyla yanıt oluşturmaya çalışayım. AKP neden bu hamleleri yapıyor? Amacına geleceğiz ama AKP bu kadar sıkıştı mı?
Yani eli rahat olan bir partinin, seçimlerde kazanma olasılığı olan bir partinin bugün meşruiyeti ve hukuki zemini çok tartışmalı siyasi adımlar atması niye gereksin? Özünde bu durum AKP’nin sıkıştığının açık resmidir. Bir yandan iktidar gücünü sonuna kadar kullanması mutlak güç atfedilmesine neden olabilir ama öte yandan cumhurbaşkanlığında rakibini hapse atıp ana muhalefet partisinin genel başkanını yargı eliyle değiştirmeye kalkışması, CHP’yi itibarsızlaştırmak için polis, istihbarat ve yargının bütün olanaklarını kullanması, AKP’nin büyük bir sıkışmayla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Ekonomik kriz ortada. Patron, mafya, baron düzeni kuran AKP, faiz, rant ve kara para ekonomisinin sonuna geldi. AKP’nin iktidarı sürdürmesi zor gözüküyor. Buna önlem alıyor. Oyunu kurallarına göre oynamak yerine, oyun “bozanlık” yapıyor, iktidarda kalmak için her tuşa basıyor. 25 yılın sonunda hala Erdoğan’ın bir dönem daha cumhurbaşkanı olmasının istenmesinin de altındaki nedenler ayrıca sorgulanmalıdır. Kurulan haramiler saltanatının devamının istenmesi ve bütün suçların açığa çıkarılmasının önlenmesi bugün AKP iktidarının militanlığının ve motivasyonunun temel nedenidir.
“YENİ BİR MECLİS ARİTMETİĞİ ARANIYOR”
İşte Erdoğan’ın yeniden seçilmesinin yolu anayasa değişikliği ya da Meclis’ten erken seçim kararı çıkmasından geçiyor. Siyasi operasyonlar, bu siyasi mühendislik yapılarak, bu hedef doğrultusunda atılıyor. CHP’nin etkisizleştirilmesi, bölünmesi, köşeye sıkıştırılması bugün sanırız AKP’nin önündeki en büyük engeli aşma girişimi. Bir karşı-devrim partisi olarak AKP’nin CHP’yi de etkisizleştirmeye ya da güdümlü hale getirmeye çalışması sürecin mantığı açısından bir tutarlılığa sahip. Erken seçim kararı alacak ya da yeni anayasayı onaylayacak bir Meclis aritmetiğine ihtiyaç duyuyorlar. Ya tehditle ya zorla ya da satın alarak…
“ÖZGÜR ÖZEL’İN NORMALLEŞME SİYASETİ ÇÖKTÜ”
Aslında hatırlarsanız Özgür Özel’in normalleşme siyaseti de çökmüş oldu. Özgür Özel’in normalleşme siyaseti doğrultusunda Erdoğan’ın bizzat CHP Genel Merkezi’ni ziyaret etmesi aslında 38. Kurultay’ın AKP tarafından kabulü ve meşru görülmesi anlamına geliyordu. Şimdi “mahkeme kararına saygı” adıyla ve yargı kullanılarak Özgür Özel ve yönetimi görevden alınmaya çalışılıyor, CHP’ye polis operasyonları devam ediyor, hukuki yargılamalarla yüzlerce CHP’li yöneticisi hapiste tutuluyor. AKP’nin samimiyeti budur.
“KILIÇDAROĞU, AKP İLE HELALLEŞMEYE DEVAM EDİYOR”
Özgür Özel’in normalleşme siyasetinin bir benzerinin de Kılıçdaroğlu tarafından yaşama geçirilen helalleşme siyasetini de hatırlatmak isterim. Helalleşme diyen Kılıçdaroğlu bugün kendi partisini demek ki kimseye helal etmek istemiyor. Sağla, AKP ile helalleşen Kılıçdaroğlu’na bugün CHP tabanında “hain Kemal” sloganlarıyla karşılanması ise işin başka bir ironik ve garabet tarafı. CHP tabanı ve CHP içinde nasıl bir mücadele var pek bilmem ama solun dün Kılıçdaroğlu’nun arkasına geçmesinin bugün yüzleşilmesi gereken bir durum olduğu açık değil mi?
