Başaran Aksu, eksik hegemonya ve sınıfın devrimci öncüsünün düşman ceza hukukundan adalet koparma imkanı
Başaran Aksu’nun sınıfa olan güveni soyut değil; eylemli bir sınıfsal kaynaşmanın toplumsal durumu da sermaye iktidarı ve siyasal uzamlarının aldığı pozisyonu da sarsma potansiyeli taşıdığını içinde olduğu praksis’den biliyor. Bu meseleyi kendi doğal ve duru anlatımı yeterince ortaya koyuyor zaten.
Yazının başlığı bu kadar uzun olmayacaktı. Okurlarımız, Türkiye’de hukukun siyasetin dolayımı olmaktan çoktan çıktığını Bağımsız Maden İşçileri Sendikası başkanı Gökay Çakır’ın ve sendikanın öncülerinden Başaran Aksu’nun tutukluluğu üzerinden anlatımımıza eşlik edecekti.
Gelin görün ki dün (3 Eylül) Başaran Aksu’yu Sincan Cezaevi Kampusunda ziyaret etmemin ertesi günü tahliye olması, hukuk-siyaset-iktidar-adalet ilişkisindeki diyalektiğin bir başka performasyonunu yazmaya zorladı beni. Kızkardeşinin, annesinin sağlık durumu hakkında iletmemi istediği notunu okuturken okumakta zorlandığını görünce, benden güç bela isteyebildiği yakın okuma gözlüğünü yaptırmış olmanın sevincini de yazacaktım, “kozmos sınıf körü yapmasın yeter ki” şakamızı da… Yapacağım tahlili de göndereceğim gözlüğü de beklemeden çıktı. Dahası tahliyesi onun tahlilinin tutmasıydı. Nasıl mı?
Bana kamuoyuyla paylaşmam için yazdığı el yazması notu – noktasına virgülüne dokunmadan – aynen şöyle:
“Açlık grevimin kendimle ilgili bir talebi yok!
“BENİ İÇERİDE UZUN TUTAMAZLAR, işçiler, madenciler biraz beklerler, sonra büyük kaynatırlar.
“Ülkenin tüm işyerlerinde, gözü kulağı işçilerin direnişlerinde olan işçi kardeşlerime çok özel selamlar.”
“İşçi sınıfını aşağılayan bu mekanizmada holdingler, sarı sendikal merkezler var. Onlar bizim köle olmamızı istiyorlar. Buna karşı amansız direniyoruz.
“Gösterin kendinizi yavaş yavaş. Öncüler bir adım daha öne çıksın…
“Çok büyük korkuyorlar, çok yalnızlar, çok azlar. Bir parça organize olalım yeter.
“Mutlaka ama mutlaka Biz Kazanacağız.
“Cesaretimiz işçi sınıfına olan büyük güvenimizden…
“Açlığım, açlık çeken, yaşayan tüm işçi, emekçi evlerindeki çaresizliğe ortak olmak, bunu yaratanlara dikkat çekmek içindir.
“Biz Kazanacağız!”
Başaran Aksu’nun sınıfa olan güveni soyut değil; eylemli bir sınıfsal kaynaşmanın toplumsal durumu da sermaye iktidarı ve siyasal uzamlarının aldığı pozisyonu da sarsma potansiyeli taşıdığını içinde olduğu praksis’den biliyor. Bu meseleyi kendi doğal ve duru anlatımı yeterince ortaya koyuyor zaten.
Dikkat çekmek istediğim tahlili ise yukarıda büyük harflerle yazdığım “BENİ İÇERİDE UZUN TUTAMAZLAR” öngörüsü… Öngörü, ertesi gün tuttu. Kafanızı yormak istediğim nokta bu. Başaran Aksu bu öngörüsünü nereden aldı?
İşte bu nokta, siyasal/toplumsal/sınıfsal meşruiyetin, alabildiğine dikine örgütlenmiş iktidarın baskı hukukunu, hem de en güçlü olduğu anda yapı-söküme uğratma eşiğini göstermesi bakımından muazzam.
Saray rejimi ve uzamları, tüm muhalifleri, seçilmiş milletvekillerini, belediye başkanlarını yıllarca içerde tutabiliyor. Ceza hukuku ve ceza usul hukukunun taahhüt edilmiş ya da kazanılmış tüm ilke ve kurallarını rafa kaldırarak yapıyor bunu. Düşman ceza hukuku tam da bu demek keza.
AYM kararları yok, AİHM kararları yok, hatta Anayasa’nın kendisi yok!
Muhalefet güçlerinin dağınıklığı ve örgütsüzlüğü bu süreci tersine çevirmeye yetmiyor, henüz. Başaran Aksu’nun döne döne söylediği sarı sendikacılık zaten bu rejimin sigortalarından biri olmuş durumda.
Tüm bu koşullarda, ne oluyor da siyasal iktidar ile kaynaşmış hatta emrine girmiş yargı iktidarı Başaran Aksu’yu “içeride fazla tutamıyor”?
Eleştirel Hukuk Çalışmaları (EHÇ) okulunun önde gelen temsilcilerinden Tushnet’in iddiası, sınıflı toplumda hukukun, egemen sınıfın eksik hegemonyasının formlarından biri olduğudur. Diğer bir deyişle hegemonyadır ve fakat eksik kalmaya mahkumdur.
