Engin Ardıç, Atatürk'e saldırmaya devam ediyor: Müzeye bir şişe Kulüp Rakısı koyalım, altına da 'Atatürk'ün katili' yazalım

"Hayatını kurtaran saati bulup müzeye koyamıyor, ona bir "relic" (kutsal kalıntı) muamelesi yapamıyoruz ya... Kurtaranı bulamıyorsak "öldüreni" ortaya çıkaralım: Müzeye bir şişe KulüpRakısı koyalım, altına da "Atatürk'ün katili" yazalım. Hem böylece birtakım psikopatların "Atatürk öldürüldü mü?" gibi uçuk ve abuk spekülasyonları da sona erer."

Engin Ardıç, Atatürk'e saldırmaya devam ediyor: Müzeye bir şişe Kulüp Rakısı koyalım, altına da 'Atatürk'ün katili' yazalım

AKP’li yayın organlarından Sabah gazetesi yazarı Engin Ardıç, dünkü Mustafa Kemal’in ölüm yıldönümü olan 10 Kasım’la ilgili tepki çeken yazısının ardından, bugün de Mustafa Kemal’e saldırdı. Ardıç dünkü yazısında, eskiden 10 Kasım’da gülmenin yasak olduğunu, eğlence yerlerinin kapatıldığını iddia etmiş ve ”Genelev de kapalı mıydı, bilmiyorum.” sözlerine yer vermişti.

Engin Ardıç, bugün yayımlanan yazısında ise, Mustafa Kemal Atatürk’e “Müzeye bir şişe Kulüp Rakısı koyalım, altına da ‘Atatürk’ün katili’ yazalım. Hem böylece birtakım psikopatların ‘Atatürk öldürüldü mü?’ gibi uçuk ve abuk spekülasyonları da sona erer” sözleriyle saldırdı.

Ardıç’ın bugün “Kutsal kalıntı” başlığıyla yayımlanan yazısı şöyle:

“Çanakkale cephesinde Atatürk’ün hayatını kurtaran “kahraman saatin” esrarı zihinleri kurcalamaya devam ediyor… Mu? Yoksa yazacak şey bulamayan bazı gazeteciler üfürükten konu mu yaratmaya çalışıyorlar?

Göğsüne isabet eden bir şarapnel parçasının cebindeki saatine çarptığını ve böylece kurtulduğunu Atatürk Ruşen Eşref’e anlatmış (Ünaydın), o da bunu 1918’de yayınlamış o ünlü söyleşi kitabında. (“Anafartalar Kumandanıyla Mülakat”…)

Ama kurşun da diyorlar. Bazı arkadaşların “şarapnel parçası” ile “kurşun”arasındaki farkı öğrenmeleri gerekiyor. Yoksa askerliği bedelli mi yapmışlar?

Atatürk saati Liman von Sanders’e hediye etmiş. (Oysa hiç sevmezdi, yıldızları hiç barışmamıştı.) O da ona kendi saatini vermiş. Miralay Haydar Bey buna şahit.

Saat sonra unutulmuş.

Haydarpaşa’dan Beşiktaş’a giderken bindiği ve güvertesinde “geldikleri gibi giderler” dediği “gazi çatana” gibi…

Demek ki Atatürk bu gibi gayretkeşliklere aldırmıyor, hiç önem vermiyormuş! Verseydi, “benim eşyamı benden sonra emanet-i mukaddese gibi saklayınız” derdi.

***

Sonra, 16 Ocak 1939’da Son Posta gazetesi bu saat konusunu ortaya atmış. İsviçre’deki bir saat fabrikasının (Omega) gazi saati 250 bin İsviçre frangına almak istediğini yazmış.

“Fotoğrafının kimde bulunduğunu” bildirene bile bin frank ödülvereceklermiş! Getirene değil, yalnızca bildirene.

Bilen bildiren çıkmamış.

Meğerse, Von Sanders 1929’da öldüğünde Türk hükümeti saati alıp müzeye koymak istemişmiş ama dul bayan Frau Von Sanders saatin eve giren hırsızlarca çalındığını belirtmiş…

Oysa 1933 yılında da Maarif Vekili Yusuf Hikmet Bey (Bayur) saatin aile tarafından “satıldığını” söylemiş.

Fakat 1939 yılında bir Alman papazı Berlin elçiliğimize müracaatla, saatin Von Sanders tarafından başka bir Alman subayına hediye edildiğini bildiriyor…

Her neyse, yazışmalar falan derken araya dünya savaşı giriyor, papazı ya da subayı aradınsa bul.

Saat büyük bir ihtimalle Ukrayna steplerinde bir çukurda ya da Stalingrad enkazının altında yatıyor. Ya da Berlin yıkıntılarının arasında kaybolup gitti de yıkıntılardan tuğla toplayan kadınlardan biri (“Trümmerfrau”), bir çöp yığınına atıverdi…

İsterseniz enkazdan oluşan Şeytan Tepesi’ni (Teufelsberg) kazınız, belki bulursunuz.

***

Hani bazı arkadaşlar 10 Kasım’larda Dolmabahçe Sarayı’na koşuyorlar ya, “yattığı yere gidemiyoruz hiç olmazsa öldüğü yere gidelim” yaklaşımıyla…

Biz de benzerini yapalım: Hayatını kurtaran saati bulup müzeye koyamıyor, ona bir “relic” (kutsal kalıntı) muamelesi yapamıyoruz ya…

Kurtaranı bulamıyorsak “öldüreni” ortaya çıkaralım: Müzeye bir şişe KulüpRakısı koyalım, altına da “Atatürk’ün katili” yazalım.

Hem böylece birtakım psikopatların “Atatürk öldürüldü mü?” gibi uçuk ve abuk spekülasyonları da sona erer.”