“CHP KADAR SOSYALİST SOL DA MUHASEBE YAPMALI”
CHP kendi içinde bir muhasebe yapacaktır elbet: Genel Başkan düzeyinde bir isim nasıl olur da AKP’nin siyasi mühendislik hesaplarının parçası olabilir? Ama aynı şekilde sosyalist solun da benzer bir muhasebe yapması gerekmez mi?
AKP’ye karşı çıkmak ile CHP’yi desteklemek gerekiyor mu peki? Sizin bu konudaki tutumunuz nedir? Kısacası AKP karşıtı olmanın doğal sonucu CHP’yi desteklemek midir?
Kılıçdaroğlu ile birlikte “yürüyenler”in, “bir oy Kılıçdaroğlu” diyenlerin, “Piro yüzde 60’la kazanıyor” diye video çekenlerin bugün Kılıçdaroğlu’nu karşıya alması siyasetin “ters köşesi” deyip geçilebilir mi? Burjuva siyasetine verilen desteğin ters köşeye düşürmeyeceğini görememek çok önemli bir başlıktır. Türkiye sosyalist hareketinde bazı kesimler bu başlıkta büyük hata yapmışlardır. Ama ne yazık ki bir hesaplaşma ya da yüzleşme sorumluğunu göremiyoruz.
“AKP’YE KARŞIYIZ AMA CHP’NİN DESTEKÇİSİ DEĞİLİZ”
Hatta dün Kılıçdaroğlu’na verilen kayıtsız destek bugün İmamoğlu-Özgür Özel’e veriliyor gibi. CHP mitinglerinin tabanı olmak, CHP genel merkezine ziyaretler düzenlemek baskıya, faşizme ve hukuksuzluğa karşı verilen tepkinin çok ötesinde doğrudan burjuvazinin bir başka kanadı CHP’nin desteklenmesine anlamına gelmez mi? Burada solun bir kez daha dikkat etmesi gerekiyor: AKP’ye karşıyız, ama CHP’nin destekçisi değiliz. Biz komünistler burjuvazinin bir kanadının payandası ya da kefili değiliz, olamayız.
“6’LI MASA UNUTULMADAN YENİ BİR DEMOKRASİ CEPHESİ MÜMKÜN MÜ?”
Bu konu AKP karşıtlığı kadar CHP’yi bir burjuva parti olarak görüp görmemekle ilgilidir. Bu anlamıyla sorusuna net yanıt vermek gerekirse; AKP’ye karşı olmak bir şey ancak bunun doğal sonucu CHP’nin destekçisi olmak değildir. Türkiye sosyalist hareketinde yine karşımıza demokrasi cephesi-güç birliği önerisi çıkacak. Kılıçdaroğlu’nın 6’lı masası yine bir kez daha unutulacağa benziyor. Bizim tutumumuz net: Burjuvazinin ya da daha genel bir söylemle sermayenin bir kanadıyla işbirliği, işçi sınıfı siyaseti açısından mümkün değildir. Bu bizim ilkesel duruşumuzdur.
Örneğin o zaman da söylemiştik: “NATO demokrasinin güvencesidir” diye demeç veren Kılıçdaroğlu’nu sosyalistler destekleyemez demiştik. Bugün benzer bir duruşu yine göstermekten çekinmeyeceğiz. Komünistler gericiliğin, emperyalizmin, faşizmin, sermayenin karşısında net durdukları gibi bu duruşlarından taviz vermeyecektir. Emperyalizmle, sermayeyle, NATO’yla arasında mesafesi olmayanlarla bizim aramızda mesafe vardır, çünkü.

