"Ben İşçiyim" kitabı üzerine

Zehra Kosova’nın ben işçiyim kitabı okunmalı bence; bir kadın olarak sosyalist olmak o dönemde nasılmış için, Türkiye işçi sınıfı tarihi bilgimize yeni şeyler katılsın için, legali-illegali, uzun sürelisi, kısa sürelisi ile örgütlülüğün güzelliği anlaşılsın diye…

Semiha Özalp Günal

 

Yakın bir zamanda Zehra Kosova kitabını okudum. İsmi “Ben İşçiyim”, Zihni Anadol yayına hazırlamış, Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı yayınları Sarı Defter serisinde Kosova’nın ölümünün 10. yılı nedeniyle 2011’de ikinci basımını yapmış kitabın. Sarı Defter serisinde “…. 20. Yüzyılın sosyal mücadelesinin ‘kahreden ve yaratanları’ olacak. Grev boylarında, toprak işgallerinde, üniversite boykotlarında, hak ve özgürlük mücadelelerinde, mitinglerde, toplantılarda yer alanlar, cezaevlerinde yatanlar, siyasal sürgünler yaşayanlar yer alacak ….” diyor TÜSTAV, iç kapağın en altında küçücük harflerle. Ne güzel değil mi? Keşke sarı defter serisinde yer alsak diyesi geliyor insanın. Tarihe yazılmadan, tarihin yazılmasına katkı koyanlar aslında onlar. Kitabın sunusunu kendisi için de bir sarı defter yazılması gereken Sevim Belli yazmış.

Neden önemli Zehra Kosova’yı okumak diye sorulursa benim yanıtım gayet net. Kadın, komünist ve emekçi (işçi sınıfından). Kitabı, Zehra Kosova’nın yazdığı günlüğe pek dokunmadan, dokundukları için ise izin alarak yayıma hazırlayan Zihni Anadol da bunu söylüyor aslında: “Eli kalem tutan sosyalist kadınlar aydın kökenlilerdir. İstisna olan işçi sınıfından bir sosyalist kadının yazması..”

Kızıllığı ve işçiliği aileden geliyor Kosova’nın. Bir mübadele ailesinde büyüyor Kosova, tütün işçiliği yaparak Kavala’da yaşayan ve onun deyişiyle “gerici ve faşist” olan sarı kulüpte değil, kırmızı kulüpte diğer işçilerle dayanışmaya katılan bir aileden.

Anı kitaplarında sevdiğim özelliklerden biri,  anlatan kişinin kendi etrafında olup biteni anlatırken aslında o dönemin sosyoekonomik fotoğrafını da veriyor olması. Kosova’nın anılarında da bunu çok sık görüyoruz. Örnek mi; Tokat’ta 1925 yılında tütün işçileri zam isteğiyle iş bırakıyor, iş yeri üç gün kapanıyor, üçüncü gün zam önerisini işveren yapıyor ve işçiler kabul ederek ilk grevlerini başarıyla sonuçlandırıyorlar. Başka nerede yazılır ki bu, bir araştırma yapılıp raporlanmazsa. Örnek mi; yine aynı yıllarda, kadın erkek ilişkilerinde çevre baskısının ne kadar önemli olduğunu, bu yüzden yaşanamayan aşkları ve bir mektup yazılamadı diye kaybedilen sevgilileri başka nasıl okuyalım.

Kosova ve ailesi mübadele ile Tokat’a oradan da İstanbul’a geliyor. Zehra 15’inde başladığı işçiliğini neredeyse ölene değin sürdürüyor. Babasını kaybedip evin sorumluluğunu üstlenince hem her türlü işte çalışmayı öğreniyor hem de haklarına sahip çıkmayı. İşçilik, işsizlik derken bir gün Ramazan ağabeyi ona yoldaş diyor ve bir TKP bildirisi okutuyor. Bu başlangıçtan sonra Zehra hızla öğreniyor, bilinçleniyor, hayata bakışı değişiyor ve örgütleniyor. Aynı zamanda diğer işçileri de örgütlerken yazmaya devam ediyor anılarını.

Beş bölümden oluşan kitabın üçüncü bölümünün başlığı İstanbul’dan Moskova’ya. Artık örgütlü bir komünist, sendikalı bir işçi ve 24 yaşında bir kadın. Parti çok geçmeden Zehra ve bir arkadaşını eğitim için Moskova’ya gönderiyor. Her aşamasında zorluklar yaşanan bir gidiş ve daha zorlu olan bir dönüşü pek hoş anlatmış Zehra Kosova. 1934 yılında gittiği Moskova’dan 1937’de dönüyor İstanbul’a ancak minik kızını Moskova’da bırakarak dönüyor ve minik kızdan bir daha hiç haber çıkmıyor. Kitabın birinci baskısı 1996 yılında yapılmış yani Kosova 86 yaşındayken. Gidip, yazıp, giden birine söyleyip ya da ne bileyim benim aklıma gelmeyen başka bir yolla kızına ulaşamaması, kitapta bundan bir daha hiç söz edilmemesi ilginç geldi bana. Üstelik Moskova’daki eğitim sırasında Kosova hakkında tutulan notlar bile bulunup kitaba konmuşken.

İstanbul’a döndükten sonra bir kızı daha olmuş Zehra Kosova’nın ama karakollardan, cezaevlerinden, işkencelerden, işsizlikten, iş bulma çabalarından, parasızlıktan, hastalıktan Gülten ile de çok ilgilenemiyor. Evet ilgilenemiyor ama kızı mağdur olmasın diye az şey de yapmıyor.

Zehra Kosova çeşitli davalardan tutuklanıyor, meşhur Sansaryan Han da dahil olmak üzere pek çok işkence görüyor ve uzun yıllar hapiste tutuluyor. Dışarıda olduğu dönemlerde iş ve ev bulmakta zorlanıyordu. Tütün gibi mevsimlik olmayan bir iş ararken kızı ile birlikte tekstil sektöründe çalışmaya başladı. Bu kez de tekstil işçilerinin örgütlenmesi için mücadele etti.

Zehra Kosova’nın ben işçiyim kitabı okunmalı bence; bir kadın olarak sosyalist olmak o dönemde nasılmış için, Türkiye işçi sınıfı tarihi bilgimize yeni şeyler katılsın için, legali-illegali, uzun sürelisi, kısa sürelisi ile örgütlülüğün güzelliği anlaşılsın diye…

“Hayatım boyunca bir gün denizin durulacağını, fırtınanın dineceğini, benim gibi milyonlarca insanın sakin ve rahat bir hayata ulaşacağını düşündüm. İnsanların ezilmeyeceği, sömürülmeyeceği bir dünyanın özlemiyle yaşadım. Bugün de 90 yıla yaklaşan ömrümle aynı özlemi taşıyorum.” Zehra Kosova DİSK Emek Ödülü konuşmasından.