Tushnet’e göre hukuku bir eksik hegemonya formu olarak ele alan Marksist çözümlemede iki unsur bulunmaktadır: İdeolojinin sosyal psikolojisi ve politik ekonomisi.
“Marksist sosyal psikoloji aynı zamanda kapitalizmin içsel çelişkilerinin de farkındadır. Kapitalist toplumu betimleyen şey piyasa ilişkileri ise de, piyasa ilişkileri toplumsal alanı tümüyle işgal edebilmiş değildir. Zira gelişmiş toplumlarda kapitalist üretim toplumsaldır. Yani emek güçlerini işverene bireysel olarak satıyor gibi görünen işçiler, bu durumun aslında emek gücünün kolektif istihdamını gizlediğini fark edebilirler. Böylece kapitalist üretimin toplumsal görünümü, piyasa toplumunun kısmi ve parçalı görünümü karşısında bütünsellik bütünsellik ve dayanışma düşüncesi de ortaya çıkarır… Dolayısıyla kapitalizmin parçalı yapısı bireyselciliği desteklerken, kapitalist üretimin toplumsal karakteri ve geleneksel grupların varlığı, özgeciliği güçlendirmektedir. Egemen sınıfın hegemonyası bu nedenle eksiktir” (Mark Tushnet’den akt: Kasım Akbaş, Hukukun Büyü Bozumu, Notabene Yayınları, s.55).
Yine Tushnet’e göre hukukun Marksist analizinin ikinci unsuru politik ekonomi ya da ideolojik alanda devletin rolünün açıklanmasıdır. Kapitalist devlet, kapitalizmin yeniden üretimini iki araçla sağlamaktadır: İdeolojik düzeyde, kendisini dar çıkarlardan bağımsız ve uyuşmazlıkların çözümünde tarafsız bir arabulucu kurum olarak sunarak; maddi refah düzeyinde ise kabul edilebilir asgari miktarda maddi ürüne hepimiz tarafından ulaşılabileceğini garanti edip, sınıfsal baskıyı barındırarak. Ona göre devletin, dar sınıf çıkarlarından bağımsızmış gibi sunulması aslında kapitalist sınıfların çıkarınadır. Ve tarihsel olarak bu çıkara hizmet edecek yapı, “hukuk devleti” kuramının içerdiği kişilik dışı ve “tarafsız” (neutral) devlet bürokrasisidir. Böylece hukuk devleti kuramı, bir eşitlik ve bireyselcilik görünüşü (Taner Yelkenci’ye göre mistifikasyonu) sunmaktadır. “Tarafsız bir arabulucu” olarak (görünen) devlet, herhangi bir adaletsizlik söz konusu olduğunda, dayanışma düşüncesine dayanan alternatif kurumlara gerek kalmadan kendisi bu adaletsizliği ortadan kaldıracaktır. Tushnet’e göre aslında hukuk devleti kuramı, adaleti siyasal bir mesele değil de hukuksal bir mesele gibi göstererek, adaleti siyasetten ayırmaktadır (agy, s.57-58).
Tushnet’in aktarımındaki, kapitalist devleti – ya da Başaran Aksu’nun deyimiyle holding rejimini – kimi krizlerini “adaleti sağlayan tarafsız devlet/hukuk” rolü üstlenerek; ve dayanışma düşüncesine dayanan alternatif kurumlara gerek kalmadan çözme zorunluluğuna iten momentin, tam da ve ancak doğru önderlikle yapılan kararlı işçi sınıfı eylemlerinin yarattığı meşruiyet olduğunu göz önüne alalım.
Bu moment “hukuk devleti”ne Başaran Aksu’yu tahliye ettiren ivmenin kendisidir. Zira devlet bir yandan hukuki, tarafsız ve adil görünecek; diğer yandan daha büyük dayanışma kurumlarının – yazı bağlamında sınıf sendikacılığının – büyümesine “gerek” bırakmayacaktır. Yoksa alimallah “büyük” sarı konfederasyonların yerini düzen içi program ve eylemlere sıkışmayan sınıf sendikacılığı anlayışı almaya başlar, işçi sınıfı eylemleri kitleselleşir. Mazallah Holding rejimi “hukuk devleti” mistifikasyonunun inandırıcılığını ve rejimi yeniden örgütleme işlevini sürdüremez olur. Başaran Aksu’nun “beni içeride fazla tutamazlar” öngörüsü, sınıf bilinçli ve kararlı bir devrimci sendikacının bu denklemin farkındalığından gelmektedir.
Böylece Başaran Aksu’yu diyalektin birinci momentinde tutuklatan aynı “hukuk devleti”, ikinci momentinde tahliye etmek zorunda kalır. Hukukun performasyonu bu diyalektikte gerçekleşir. Ve öyle ki, “eksik hegemonya”yı eksik olduğu yerden bu performasyona bükebilecek olan yegane sınıf işçi sınıfıdır. Örgütlü olursa, örgütlü olduğu oranda…
Başaran Aksu ve Gökay Çakır’ın tahliyesi bize bunu öğretmektedir. Tutuklanmaları da öğreticidir, tahliyeleri de… 04.09.2026